Etiketler

Genel Anlamıyla Dil / Dilin Tanımı

Genel Anlamıyla Dil / Dilin Tanımı

Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir araçtır; dil kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Dil bir milleti birleştiren, koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessesedir. Dil yüzyıllar boyu gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurumdur. Dil seslerden örülmüş bir ağ niteliğindedir. Dil temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir sistemdir.

Dil diğer insanlarla bütün ilişkilerimizde bize aracılık eder ve sosyal bağlarımızı düzenleyen bir araç olarak hayatımızın her safhasında bizlerin yanında bulunur. Evde, okulda, sokakta, çarşıda, iş yerinde ve her yerde dil ile iç içe yaşarız. Dil doğuştan bilinemez. İnsan ilk aylarda ağlamalar, taklitler, birtakım hareketlerle anlaşma sağlamaya çalışır. Çocuk içinde yaşadığı topluluğun ana dilini uzun bir sürede öğrenir. Daha sonra kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hareketlere, varlıklara karşılık olduğunu anlamaya başlayarak dil öğrenimine adım atar.

Dil her zaman insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan zekâsının ve insanda sınırsız olan duygu ve düşünce kabiliyetinin sonuçları insanın kendi benliğinin dışına ancak dil ile aktarılabilir. Bu bakımdan dil ile düşünce iç içedir. İnsan dil ile düşünür ve yaşar. Dilin gelişmesi düşünceye, düşüncenin gelişmesi de dile bağlıdır. Çeşitli medeniyetlerin meydana gelmesini sağlayan düşünce, gelişmesini dile borçludur.

Dilin Bilimsel Tanımı

Dilin bilimsel tanımı, 19. yüzyılda Ferdinand de Saussuregibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla çağdaş genel dilbilimin kurulmasından sonra yapılabilmiştir. Dil temelde, bir kavram ile o sesin zihindeki karşılığının birbirine bağlanmasından doğar. Bu bağlanma, doğal ve zorunlu değildir. Örneğin; "köpek" kavramı için İngilizler "dog" sesini kullanırken, Almanlar "Hund" sesini, Fransızlar "chien" sesini kullanırlar. Bununla birlikte, kavram-ses imgesi bağının aynı toplumun bireyleri için zorunlu olması gerekmektedir; yoksa toplumsal anlaşma sağlanamaz. İnsan dilini bütün hayvan dillerinden ayıran iki temel özellik bulunmaktadır. Öncelikle insan dili, hayvan dilleri gibi kalıtım yoluyla elde edilmez, aksine insan dili toplumsal çevre içinde öğrenim yoluyla elde edilir. Kuşaktan kuşağa farklı koşullar içinde gerçekleşen bu öğrenim sürecinde dilin de değişikliğe uğraması mümkündür. İnsan dilinin çeşitliliğine karşın hayvan dillerinin değişmezliği, bu iki dil edinimi arasındaki farkın bir sonucudur. İkinci olarak, insan dilinin öğeleri olan göstergelerin son derece küçük parçalara ayrılabilmesi mümkündür. Bu küçük parçaların değişik biçimlerde birleştirilmesiyle yeni dil öğeleri, yeni anlamlar, yeni sözcükler meydana gelir. Hayvan dillerinde böyle bir bölünme ve eklemlenme özelliği söz konusu değildir. Kısaca söylemek gerekirse, dil toplumsal yaşamın hem ifadesi, hem de varlık koşulu durumundadır; hem sonuçtur, hem de nedendir.[3]

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım, İstanbul, 2008, s. 3 Konuşma Dili, Yazı Dili

Dilin Bilimsel Tanımı [1]

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dil Kurumu Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi

Genel Olarak Dil

Dil  insanlık  kadar  eski  bir  olgu  olarak  ulusal   biçimlenmenin  temelidir. Bir  ulusu  diğer  uluslardan  ayıran  en  önemli   formasyondur. İnsanlığın  bugüne  dek  gelebilen  ve  iç  değişimleriyle  birlikte  varlığını  koruyan    en  eski  aracı  olan  dil;  yalnızca  belli  bir  kuşağın  anlaşma  aracı  değil;  insanlığın  tarihsel - toplumsal  belleğidir  de  aynı  zamanda. Dil  bir  toplumun  yarattığı  maddi - manevi    değerler  bütünün  bir  ifadesi  olarak  bir  üst  kimliktir. Bireyler  ya  da  herhangi  bir  toplumsal  örgütlenmeden  bağımsız; hem  sosyal  faaliyetin  bir  yansıması  hem  de  onun    bir  gereğidir.

Dil,  toplumu   bir  arada  tutan, onu  geçmişten  geleceğe  taşıyıp  yaşatan  doğal  bir  izlektir.

Dillerin  ortaya  çıkışı  insanın  bir  tür  olarak  var  oluşu  kadar  eskidir. Başlangıçta  doğal   tepkilerin  ürünü  olan  sesler  vardı. İlkel  insanların  boğaz,   gırtlak,  ağız  ve  çene  yapısı  dikkate  alınırsa  bu  sesler  boğazda,  gırtlakta, düğümsüz  veya  yarı  düğümlü  çıkan  ünlüler,  yarı  ünlüler  ve  gırtlak  ünsüzleri  olmalıdır.  dönem  insanının  çıkardığı  sesler  daha  çok  yabanıl  bir  özellik  gösterir. Bu  ilkel  kaba  sesler  insanın  evrimiyle  birlikte  olgunlaşan  ve  giderek  bugünkü  şeklini  alacak  olan  dilsel  seslerin  embriyonlarıdır. İlkel  insan  yaşamı  yalındır. Bu  dönemde  dilin  gelişimi  görece  olarak  üretimi   dışı  bir  gelişimdir. Çünkü  dahalık  üretme  gereksinimi  duymamaktadır. Doğada  var  olan  hazır  yiyecekleri  toplayarak,  avlanarak  yaşamını  sürdürmektedir. Maddî  üretim  faaliyeti  avlanma  ve  toplama  olanaklarının  azalmasıyla  birlikte  başlar. Başlangıçta  eylem  vardır  ve  ilk  sözcükler  de  avcılık,  toplayıcılıkla ilgili  sözcüklerdir. Ayrıca  yemek, içmek  gibi  temel  gereksinimleri,  ilkel  duygular  gene  ilk  sözcüklere  kaynaklık  etmişlerdir. İlkel  insanın  duyguları  da  yaşantısı  gibi  yalındı; duygularda  ayrıntıya  varamamıştı  daha, duygular  tepkisel,  afaki  ve  toplumsallıktan  uzak. Üzülmek, sevinmek,  sevmek, nefret, paylaşma  vb.  bir üst  aşamaya  tekabül   eden  daha  karmaşık  duygular  çok  daha  sonra  girecektir  insanın  ruhsal  dünyasına. İnsanın  ilk  kullandığı  isimler  kendi  organları,  dost  ve  düşman  bellediği  varlıkların  isimleri  olsa  gerek.

Dilin  ilkel  oluşum süreci  daha  çok  insanın  doğa  karşısındaki  mücadele  sürecidir. Ne  zaman  ki  toplayıcılık  ve  avcılık - ki  bu  avcılık  silahsız  yapılanı  olsa  gerek - olanakları  azalır  o  zaman  zorunlu  olarak  kendiliğinden  üretme  ihtiyacı  doğar. Bu  başlangıçta  depolama  biçiminde  kendini  gösterir. Böylece  yiyeceklerin  depolandığı  yerler, av  mekanları,  doğal  korunma  ortamları, mağaralar, yüksek  ağaçlar vb    insanların  ilk  barınma  yerleri  olur. Bu  mekanlar  doğal  mekânlardır. Yırtıcı  hayvanlardan  korunma  içgüdüsü  insanı  yüksek  kayalıklarda,  ağaçların  üzerinde  yaşamak  zorunda  bırakır. Ayrıca  vahşi  hayvan  saldırılarına   karşı  ve  bu  hayvanların  avlanması  için  toplu  halde  yaşama  insanın  sosyal  yönlerini  geliştirir  ve  kuşaktan  kuşağa  değer  aktarımı  sağlar. Ana - baba  gibi  akrabalık  kavramları  dahalık  etik  anlamda  biçimlenmemiştir  daha.

Toplayıcılığın  olanakları,  coğrafi  değişiklikler ve nüfusun  artması  yüzünden  yavaş  yavaş  ortadan  kalkar. Et  temel  gıda    olma  özelliğini  korumaktadır. Toplu halde  yaşama,  artan nüfus  avcılığın  teknik  olarak  geliştirilmesini  gerektirdi. İnsan  hileyi  öğrendi;  tuzaklar, taş, kemik  ve  sopalardan  yapılma      silahlar  ilk  üretim  araçlarıdır. Fakat  üretimi  sürekli  kılmak  için  bu  araçlar  yeterli  gelmemektedir. Evcilleştirme  ve  toprağı  işleme  zorunluluğu  doğar. Evcilleştirme  faaliyeti  sahiplenme    ve  özel  mülkiyet  duygusunun  doğmasına  neden  olur. Farklı  insan  toplulukları  toplama,  avlanma  alanlarının  belirlenmesi  ve  korunması  noktasında  oluşmaya  başlar;  bu  da   kabileler  arası  çelişkilere,   çelişkilerin  ilkel  çözümü  olan  örgütlü  şiddete  yani  savaşlara  neden  olur.

Mevcut  uluslara  ait  değerlerin  ilkel  biçimlerinin   ortaya  çıkışı  insanlığın  insanlaşma  sürecinde  yaşadığı  bu  yol  ayrımına  denk   düşen  bu  döneme  kadar  götürülebilir. Toplu  halde  yaşama,  üretme  ortak kültürel  ve  ruhsal  şekillenmeye  neden  olur. Dilin  ortaya  çıkışı,  yani  bir  anlaşma  sistemi  olarak seslerin  hecelere,  hecelerin  sözcüklere,  sözcüklerin  cümlelere,  cümlelerin  uzun  ifade  biçimlerine  bürünmesi  bir  tür  olarak  insanın  yukarıda  özetlemeye  çalıştığımız ilk  serüveninden  sonra  oluşur  ve  gelişir.İnsan  pratik  yaşamına  girmeyen  bir  nesnenin  adını  koyamaz. Dil  Tanrı  vergisi  değil, insan  yaşamının  ürünüdür. İnsan  yaşam  çeşitlendikçe  dil  de  zenginleşir. Dili  zenginleşen  insanın  toplumsal  belleği  güçlenir. Toplumsal  bellek,  insanın  pratik  yaşamdan  aldığı  deneyimleri  kuşaktan  kuşağa  aktararak  eğitim - öğretim  yoluyla  bireyi  bilgilendirir. Bireyin  deneme  yanılmayla  oluşmuş  dar, sınırlı  ufkunu  açar,  muhakeme  gücünü  geliştirir. Kuşaktan  kuşağa  aktarılan bilgi  birikimi  üretimin  artmasını  sağlar, üretimin  artması iyi  beslenmek,  iyi  beslenme  organizma  olarak  insan  bedeninin  sağlıklı  olması  demektir. Proteinli  besinler  ve  tabiî  ki  dil, insan  beyninin  hem  fiziksel  hem  işlevsel  olarak  gelişmesinde  etkili  olur. Bu  süreç  karmaşık  bir  süreçtir. İnsan  eylem  içinde  geçmiş  deneyleri  de  belleğine  katarak  en  azından  somut  düşünmesini  öğrenmiştir. Karnı  doyduğunda  acıkacağını  düşünebilmektedir. Bundan  dolayı  üretme  ihtiyacı  duyması   için  acıkması  vb.  gerekmemektedir. İnsan  artık  geçmiş  deneylerden  geleceği  kestirebilmektedir. İnsanın  gelecek  hakkındaki  ufku  geliştikçe  üretimin  yoğunluğu  artar. Yoğun  üretim  faaliyeti  yaşamı  giderek  karmaşık  hale  getirir. Yaşamın  yalın  olmaktan  çıkıp  karmaşık  hale  gelmesi  onun  bir  ürünü  olan  dilin  de  bir  sistem  olarak  karmaşık, soyut,  kompleks  bir  yapıya  bürünmesine  neden  olur. Dillerdeki  kurallar  aslında  içinden  çıktıkları  toplumun  yaşama  biçimi    ve  üretim  faaliyeti  tarafından  doğal  bir  süreçte  belirlenmektedir. Bu  yüzden  aynı  mekanlarda,  benzer  coğrafyalarda  doğmuş  diller  doğal  süreçteki  gelişimleri  ve  yapı  bakımından  birbirine  benzemektedirler. Bir dilin  ortaya  çıktığı  yerin  coğrafi  nitelikleri  oradaki  üretimin  niteliğini,  üretimin  niteliği  dilin  gelişimini   belirlediği  için  bu  böyledir.

İklim  ve  coğrafyanın  dillerdeki  ses, sözcük, cümle,  yapısına  etkisi  büyüktür. Bir  dilin  yapısını  tek  tek   insanlar  belirleyemezler. Bu  konuda  yer  şekillerinin  belirleyici  olduğunu  rahatlıkla  söyleyebiliriz. Dillerin  doğal  biçimlenmesine  dışarıdan  iradi  olarak  müdahale  edilemez. Dil  ailelerinin  dünyadaki  yayılışları    bu  görüşümüzü  doğrulamaktadır. Dikkatle  incelendiğinde   dil  ailelerinin  bölge  bölge  belli  coğrafyalarda  kümelendiği,  belli  dil  haritalarının  kendiliğinden  oluştuğu  görülecektir.

Örneğin  tek  heceli  dillerin  Orta  ve  uzak  Asya,  iç  bükünlü  dillerin  Akdeniz  havzasında, eklemeli  dillerin  nispeten  ılıman  bölgelerde   kümelenmesi  niyetten  bağımsız  doğal  bir  olgudur. Sert, engebeli  coğrafi   şekillerin  bulunduğu  yerlerde  doğan  dillerdeki  sesler  de  sert  olacaktır. Yine  o  oranda  sözcük  çeşitliği  bakımından  zengin  olmak  zorundadır. Özellikle  fiillerde  bu  kendini  daha  çok  daha  net  olarak  gösterir. Engebeli  coğrafya  çok  değişik  türde  ve  yoğun  hareketliliğe  yol  açmaktadır. Örneğin  Güney  Kafkas  dillerinden  olan  Lazca  ile  Gürcüce'nin  ünsüz  yönündün  zengin, ünlü  yönünden  yoksul; yine  ünsüzlerin  şiddetli - sert  oluşu  Kafkas  coğrafyasının  yapısından  kaynaklanan  bir   durumdur. Yine  bu  dillerde  görülen  karmaşık  yapı  zengin  coğrafya  ile  açıklanabilir  ancak.

SES - MADDE- DİLİN  MADDİ  NİTELİĞİ.

Evrende  hiçbir  şeyin  değişmeden  kalabilen  ‘ilki’  yoktur, sonu  olmayacağı  gibi. Her  şey  bir  öncekinin  devamıdır. Yine  hiçbir  şey  ‘mutlak’  değildir. Maddenin  kendisi  de  mutlak  değildir. Çünkü  ‘madde’  diyebileceğimiz  kendi  başına  var  olan  bir  ‘töz’  mevcut  değildir. Her  madde  bir  diğerine  dönüşür.

Bu  tanımlama  bütün  doğal  gelişim  süreçlerinde  olduğu  gibi  dil  için  de  geçerlidir. Dilin  ‘ilki’  yoktur. Mutlak  olarak  var  olmuş  değişmeden  bugüne  kadar  gelebilmiş  ‘ilk  sözcük’  olmadığı  gibi. Dilde  değişmeden  bugüne  kadar  gelebilmiş  ilk sözcüğü  aramak  insanda  Adem  ile  Havva'yı  aramaktır. Dil  bir  ihtiyacın  ürünü  olduğu  için  insan  en  çok  ihtiyaç  duyduğu  nesnelerle  ilgilenmiş  ve  onları  başka  insanlarla  ‘ilgi’  düzeyinde  paylaşmıştır. Dilin  kendisi  bir  tepki  bir  ilişki  biçimidir. Dil  ilişkinin  uygar  biçimidir. Uygar  toplumlar  sorunlarını  dil  aracılığıyla  çözerler  genellikle.’Hayvanlar  koklaşa  koklaşa, insanlar  konuşa  konuşa  anlaşırlar’  sözü  tam  da  dilin  bu  özelliğini  tanımlamaktadır. İnsan  ilişkilerinde  dilden  başka  araç  aramak  ‘insanı’  insanlıktan  uzaklaştırır. Sözün  bittiği  yerde  insan  da  biter. Zaten  dilin  ham  maddesi  olan  ‘insan  sesi’  bir  tepkidir. Dili  ‘örgütlenmiş  ses,  seslerden  oluşmuş  uyumlu  bir  aile’  diye  tanımlayabiliriz. Ancak  bu  tanımlama   yalnızca  dilin  sesle  ilgili  yanını  açıklamaya  yeter.

Fiziksel  anlamda  ‘ses’etkiyle  belli  bir  gücün  etkisiyle  ortaya  çıkan  maddesel  bir  olgudur. Etkinin, hareketin  olmadığı  yerde  ses  de  yoktur. Yani  maddenin  olmadığı  yerde  maddenin - hareketin  bir  biçimi  olan  ‘ses’  de  olmaz. Maddenin  çeşitli  biçimlerine - elektro  manyetik  dalga  vb. -  dönüştürülebilen,  dilin  han  maddesi  olan  doğal  ‘ses’ - insan  sesi - maddi  bir  olgudur. Bu  da  demektir  ki  dilin  kendisi  maddi  bir  olgudur. Eğer  ses  maddi  bir  olgu  olmasa  idi  elektronik  aygıtlar  vasıtasıyla  binlerce  kilometrelik  uzaklıklara  taşınamazdı. Dili  bu  temelden  ‘sesin  maddi  bir  olgu  oluşu’  temelinden  koparan  bir  anlayış  ona  metafizik  yaklaşıyor  demektir.

İnsan  nasıl  doğada  var   olan  maddeleri  kullanmış  ve  onlara   yeni  biçimler  vererek  kendine  yarar  hale  getirmiş  ise,  bir  maddi  olgu  olarak   sesi  biçimlendirerek  onu  da  kendine  yarayışlı  bir  hale  getirmiştir. Doğada   ‘ağaç’  vardır  ve  insan  onu  türlü  şekillerde  kullanarak  ondan  yararlanır. Kimi  zaman  kâğıda,  kimi  zaman  enerjiye  kimi  zaman  besine,  kimi  zaman  da  barınmaya...  Ama  kâğıt   ağaç  değildir  artık. Nasıl  camın  yapımında  kullanılan  kum  cam  haline  getirildikten  sonra  artık  kum  olmaktan  çıkıyor  ise  ‘dil’  de  maddi  olgularla  buna  benzer  ilişkilendirmeyle  sıkı  sıkıya  bağlıdır. Gerek  bir  ilişki  biçimi  olarak, gerek  varlığın  temeli  olarak  dil  bu  nedenlerle  maddi  olgudur. Ve  onun  kaynağı  doğada  zaten  var  olan  ‘ses’tir.Kısacası  ‘ses’  maddenin  ilişki  biçimi  dil  de  bu  ilişki  biçiminin  bir  ürünüdür.

Başlangıçta   dil  aynı  zamanda  görsel  bir  olguydu. İşaretler, işaretlerin  yetmediği  yerde  doğal - tepkisel  sesler...Dilin  ilk  oluşum  sürecinde  sesler  işaretlerle,  işaretler  seslerle  birleşiyordu. Birbirini  bütünleyen  şeylerdi  bunlar. Zaten  görme,  dokunma, koklama, tatma, duyuları  olmadan  işitmenin  anlamı  da  olmazdı. Beş  duyu  beyne  bağlıdır  ve  beyinde  birbirlerine  koşullanmışlardır. İnsan  göremediği, tadamadığı,  koklayamadığı, dokunamadığı, işitmediği  bir  şeye  isim  veremez. Enerji  olmadan  hareket  ,    hareket  kavramı  olmadan  dilde  ‘fiil’  diye  adlandırdığımız  öğeler var  olamaz. Hareket  en  klasik  ifadeyle  söylersek  maddenin  yer  değiştirmesidir. Bir  de  düşünsel, duyusal  hareket  vardır. Bu  duyulara  bağlı  olarak   beyinde  oluşan,  beynin  işlevleriyle  ilgili  bir  harekettir. Ama  dilin  ilkel  biçimlenişinde   ‘soyut’  hareket  ve  olgularla  ilgili  sözcükler  yoktur. Dilin  kendisi  bir  soyutlama  olsa  da  ‘soyut  sözcükler’  ancak,  gelişmiş  soyut  düşünmeyi  öğrenmiş  insanın  oluşması  ile  ortaya  çıkar.

Dilsel  faaliyetin  hem  öznesi  hem  nesnesi  olarak  insan    ve  onun  duyuları  dili  beslemiştir. Dil  de  insanın  soyut  düşünmesini  sağlamıştır. Dil  insanla  özdeştir  artık, dili  dışlayarak  yapılan  insan  tanımları  hep  eksik  kalacaktır. İnsanın  sosyal  yanının  gelişimi  dilin, dilin  gelişimi  sosyal  yanın  gelişimi  ile  doğru  orantılıdır. Dildir  insanı  sosyaleştiren. Daha  doğrusu  dil  insanın  sosyalleşmesinin  aracıdır. Dilin  oluşması  için  sosyal  ortama  duyulan  gereksinim, sosyal  ortamın    oluşması  için  dile  duyulan  gereksinimden  daha  fazla  değildir.


Sosyalleşmek  bir  arada  olmak  değildir. Eğer  sosyalleşmek  için  bir  arada  olmak  yeterli  olsaydı  toplu  halde  yaşayan  hayvanlarda  da  sosyal  hayattan  söz  etmek  gerekirdi. Arıların, karıncaların  sürü  halinde  yaşayan  bütün  hayvanların  belli  bir  düzen  içinde  yaşadıkları, belli  işbölümü  sistemi  geliştirdikleri  ancak  bütün  bunların  onların  sosyalleşmesi  demek  olmadığını  söylüyoruz. Ama  bu  hayvanlarda  hiçbir  iletişim  aracı  olmadığı  anlamına   gelmiyor. Hayvanlarda  da  insan  dilinin  ilkel  biçimlerine  rastlamak  mümkündür. Hayvanlar  da  çeşitli  durumlarda  iletişim  kurdukları  çeşitli  işaretler  ve  sınırlı  sayıdaki  seslerden  oluşmuş  belirli  anlaşma   araçları  vardır. Bu  işaret  ve  seslerin  hangilerinin  ‘içgüdüsel’  hangilerinin  öğrenmeye  dayalı  olarak  geliştirildiği  ayrı  bir  araştırma  konusudur. Burada  söz  konusu  olan  gelişmiş  insan  dilidir. Sosyalleşme  ancak  dil  ile  mümkün  olur. İnsan  ile  dil  birbirlerine  koşullanmışlardır; insan  dilin, dil  insanın  ürünüdür. Yalnız  bir  organizma  olarak  insan  değil,  üreten, ihtiyaçları  olan  ve  ihtiyaçlarını   önceden  bilen  insandır  bu. Yoksa  eğer  dilin  oluşumu  yalnız  ve  yalnız  duyularımızla  ilgili  olsaydı  insandaki  kimi  ilkel - içgüdüsel  duyular    diğer  gelişmiş  hayvanlarda  da  mevcuttur. Hayvanların  duyuları  da  ihtiyaç  oranında  gelişmiştir. En  küçük  canlı  varlığın  bile  diğer  varlıklarla  bir  ilişki  biçimi  vardır. Bu  ilişki  biçiminin  ürünü  olan  bir  dili  vardır. Fakat  bu  genel  bir  dildir; basit  tekil  seslere  dayandığı  gibi,  çeşitli  işaret  ve  hareketlere  bağlı  olabilir  de. Kimi  canlılarda  bazı  organlar  diğer  organlara  göre  fazla  geliştiği  için  dilin  yönü  bu  gelişen  organa  göre  belirleniyor. Tek  hücreli  canlılardan  insana  kadar  her  canlının  bir  dili  vardır. Ama  her  canlının  dili  onun  ‘cürmü’  kadardır. Bir  salyangozun  tehlike  karşısında  antenlerini  içeri  çekmesi, bir  solucanın  kendisini  etkileyen  bir  durum  karşısında  toprağın  içine  dalması,  ilkel  düzeyde  de  olsa onun  kendini  koruma  içgüdüsü  olduğunu  gösterir. Bir  köpeğin, dostluk , düşmanlık  gösterisi  onun  çeşitli  hareketlerinden  çıkardığı  çeşitli  seslerden  anlamak  mümkündür. Ama  bunu  anlamak  için  bir  tür  olarak  köpeği  iyi  tanımak  onun  dilinden  anlamak  gerekir. Köpeğin  kuyruğunu   sallaması, burnundan  ince  kısık  sesler  çıkarması  dostluğun, tanışıklığın  bir  ifadesidir. Her  canlının  dilinde  hareketler, işaretlerle  sessel  tepkiler  iç  içedir. Bu  yüzden  başlangıçta  dil,  ses  ve  işaret  sistemi  biçiminde  idi.

Organik  bir  varlık  olarak  insan  yarattığı  dille  ‘cürmü’  geniş  bir  canlı  olduğunu  kanıtlamıştır. Bir  dilin  sınırlarını  çizen  ilişkinin  boyutlarıdır. Sığ, basit, kısır  bir  ilişki  biçiminden  zengin  bir  iletişim  sistemi (=dil )  doğmaz. İnsan  nasıl  yaşarsa  öyle  konuşur. Konuşma  ilişki  biçiminin  en  üst  boyutudur. Yukarıda  da  belirttiğimiz  gibi  hayvanların  da  bir  dili  vardır. Köpeğin  kuyruğunu  sallaması,  burnundan  kesik  kesik  ince  sesle  çıkarması  köpeğin  dilinde  dostluğun,  tanışıklığın  bir  ifadesidir. Bütün  hayvanlarda  hareket  ile  ( İşaret ) sessel  tepkiler  iç  içedir. Bu  açıdan  dilin  başlangıçta  ‘işaret-ses’  sistemi  olduğunu  söyleyebiliriz.

Bütün  bu  saptamalardan  sonra şunu  söyleyebiliriz:Genel  anlamda  dil  bir  ilişki  biçimi;  bu  ilişki  biçiminden  doğan  sistematik  bir  anlaşma  programıdır. Dil  toplumun  binlerce  yılda  girdiği  bütün   ilişkileri  saklı  tutan  gizli  bir  programdır. Bireyin  üzerindedir. Yalnızca  kullanım  açısından  değil  oluşum  açısından  da  dil  toplumsal  bir  özellik  taşır. Dilde  toplumun  girdiği  her  ilişki  biçiminin  bir  karşılığı  vardır. Bütün  hayvanlarda  bu  böyledir. O  halde  genel  anlamda  dil  olgusu  yalnızca  insana  özgü  değildir. Maddenin  bir  biçimi  olan  seslerden  oluşmuş  olan  sistematik,  programatik  ve toplumsal  bir  olgu  olarak  dili  insanın  insanlaşma  sürecinden  başlatmak  gerekir. Çünkü  en  azından  şimdilik  o  insanla  sınırlıdır. Ama  genel  anlamda  dil  bir  varlık  biçimi  olarak  hep  vardı  ve  var  olacaktır.

Dil  başlangıçta  temel  içgüdüsel  davranışların  ifadesi  olmuş,  süreç  içinde  üretimle  birlikte  ilişki  biçimleri    ve  ilişki  nesneleri  çeşitlendiği  ölçüde  zenginleşmiştir.

Düşünme  eylemi  sessiz  konuşmadır. Yani  insanın  kendi  ‘beni’  ile  konuşmasıdır. Konuşma  ise  düşüncenin  sese  dönüşmüş  biçimidir. Küçük  yaşta  ilk  konuşmaya  başladığında  insan  beyni  öğrendiği  dilin  bütün  boyutlarına  göre  programlanır.’İnsan  kafasındaki  sözcük  sayısı  kadar  düşünebilir.’   deyişi  bundan  dolayıdır. İnsan  bilmediği  bir  kavramı  düşünemeyeceği  gibi  duymadığı  bir  sözcüğün  doğadaki  hangi  varlığa  tekabül  ettiğini  de  bilemez; bu  yüzden  de  bir  sözcüğü  duyduğunda  o  sözcüğün  karşıladığı  soyut-somut  varlığı  kafasında  canlandıramaz. Bir  dilin  zenginliği  gücü  maddi  manevi  alemi  çeşitli  boyutlarıyla  karşılayabilmesine  bağlıdır. Dil-düşünce  basitten  karmaşığa,  somuttan  soyuta  doğru  gelişir. Gerçekte  bu  bütün  dini  inançlar  için  de  böyledir. Önce  somut  olan  doğa  yani  hayat  vardı. Sonra  onun  bir  yansıması  olan  çeşitli  soyutlamalar  gelmiştir. İnsan  tanrıları  ilkin  ‘heykel’  biçiminde  yani  somut  bir  varlık  olarak  düşünmüş  veya  doğal  varlıklara  doğa  üstü  güçler  misyonlar  yüklemiştir. Daha  sonra  ‘Tanrı’  soyut,  gözle  görülmez  ama  her  yerde  hazır  ve  nazır,  her  şeye  gücü  yeten  bir  varlık  olarak  ‘giz’lenmiştir.O  dönemde  insan  için  en  ‘bilinmez’  yer  olarak  daha  çok  gökte  düşünülmeye  başlanmıştır. Birer  üstyapı  kurumları  olarak  dil  ve  din  benzer  bir  gelişim  çizgisi  izlerler. Somuttan  soyuta,  insan  beyninin  gelişimine  bağlı  olarak.

Dil  de  bütün  yaratılarda  olduğu  gibi  insana  Tanrı  tarafından  bahşedilmemiştir. İnsan  onu  basit  anlamda  bir  yerden  de  ‘almamıştır.’  O  binlerce,  on  binlerce  yıllık  insan  yaşamının  ürünüdür. Hatta  o  insan  bir  üst  organizmal  varlık  olmadan  önce  de  vardı  o,  ama  bugünkü  biçimiyle  değil,   insan  öncesi  varlığın  yaşantısına  denk  düşen  biçimiyle...

Dilin  bir  ‘ilki’  bir  miladı,  başlama  noktası  yoktur. Bugünkü  insan  dili  gelişmiş  insanın  ilişki  biçimine  cevap  veren  bir  araçsa,  ‘insan  öncesi’  varlığın  da  dış  dünyayla  bir  ilişkisi  mutlaka  vardı  ve  bu  ilişki  biçimine  denk  düşen  bir  aracı  yaratmak  geliştirmek  zorundaydı. İlkel  insanın  dili  de,  cürmü  kadardı  yani  ilkeldi. Bu  yönüyle  bakıldığında  dilin  gelişimi  insanın  gelişimiyle  paraleldir  ve  nesnel-doğal  olarak  bir  süreç  olarak  kendini  var  eder.

Dilin  bugünkü  gelişmiş  dilin  doğuşu,  kökenleri  araştırılırken   günümüz  insanından  yola  çıkmak  bizi  yanlışlara  sürükler. Günümüz  insanının,  biyolojik,  fizyolojik  yapısında  on  binlerce,  yüz  binlerce  yıllık  bir  birikimi  genlere  taşıyarak,  bünyesinde  toplar. Evrimin  insanı  olgunlaştırması  ve  bu  olgunlaşmanın  genlere  taşınmasıdır  burada  anlattığımız.

Yazı  dilin  başka  bir  biçimidir. Yazı  ikinci  dildir. İnsanlık  için  en  az  dil  kadar  önemli  bir  faaliyettir  yazı. Dili  bir  soyutlama  olarak  almıştık,  yazı  soyutlamanın - yani  dilin - soyutlamasıdır. Sesi  donduramayan,  sesi  hapsedemeyen,  kristalize  edemeyen  insan  onu,  biçimlere  işaretlere  dönüştürmüştür. Gerçi  yazı  varlıkların  doğrudan  aktarımı -resim-  ile  ortaya  çıkmış  ama  gelinen  aşamada  yazı  resimden  çok  uzak  bir  yerdedir  artık. Yazı  günümüzde  artık  seslerle  işaretlerin  buluştuğu  noktadır  ve  doğal  bir  sürecin  değil  insanın    iradi  çabasının  ürünüdür.


Yazımızın  başında  işaretlerle  sesler  arasındaki  ilişkiden  bunun  dilin  ilkel  biçimi  oluşundan  sözetmiştik. İlkel  işaretler  somuttu  yani  doğrudan  varlığı  karşılıyordu. İnsan  adeta  elleri,  parmakları  ile  resim  çiziyordu. Ve  bunu  çıkardığı  kimi  seslerle  takviyelendiriyordu. Ancak  havada  çizilen  şeylerin  kalıcı  olması  gerekiyordu. Yere  daha  sonra  taşlara çizmeye  başladı  insan  bu  işaretleri. Bugünkü  anlamda  olmasa  da  yazı  çizi  de  bir  anlaşma  aracı  olarak  insanlık  tarihi  kadar  eskidir. Çeşitli  yazı  türlerinin  tarihsel  evrimine  baktığımızda    bunu  rahatlıkla  görebiliyoruz.



Günümüz  yazı  sistemleri  biçimlerin  ve   seslerin  bir  soyutlamasıdır. İlkin  maddi  dünya  ve  onun  bir  yansıması  olan  resim  vardı. Daha  sonra  resmin  yazıya  dönüştüğünü  görüyoruz. Resim  insanın  soyutlama  gücünü  arttırmıştır. Başlangıçta  bir  varlığın  adı  görüntüsü  idi. Yani  varlığın   çizgilerle   ifadesi  olan  resim  varlığın  adıydı. Yaşamın  her  alanında  gördüğümüz  somuttan-soyuta  gelişme  burada  da  karşımıza   çıkmaktadır. Resim  yazı,  varlığın  ‘ilk  adı  olan  resimlerin’  soyutlama  sonuncu  daha  basit  çizimler  haline  gelmesi  ile  ortaya  çıkmıştır. Çizimler  sesli  dil  ile  paralel  gelişiyor,  soyutlama  derinleştikçe  resimle  sesin  birbirleriyle  daha  çok  bütünleştikleri  görülüyor. Harfler  seslerin  adı  olmaya  başlıyor. Gerçekten  de  harfler  seslerin  şekilleridirler. Doğada  sonsuz  sayıda  ses  vardır  ve  sonsuz  sayıda  sese  karşılık  sonsuz  sayıda  harf  türetmek  mümkündür. Harfler  bir  yakıştırma  olarak  tarih  içinde   kendini  kabul  ettirmiş,  tarihsel  temelleri  varlıkla  suretinin,  suretle  alt  biçimlerin  ve  seslerin,    özdeşleştiği,  iç  içe  geçtiği  üst  bir  dildir. Bir  dilin  bütün  unsurlarını  içine  alabilecek,  dilin  olanakları  ölçüsünde  kendini  üretebilecek  yetkinliğe  sahip  bir  üst  dil...

Dil  ile  yazı   tarihsel  gelişimleri  bakımından  bir  bütünlük  oluştururlar. Eğer  bu  sav  doğru  ise  doğal  gelişimi  süreci  içinde  oluşmuş  her  dilin  bir  yazısı  olmalıdır. Bir  millet,  tarihsel  gelişim  süreci    içinde  kendisini  ölümüne  etkileyen,  ortadan  kaldıracak  kadar  büyük  felaketler  yaşayıp  ‘tar  ü  mar’  olmamışsa,  milli  özelliklerini  yitirecek  kadar  uzun  süre  tutsaklık  boyunduruğu  altında  yaşamamışsa,  kendi  dinamikleriyle  yarattığı  dilin  yanında  bir  de  yazıya  da  sahip  olur. Bu  bir  iyi  niyet  değil  doğal  sonuçtur. İnsanlığın  ortak  gelişimi  eşit  süreçler  izler. Gelişmiş  dili  olan  her  milletin  yazı  sistemi  yaratamamış  olmasının  objektif  ve  subjektiv  nedenleri  üzerinde  ayrıca  durulabilir. Ancak  kesin  olan  bir  şey  varsa  o  da  iç  dinamiklerin  burada  da  dış  dinamikleri  belirlediğidir. Yani  tarihsel  olayları,  olguları  dış  dinamiklerle  açıklamaya  çalışan  bir  anlayış,  dünyadaki  dillerin  sayısı  oranında  neden  yazı  sisteminin  gelişmediğini  açıklayamaz. Dış  dinamikler  bazen  iç  dinamiklerin  yerini  alır. Bu  bir  toplumu  yok  oluşun  eşiğine  getiren  en  önemli  belirtidir. Ama  yine  de  burada  dış  dinamiklerin   iç  dinamikleri  belirlediği  sonucu  çıkmaz. İç  dinamikleri  kuruyan  bir  toplumsal  yapı  dış   dinamiklerin  denetimine  girer. İşte  bu  durumda  toplumun  doğal  gelişim  süreci  sekteye  uğrar,  toplum  rotayı  şaşırır. Dümen  ‘dış’  güçlerin  eline  geçmiştir  çünkü. İşte  bu  tür  durumlarda  gelişen  her  dilin  paralelinde  bir  yazı  sisteminin  oluşması  mümkün  olmaz. Çeşitli  nedenlerle  bir  toplumun  süreç  içinde  oluşmuş  yazısı  unutulsa  da  kuşaktan  kuşağa  taşınan  toplumsal  hafızada  ‘yazı’  olgusu  ve  onunla  ilgili  terimler,  kavramlar  mutlaka  yaşar.


Dil  bir  toplumun  ses  kombinezonlarından  oluşmuş  belleği  yazı   ise  dilin  arşividir. Dil  yaşamın  canlı  pratiği  ile  ilişkili  olarak  sürekli  değişip  geliştiği  için,  organizmalar  gibi  varlık  yokluğu  iç  içe  yaşar. Çeşitli  sözcükler,  sözcük  kalıpları,  atasözü  ve  deyimler  yaşamdaki  karşılıkları  ortadan  kalktığı  için  zamanla  kullanımdan  çıkabilirler. Bu  doğal  bir  süreçtir. Ama  toplum,  millet  eğer  kullanımdan  çıkan  bu  dil  öğeleri  yerine  kendi  yaşamına  giren  varlıkların  karşılıklarını  bulamazsa  ve  o  varlıkların  karşılığı  olan sözcükleri  başka  toplumlardan  alırsa,  o  dil  boyunduruk  altına  alındığı  için tehlikede  demektir. Dil  yazı  ile  yaşar. Yazı  unutmaya,  yok  olmaya  engel  olur. Yazı  tarihin  damgasıdır. Bu  yüzden  egemen  toplumlar  baskı  altında  tuttukları  toplumlara  ‘kendi  dillerinde  okuma - yazma’  olanağı  tanımazlar. Tam  tersine  bir  eğitim-iletişim  aracı  olarak  yazı  ile  kendi  tarih  ve  kültürlerini  egemenlik  altına  aldıkları  toplumları  asimile  etmeye  çalışırlar.

Yazı,  bir  dili,  kültürü  süreklileştirmenin  en  etkin  aracıdır. Yazısı  olmayan  bir  milletin  hayatı  havaya  çizilmiş   resme  benzer,  silinip  gider,  yaşanır  ve  unutulur.


Ulusal  değerler  birkaç  yüzyılda  oluşabilecek  kadar  basit  değerler  değildirler, yüzlerce,  binlerce  yıllık  süreç  içindeki  toplumsal  ilişkileri, deneyleri, dalgalanmaları  gerektiren  karmaşık  bir  olgudur. Bir  ulusun  oluşum  süreci  ifadesini  günlük  üretim  ve  kullanım  araçlarının  üretiminde  bulur. Toplumlar  kendilerini  var  eden  koşulları  yeniden  ve  yeniden  ürettikleri  sürece  ayakta  kalabilirler  ancak. Maddî  üretim  faaliyeti  manevi  üretim  faaliyetidir  aynı  zamanda. Çünkü  coğrafyayla  birlikte  maddi  üretim  toplumun  dilini, ahlaki, etnik vb.  özelliklerini  de  yaratır. Bir  ulusun  diğer  uluslardan  bağımsız  olarak  yarattığı  manevi  dünya   o  ulusun  ulusal  kimliğidir. Ulusal  kimlik  maddi  manevi  değerler  bütünüdür. Ulusal  kimlik  sorunu,  dünya  ölçeğinde  bir  protokol  oluşturma   sorunu  değildir. O suni  olarak  var  edilemez,  mevcut  gelişimi  içinde  bir  olgudur.

Kendine  özgü  bir  dili  olan  her  milletin  o  dilden  doğan  kendine  özgü  bir  edebiyatı  da  olur. Çünkü  edebiyat  yaşantının  içinden  çıkar. Kendi  bağımsız  yaşamında  maddi  kültür  yaratan  günlük  geçim  için  gerekli  öğeleri  üreten  her  milletin  buna  bağlı  olarak  geliştirdiği  bir  entellektüel  yaşamı  da  olur. Bir  milletin  entellektüel  yaşamı  o  milletin  maddi  kültür  faaliyetinin  bir  yansıması  olarak  gelişir. Yani  maddi  kültür  faaaliyeti  olmadan   manevi  kültür  dünyası  oluşmaz. Bir  üst - yapı  kurumu  olarak  dil  ve  edebiyat  birbirini  yaratan  geliştiren  özelliğe  sahiptirler. Dil  olmadan  edebiyat, edebiyat  olmadan  dil  olmaz. Dil  edebiyatın  yapı  malzemesi  olurken  edebiyat  da  dilin  gelişmesini  sağlar. Dil  edebiyatta  vücut   bulur. Hiçbir  sanat  alanı  edebiyat  kadar  dil  ile içli  dışlı  değildir. Heykel  için  katı  nesneler, müzik  için  nota - ses, resim  için  ışık - renk vb.  ne  ise  edebiyat  için  dil  odur. Dil  anlatım  ihtiyacından  edebiyat  ise  güzel  ve  etkili  anlatım  kaygısından  doğar. Dil  anlatım  aracı,  edebiyat  güzel  ve  etkili  anlatım  yöntemidir.


Dilleri  bir  olan  toplumlar  farklı  coğrafyalarda  yaşasalar  da  kendi  bağımsız  hayatlarının  ürünü  olan  birbirinden  farklı  edebiyatlar  yaratabilirler. Örneğin  ‘İngilizce’  ile  yaratılmış  bir  İngiliz  bir  de  Amerikan  edebiyatı  vardır. Fakat  bu  sadece  ekonomik, sosyo - kültürel  yaşamın, coğrafi  tanımlamanın  ötesinde  İngilizce’deki  bir  buluşmadır. İngiliz  toplumu  ile  Amerikan  toplumunu  dil  dışında  birleştiren  hiçbir  etkili - güçlü  bağ  yoktur. Dil - edebiyat  bu  iki  toplumu  birleştiren, kaynaştıran  bir  harçtır. Tarihsel  kültür  birliğinin  taşıyıcısı  da  yine  dil  ve  edebiyattır.


Lazların  bugün  yazılı  bir  edebiyatları  yoktur. Her  şeyden  önce  Lazların  dünden  bugüne  kalmış  yazılı  bir  edebiyat  gelenekleri  yoktur. Bunun  nedeni  Lazların  ekonomik, sosyal, kültürel  yapılarında  değil, tarihsel  siyasal  olaylarda  aranmalıdır. Lâzların  gelenekleri - görenekleri,  dilleri  güçlü  bir  edebiyat  yaratmaya  elverişlidir. Ancak, bin  yıllara  varan  tutsaklıklar,  siyasal  iktidarsızlıklar  bu  halkın  tarih  içinde  yarattığı  kültürel, edebi  ürünlerin  yok  olmasına, yağmalanmasına, yazma  yetilerinin  yok  olmasına  neden  olmuştur. Fakat, siyasi  olarak  Lazlardan  koparılmış  olan  soydaşımız  Kuzey  Doğumuzda  yaşayan  Mergellerin,  Güney  batıda  yaşayan  biz  Lazlara  göre  bu  konuda  şanslı  oldukları  söylenebilir. Bugün  Mergel - Laz  Dili  ile  yazılmış  binlerce  sayfalık  yazılı  belge  Tiflis  Üniversitesi'nde  incelenmek  üzere  bizi  beklemektedir. Lâzların  yazılı  edebiyatları  olmadığını  ileri  süren  görüş,  bu  gerçeği  görmezden  gelerek  bu  kanıya  varmaktadır. Bilim  adına  konuştuğunu  iddia  eden  birçok  kişi  Mergellerle  Lazları  farklı  iki  ulusmuş  gibi  gösterme  eğilimindedir. Bu  yaklaşım  bilimsel  değil  siyasidir. Mergeller - Laz,  Lazlar  Mergel'dir. Dil  açısında  olayı  değerlendirirsek  Mergelce  Lazca,  Lazca  Megrelce'dir. Bu  iki  dil  arasındaki  farkın  nedeni  tarihsel  olarak  yaşanan  kopuklukta  aranmalıdır. Lâz - Mergel  Dili'nin  eğitim  dili  olarak  kuşaktan  kuşağa  öğretilmemesi,  yazı  dili  olarak  kristalize  olamaması,  coğrafi  engellerden  doğan  iletişim  kopuklukları  bu  dilin  zaman  içinde  farklı  mecralarda  gelişmesine,  başkalaşmasına  neden  olmuştur. Ancak  bir  Mergel  ile  bir  Laz  anlaşabilirler  yine de. Megrelia'dan  Türkiye  Lazistan'ına  gelen  Megrellerle  Lazlar  belli  ölçülerde  anlaşabilmektedirler.

THY Genel Müdürü: Türkçe, THY'yi geçti

Türkçe Olimpiyatları'na katılan farklı kıtalar ve farklı ülkelerden yüzlerce gencin oluşturduğu renk cümbüşünün anlatıldığı fotoğraf sergisi Atatürk Havalimanı'nda açıldı. Büyük beğeni toplayan sergide, geçmiş yıllardaki Türkçe Olimpiyatları'nda çekilen fotoğraf kareleri yer alıyor. Olimpiyatları değerlendiren THY Genel Müdürü Temel Kotil, "Türkçe, THY'yi geçti." değerlendirmesinde bulundu.

Geçen yıl yapılan Türkçe Olimpiyatları'nda foto muhabirlerinin çektikleri fotoğraflar arasından seçilen 70 kare fotoğraf, Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali gidiş katındaki TAV Galeri'de fotoğraf severlerle buluştu. En az fotoğraflar kadar renkli olan serginin açılışına; TAV İstanbul Genel Müdürü Kemal Ünlü, THY Genel Müdürü Temel Kotil, DHMİ Başmüdürü Celal Özuğur'un yanı sıra, olimpiyatlar için yarışmacı veya misafir olarak gelen bir grup çocuk geleneksel kıyafetleriyle katıldı. Kurdela kesiminden önce Türk halk oyunları ekibinin '7 yöreden' gösterisi, Mozambik'ten Bangaina Jose'nın 'Sivas'ın yollarına' türküsü, Kuzey Irak'tan İpek'in okuduğu şiir, Azerbaycanlı Muhammed'in çaldığı saz, Moldovalı Katia'nin söylediği 'Sen ağlama dayanamam' isimli şarkı, katılımcı ve yolculardan büyük alkış aldı.

Açılış konuşmasını yapan Kemal Ünlü, Türkçe'nin giderek yaygınlaşmasında büyük emekleri olan fedakâr insanlara teşekkür ederek, anlamlı bir sergi açarak bu çabaya uluslararası bir mekânda katkı vermenin mutluluğunu yaşadıklarını vurguladı.

Temel Kotil de, THY'nin 120 noktaya uçtuğuna işaret ederek bunun 67 ülkeye tekabül ettiğini anlattı. Kotil, ''Bu yıl 120 ülkeden gelen Türkçe konuşan çocuklar olimpiyatlarda yarışacak. Bu Türkçe'nin THY'yi geçtiğini gösteriyor. Türkçe'nin yaygınlaşmasında dünyadaki okulların büyük katkısı var. Emeği geçenlere teşekkür ediyoruz." dedi.

Gösteri ve konuşmaların ardından misafir ülke çocukları, Ünlü ve Kotil ile birlikte açılış kurdelasını kesti.

Dış hatlar terminalindeki sergide ilginç anlar yaşandı. Geçen olimpiyatlara katılan ve şarkı dalında birinci olan Mozambikli Bangaina Jose ve Bangaina'nın yanağını avuçları arasına alan ve olimpiyatta şarkı dalında ikinci olan Azeri öğrenci Gülizar Ferecova Bangaina'nın fotoğrafının önünde nasıl çekildiğinin hikâyesini anlattı.

Türkçe'nin Genel Özellikleri-Tarihsel Gelişimi

Türk dillerinin yazılı metne dayalı tarihleri 7.-9. yüzyıl Orhon Türkçesine kadar uzansa bile, Türkiye Türkçesi için, Anadolu'ya göç eden Oğuzların 11. yüzyıldan sonra kendi lehçeleri üzerine kurdukları yazı dilini başlangıç saymak gerekir.


15. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi olarak adlandırdığımız bu dönemin en ünlü temsilcisi Yunus Emre'dir.

Anadolu Selçuklularının önce Arapçayı, sonra da Farsçayı resmi dil olarak kabul etmeleri nedeniyle Türkçe Anadolu sahasında 13. yüzyıla kadar gelişememiştir. 13. ve 15, yüzyıllar arasında da gittikçe artan sayıda Arapça, Farsça sözcük içeren bir dil ortaya çıkmıştır. Ancak yine de sade sayılabilecek bir Türkçenin egemen olduğu bu dönemden sonra Osmanlıca adı verilen, yoğun Arapça, Farsça etkisi görülen bir dönem başlamıştır.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar süren Osmanlıca dönemi kendi içinde Başlangıç Dönemi, Klasik Dönem ve Yenileşme Dönemi olarak üç bölümde incelenir. Bu dönemde yalnız Arapça, Farsça sözcükler değil gramer kuralları da Türkçeye girmiş, yalnız aydın kesimin okuyup yazabildiği bir saray dili ortaya çıkmıştır.

Dilde özleşme çabaları 19. yüzyılın ikinci yansında Tanzimat dönemi ile başlamıştır. Aydınların Türkçe sözcük kullanma, Arap alfabesinde yenilikler yapma (örneğin tüm ünlüleri yazıda gösterme, normalde bitişik yazılan Arapça harfleri ayrı yazma gibi) çabalarıyla geçen bir hazırlık döneminden sonra Cumhuriyetle birlikte çağdaş Türkçenin temelleri atılmıştır.

Atatürk'ün özel ilgi ve çabalarıyla Latin alfabesine geçilmiş, tarama, derleme ve türetme yoluyla dildeki Türkçe sözcük oranı kısa sürede büyük oranlara ulaşmıştır.

TÜRK DİLİNİN AİT OLDUĞU DİL AİLESİ, GENEL ÖZELLİKLERİ

Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecedir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır.

Türkçe, diğer Altay dilleri gibi eklemeli, yani sözcüklerin eklerle yapıldığı ve çekildiği, sondan eklemeli bir dildir.

Türkçe sözcüklerde, Arapça, Almanca vb. dillerde görülen erillik, dişillik (yani cinsiyet ayrımı) özelliği yoktur.

Türkçede sayı sıfatlarından sonra gelen adlar çoğul eki almazlar. Yani üç ağaçlar değil üç ağaç.

Önlük-artlık (kalınlık-incelik) ve düzlük-yuvarlaklık uyumları vardır. İlk uyuma göre bir sözcükteki ünlüler ya hep art veya ön, ikinci uyuma göre de ya hep düz veya yuvarlak olurlar.

f, j ve ünsüzleri Türkçe kökenli sözcüklerde bulunmazlar. (Bir kaç Türkçe sözcükte başka seslerden değişmiş olarak görülebilir: 
öfke < öpke, ufak < ubak 
vb.)

Türkçe sözcüklerde söz başında bulunabilen ünsüz sayısı sınırlıdır: 
b, ç
d, g, k, st, vy.

c ünsüzü, söz başında başka ünsüzlerden değişmiş olarak bir kaç sözcükte bulunur: cibinlik < çıpın vb.

ünsüzü Türkçe kökenli sözcükler içinde yalnız ne ve türevlerinde bulunur: ne, neden, niçin, nasıl vb.

ünsüzü de söz başında, bir kaç Türkçe sözcükte b'den değişmiş olarak bulunur: piş- < biş-, parmak < barmak vb.

Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi İle İlgili Çalışmalara Genel Bir Bakış

ÖZET

Türkiye'nin birçok açıdan dünyaya açıldığı son dönemde Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi daha fazla önem kazanmıştır. Yabancılara Türkçe Öğretiminin ilk eseri Divanü Lugati't-Türk adlı eserdir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde her ne kadar uzun bir süre geçmiş olsa da henüz bu alanda tam bir kuramsal bir çerçeve oluşturulamamıştır. Bu durum da çalışmaların sistemli bir şekilde yürütülememesi gibi birtakım zorlukları ortaya çıkarmaktadır. Bu alanyazın taramasında, yabancılara Türkçe öğretimiyle ilgili çalışmalara genel bir bakışla değinilmiş ve bu alandaki gelişmeleri dikkate alarak karşılaşılan sorunlara ve çözüm önerilerine işaret edilmiştir.

Giriş

Bilginin hızla yenilendiği çağımızda, bireyin ve toplumun bilgiye ulaşması, bilgiyi kullanması ve yeniden üretmesi öncelikle bireylerde temel dil becerilerinin gelişmiş olmasıyla olanaklıdır (Girmen, vd., 2010: 133). Dil, insanların yaşamlarını düzenleyen, onları bir arada tutarak milletleşme çizgisine taşıyan, düşünmeyi, anlamlandırmayı ve anlamlandırılanın aktarılmasını sağlayan bir beceridir. Bu bağlamda dil, bireysel ve toplumsal yaşantının yaratıcısı ve yansıtıcısıdır.

Her dil, evreni kendine özgü bir biçimde algılar, kendine özgü bir biçimde yorumlar. Her dilin dünyayı anlama ve anlatmada tuttuğu yol birbirinden değişiktir. Çocuk gözünü, kendisini çepeçevre kuşatan bir dil içinde açar. Bu onun anadilidir. O dilin ses dizgesini edinir, o dilin anlama, anlatma yoluyla bilinci uyanır (Adalı, 1983: 31). Dünya zihnimizde anadilimize göre biçimlenir. Biz çevremize anadilimizin penceresinden bakar; varlıkları, olayları, durumları hep onun anlama ve anlatma yolundan giderek kavrayıp dile getirebiliriz. Dilin taşıdığı büyük önem ve işlev Türkçe öğretimine ne kadar önem verilmesi gerektiğini göstermektedir (Özbay, 2002: 116).

Günümüz dünyasında ikinci dil / yabancı dil büyük bir önem kazanmıştır. İnsanlar hangi sektörde çalışıyor olurlarsa olsunlar bir yabancı dil hatta ikinci bir yabancı dil öğrenme ihtiyacını duymaktadırlar. Bir yabancı dil bilmenin ayrıcalık olmaktan çıkıp, herkesin sahip olması gereken bir özellik olduğu günümüzde yabancı dil eğitiminin önemi de artmıştır (Göçer, 2009b: 28).

Bu günün dünyasında yaşamın har alanında olduğu gibi eğitimde, de hızlı bir değişim ve dönüşüm görülmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak insanlar kendilerini küresel bir etkileşim çemberinin içinde bulmaktadırlar. Bu durum bir yabancı dil öğrenme ihtiyacını doğurmaktadır. Bu küresel etkileşim içerisinde etkin olan ulusların dilleri de doğal olarak önem kazanmaktadır. Bu bağlamda Türkiye ve Türkçenin öneminin artması Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminin önemini ortaya çıkartmaktadır.

 Yöntem

Yabancı dil olarak Türkçe öğretimi alanında yaşanan gelişmelerin akademik çalışmalara dayalı olarak belirlenmesini amaçlayan bu çalışmada alanyazın taraması yapılmıştır. Ele alınan akademik çalışmalardaki çıkarımlar, bu akademik çalışmalara dayalı olarak sorunlar, gelişmeler diye ikiye ayrılmış ve konu başlıklarının altında yapılan açıklamalarla beraber işlenmiştir. Bazı temel sorun ve gelişmelerden yola çıkılarak çeşitli öneriler oluşturulmaya çalışılmıştır.

Bu araştırmada, Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi ile ilgili alanyazın taranarak alanla ilgili çalışmalara yönelik durum tespiti yapılaması amaçlanmıştır. Bu genel amaç doğrultusunda Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi ile ilgili çalışmalar üç ana başlık altında ele alınmıştır. Bunlar: Yabancılara Türkçe Öğretiminin Tarihsel Gelişimi. Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi ve Türkiye'deki Durum. Türkiye dışında Yabancılara Türkçe Öğretimi Çalışmaları.

Yabancılara Türkçe Öğretiminin Tarihsel Gelişimi

Tarihin bilinen ilk dönemlerinden beri gelişmiş, işlenmiş ve zenginleşmiş bir dil olarak karşımıza çıkan Türkçenin hem ana dili olarak hem yabancı dil olarak öğretimi konusunda yapılmış somut örnekler vardır (Karakuş, 2006: 12). Bu konuda söylenecek ilk örnek herkesin tartışmasız kabul edeceği Divanü Lugati't-Türk adlı başyapıttır.

Divanü Lugati' t-Türk Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür. Kaşgarlı Mahmut'un bu eseri Türkçe-Türkçe tek dilli bir sözlük yazıp Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermekten ziyade Türkçe-Arapça iki dilli bir sözlük yazıp Araplara Türkçeyi öğretmeyi amaçlamaktadır (Adıgüzel, 2010: 28-29).

Muhatabı yerli veya yabancı kim olursa olsun Türkçenin öğretilmesi amacıyla yazılan ilk eser olarak Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't-Türk (1068-1072) adlı eserini kabul etmek gerekir. Çünkü Türkçenin bir devlet ve millet dili olarak kurallarının tespit edildiği ve öğretim amacıyla yazılan gramer nitelikli ilk eser Divanü Lugati't-Türk'tür. Kaşgarlı Mahmut, Araplara gelişmiş, bir bilim, kültür ve edebiyat dili halini almış olan Türkçeyi öğretmek amacıyla Bağdat'ta 8624 kelimenin yer aldığı Divanü Lugati't-Türk adlı eserini Arap alfabesiyle yazmıştır. Divanü Lugati' t-Türk'ün Türkçenin zenginliğini ispat eden; Araplara da Türkçeyi öğretmeyi amaçlayan üstün bir eser olarak ortaya konulması, dil öğretimi ve dil şuuru açısından oldukça önemlidir (Karakuş, 2006: 16-17).

Yabancılara Türkçenin öğretimi için yazılan eserlerden ilki Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't-Türk adlı eseridir (Barın, 2009: 122). Akyüz, Kaşgarlı Mahmut'un eserinde dil öğretimi konusunda başarılı bir yöntem izlediğini belirterek yöntemin başlıca özellikleri şu şekilde sıralamıştır (1994: 35):

  1. Önce ve hemen her zaman sadece kural verme değil, ilkin çok sayıda örnekten hareket edip kurala ulaşma yolunu izlemiş ve günümüz yabancı dil öğretiminde benimsenen bir yöntem uygulamıştır.
  2. Dil öğrenmede örneklerin, metinlerin önemini çok iyi görmüş, örneklerini günlük hayattan, atasözlerinden, şiirlerden derlemiştir.
  3. Dil öğretirken Türk kültürünü de tanıtma amacı gütmüş, bu konuya özel bir önem vermiştir.
  4. Dil öğretiminde tekrarın önemini çok iyi kavradığından, önceden geçen bir kuralı gerektiğinde hatırlatmaktan çekinmemiştir.
  5. İzlediği bu başarılı yöntemleri buluncaya kadar çok çaba harcayan yazar, iki yıl içinde eserini üç kez yazıp beğenmemiş, dördüncü kez yazmıştır.

XI. yüzyıl (Karahanlı) Türkçesiyle yazılan bu yapıtta Türkçe deyim ve atasözlerine yer verilmiş, Türk ses, biçim ve anlam açısından incelenmiş, Türkçenin sözvarlığı üzerinde durulmuş, Türkler hakkında önemli bilgiler verilmiştir. Türkçenin XI. yüzyıldaki durumu ve tarihi gelişimini izleyebilmemiz açısından bu yapıt son derece büyük bir önem taşımaktadır (Hengirmen, 1993: 5). Köprülü de Divanü Lügati't Türk'ün temel birkaç özelliğini şu şekilde dile getirmektedir: Bu sadece bir lügat değil, Türk lehçeleri ve lehçelerin ses özellikleri, şekil bilgisi, kelimeler hakkında uzun uzun incelemeler yapılacak bir bilgi kaynağıdır. Tarihi coğrafya, tarih, mitoloji folklor bakımından emsalsiz bir vesikalar hazinesidir.'

Divanü Lugati't Türk'ten sonra Türkçenin öğretilmesi amacıyla yazılmış ikinci bir eser olduğu bilinen Codeks Comanicus'tur. Codeks Comanicus, hem Kıpçak Türklerine ve diğer topluluklara Kıpçak Türkçesini öğretmek hem de Kıpçaklar arasında Hiristiyanlık dinini yaymak amacıyla Latin alfabesiyle 1303-1362 yılları arasında (tahminen) Alman ve İtalyan misyonerler tarafından yazılmış bir eserdir. Eserde, sözlükten başka, İncil'den parçalar bulunan dinî metinler, atasözleri ve bilmeceler, tercümeleri ile birlikte yer almıştır ki bu durum Türk dilinin öğretimi maksadıyla yazıldığını gösterir. Codeks Comanicus, misyonerlerce, onların amaçları için yazılmıştır. Misyonerler, Kumanlar arasında Hıristiyanlığı yayabilmek için onların dillerini öğrenmişler, Hıristiyan dualarını Kuman Türkçesine çevirmişlerdir. Bu çevirileri Latin harfleriyle kaleme almışlardır.   Bunun dışında Türkçe sözcüklerin Almanca karşılıklarını da yazmışlardır (Karakuş, 2006: 20-21).

Eski Anadolu Türkçesi döneminin dil tarihi açısından en önemli olayı Karaman oğlu Mehmet Bey'in 15 Mayıs 1277 Perşembe günü yayımladığı "Bugünden sonra divanda, bargâhta, dergâhta, Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır" buyruğudur. Karaman oğullarının aksine Selçuklu ve Osmanlılarda sanatçılar ve devlet adamları Türkçeye rağbet göstermemiştir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde Türkçenin ana dil olarak öğretimi önem kazanmış ve medreselerde ders kitabı olarak okutulmaya yönelik birçok eser yazılmıştır. Eski Anadolu Türkçesi kapsamına girebilecek yabancılara Türkçe öğretimiyle ilgili bilinen tek eser İbn ü Mühennâ Lûgati olarak da bilinen Hilyetü'l-İnsân ve Heybetü'l-Lisân'dır (Açık, 2008: 2).

Kitâbü'l-İdrak Li Lisanü'l Etrak (Esirü'd-din Ebu Hayyan tarafından 18 ralık 1312 tarihinde tamamlanmıştır. Türkçenin bilinen ilk gramer kitaplarından biridir. Alfabe sırasına göre düzenlenmiş bir sözlük ve gramer olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur (Karakuş, 2006: 21). Yabancılara Türkçenin öğretimi için yazılan eserlerden birkaçını şu şekilde sıralamak mümkündür: Arapça-Türkçe bir lügat mahiyetinde olan ve Cemalü'd-din Ebi Muhammed Abdullahi't-Türkî tarafından yazılan Kitâbu Bug atü'l-müştâk fi Lugati't-Türk ve'l-Kıfçak (Karamanlıoğlu, 1994 : XXIV) adlı eser önemli çalışmalar arasındadır.

Türkçe öğretiminin tarihi, genel olarak Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lügâti 't-Türk adlı eseriyle başlatılır. Türkçe öğretimi açısından başyapıt sayılabilecek olan eser yöntem, plan ve tür olarak ortaya koyduğu çizgisiyle kendisinden sonra Kıpçak, Çağatay ve Orta Asya gibi sahalarda uzun süreli bir etki yaratmıştır. Bu etki altında bulunan İslamiyet' in kabulünden sonraki dönemde öne çıkan Türkçe öğretimi eserlerinden biri de Araplara Kıpçak Türkçesi öğretmek amacıyla yazılmış bir sözlük ve konuşma kılavuzu olan Ed-Dürretü'l-Mudiyye fi 'l-Lügati 't Türkiyye'dir (Tiryaki, 2011: 1).

Mısır'da yazılan ve yazarı bilinmeyen El Kavani 'l Külliye Li-Zabiti 'l Lugati 't-Türkiye (Türk dilinin öğrenilmesi için bütün kurallar) Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış bir dil bilgisi kitabıdır. Bir diğer eser Kıpçakça üzerine yazılmış bir dil bilgisi çalışması olan Et-Tuhfetü'z-Zekiyye Fi'l-Lügati't-Türkiyye''dir. Ali Şir Nevai'nin 15. Yüzyılda Türkçe sözlük olarak yazdığı, Türkçe ile Farsçayı karşılaştırdığı ve Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu kanıtlamaya çalıştığı Muhakemetü'l Lugateyn eseri de zikredilmesi gereken önemli bir çalışmadır (Barın, 2009: 122­123). Nevai Muhakemetü'l Lugateyn adlı eserinde Türkçenin terim, kelime serveti, fiillerin çokluğu, eklerin işlerliği ile ifade gücü bakımından Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu ispat etmeye çalışmış ve eserinde Türkçenin öğretimiyle ilgili önemli metotları da vermiştir (Karakuş,2006: 23-24).

Bu eserlerin kaleme alındığı dönemlerden sonra fazla ağırlık verilmeyen bu alan Osmanlı döneminde canlansa da asıl önemini geçen yüzyılın başlarında kazanmaya başlamıştır.

Pek çok yabancı bilim adamının Türkoloji alanında çalışmaya başlaması ve bu bilim adamlarının Türkoloji alanındaki çalışmaları sayesinde Türkçeyi öğrenmiş ve Türkçeye önemli hizmetler yapmışlardır. Mesela; yazılı ilk Türk kaynakları olan Orhun Abideleri'nin alfabesini çözümleme şerefi, W. Tohmsen'e aittir (Erdem, 2009: 890).

Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi ve Türkiye 'deki Durum

Türkiye, dünyaya açılan, dış ticaret hacmini gün geçtikçe artıran ve her yıl ülkesine milyonlarca turist çeken görüntüsüyle her vatandaşına ikinci bir dili öğretme mecburiyetindedir. Türkiye yabancılara Türkçe öğretimi hususunda bazı konularda oldukça geri kalmıştır. Bu gün üniversitelerin Türkoloji Bölümleri ve hatta Eğitim Fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Anabilim Dalları, Türkçe Bölümleri, Türk dilinin öğretilmesi hususunda değil, tarihî ve kültürel çalışmalara ve eski edebî örneklere yoğunlaşmışlardır. Türk Dilinin standart bir gramer yapısının belirlenmesinde geç kalınmıştır (Ungan, 2006: 223).

Dünyada geniş coğrafyada konuşulan diller arasında önemli bir yeri olan Türkçenin ana dil olarak kullanıldığı ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Türkiye'de Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi için önemli çalışmalar yürütülmektedir. Gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışında Türkçenin yabancı dil olarak öğretimini üstlenen kurum, kuruluş ya da merkezler bulunmaktadır.

Türkiye'de 1950 yılından sonra üniversiteler bünyesinde Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi ciddi biçimde ele alınmaya başlanmıştır. Türkçenin öğretimi konusu aslında son yıllarda çok büyük bir önem kazanmıştır. Türk dünyası öğrenci projesi kapsamında 1991 yılından itibaren gençler lise ve üniversitelerde okumak, yüksek lisans ve doktora yapmak amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ülkemize getirilmektedir. Bu projenin amaçlarından biri; bağımsızlığını yeni kazanmış Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba topluluklarındaki gençlere Türkiye Türkçesini öğretmek, Türk kültürü ve eğitim sistemini tanıtmaktır. Bu gençler aracılığı ile Türkçenin ve Türk kültürünün yeni nesillere aktarılmasını ve Türkiye Türkçesinin yaygınlaştırılmasını sağlamak amaçlanmıştır. Böylece bu ülke ve topluluklarla İsmail Gaspıralı'nın hedeflediği dilde, fikirde, işte birlik ilkesinin dilde birlik kısmıyla ilgili ilk adımlar atılmış olmaktadır (Açık, 2008: 2).

Birçok üniversite bünyesinde Türkçenin yabancı dil olarak öğretimine yönelik lisansüstü eğitim vermeye başlamıştır. Gazi, Ankara vb. üniversitelerin bünyesinde kurulan Türkçe Öğrenim Merkezleri (TÖMER), eğitimlerinde kullanılmak üzere kitap seti hazırlatmışlardır. TİKA'nın (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) yabancılara Türkçe öğretiminde kullanılmak üzere hazırlattığı ve temel, orta, yüksek ve ileri düzeyde sekiz kitaptan oluşan Güneş-Türkçe Öğreniyoruz adlı dil öğretim seti Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan önemli çalışmalar arasındadır (Göçer, 2009a: 1301).

Son zamanlarda yabancılara Türkçe öğretimi konusunda önemli çalışmaları dikkati çeken Yunus Emre Enstitüsü'nden de söz etme gerekir. Yurt içinde açtığı yaz okulları ile farklı ülkelerden gelen yabancı gençlere Türkçe öğretimi etkinlikleri düzenleyen Yunus Emre Enstitüsü'nün yurt dışında bu alanda yaptığı önemli çalışmaları bulunmaktadır.

2001 Avrupa Diller Yılı dolayısıyla Millî Eğitim Bakanlığı'nca Ankara'da düzenlenen 'Avrupa'da Yabancı Dil Olarak Türkçe Eğitimi' konulu uluslararası sempozyumun kapanış bildirisinde şöyle bir açıklama yer almaktadır: Uzun yıllardan beri Avrupa'da Türkçe konuşan toplumların, özellikle Avrupa demokratikleşme süreci çerçevesinde dil, edebiyat ve kültür mirasını genç kuşaklara aktardığı belirtilerek genç Avrupalı kuşaklar tarafından Türkçenin yabancı dil olarak öğrenilmesi Avrupa'nın kültür dokusuna yeni bir boyut katacaktır (Bölükbaş, 2004: 20). Doğal olarak Türkçe Öğretimi eskiye nazaran ihtiyaç haline gelmekte ve daha ciddi bir değer kazanmaktadır. Bunun en önemli nedeni Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan Türkiye'nin bu coğrafi konumu itibariyle farklı kültürlere, farklı medeniyetlere beşiklik etmesi dolayısıyla çok büyük avantajlara sahip olmasıdır. İşte bu avantajlar diğer komşu ülkelerin gözünde Türkiye'yi değerli kılmaktadır. Bu nedenle tüm dünyadan olduğu gibi özellikle bölge ülkelerden Türkiye'ye gelen yabancı sayısı gitgide artmaktadır. Gerek Türkiye'nin kültürünü ve insanlarını yakından tanımak amacıyla gerek burada ticaret yapmak ya da eğitim görmek amacıyla gün geçtikçe daha çok insan Türkiye'yi ziyaret etmekte, hatta burada yaşamaya başlamaktadır. Bu insanlar Türkiye'ye geçici ya da kalıcı olarak her ne sebeple gelmiş olurlarsa olsunlar Türk dilini bilmemek onların Türkiye'de karşılaştıkları en büyük zorluk olmuştur. Bu durum özellikle Türkiye'de kalıcı olanlar için Türk dilini öğrenmeyi zorunlu kılmıştır (Özyürek, 2009:3 ).

Türkiye'de Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesinde üniversitelerin Türkçe öğretim merkezleri açmaları ve bu merkezlerde okutulacak kitapları hazırlatmaları yanında lisansüstü çalışmalar da yürütmektedirler. Bu gün Türkiye'de birçok üniversitenin bünyesinde Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesi ile ilgili anabilim dalları açılmış ve çok sayıda yüksek lisans ve doktora çalışması yaptırılmaktadır. Örnek olması açısından bu çalışmalardan bazıları aşağıda sıralanmıştır:

Erol Barın (1992). Yabancılara Türkçenin öğretiminde bir metod denemesi (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Gülser Akdoğan (1993). Yabancıların Türkçe Öğretiminde Ad Durum ve Çekim Açısından Sık Rastlanan Yanlışlar ve Nedenleri (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Sami Balcı (1994). Türkçe'nin anadili ve yabancı dil olarak öğretimi üzerine bir araştırma (Yüksek Lisans Tezi). İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ramazan Zengin (1995). Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde alıştırmalar (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Şükran Dilidüzgün (1995). Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde yazınsal metinler (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

İbrahim Dilek (1995). Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde özgün metinlerle çalışma yolları. (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Sergül Ersoy (1997). Türkçe öğrenen Yabancıların Yazılı Anlatım Yanlışlarının Dil Bilgisi Açısından Değerlendirilmesi (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Erol Barın (1998). Grameri Türkçe olan topluluklara Türkiye Türkçesinin öğretimi (Doktora Tezi). Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Mehmet Hâdi Benhür (2002). Türkçenin Yabancılara Öğretiminde Tartışılmayan Ana Kavramlar (Doktora Tezi). Ankara: Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Derya Yaylı (2004). Göreve dayalı öğrenme yönteminin Türkçe'nin yabancı dil olarak öğretiminde uygulanması ve bu uygulamaya ilişkin öğrenci görüşleri (Yüksek Lisans Tezi). İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Betül Tarhan (2005). Kendi kendine dil öğrenme modeli ve Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Didem Apaydın (2007). Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Sözcük Öğretimi Üzerine Bir Yöntem Denemesi (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Hüseyin Duru (2009). Atasözleri ve Deyimlerin Yabancılara Öğretilmesinde Yöntem ve Teknikler (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Fatih Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Başak Uysal (2009). Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni Doğrultusunda Türkçe Öğretimi Programları ve Örnek Kitapların Değerlendirilmesi (Yüksek Lisans Tezi). Bolu: Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Neslihan Küçükler (2010) Türkçenin yabancı dil olarak öğretimine yönelik, sanatsal uyaranlarla yapılandırılmış etkinlikler üzerine bir model önerisi (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Serpil Özdemir (2010). Yabancı dil olarak Türkçenin öğretiminde halk hikâyelerinden yararlanma (Yüksek Lisans Tezi). İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Duygu Nihal Eker (2010). Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde öğrenen özerkliği (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Türkiye'de Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi için hazırlanan Ders Kitapları

Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kullanılan birçok çalışma bulunmaktadır. Erdem, yaptığı bir kaynakça denemesinde (2009) ve Açık, sunduğu bir bildiride (2008) bu konu ile ilgili o ana kadar yapılan çalışmaları toplu vermişlerdir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi ile ilgili temel çalışmalardan bazıları aşağıda sıralanmıştır:

Ana Dilim Türkçe (6 kitap), Dilset Yayınevi, İstanbul.

Çağdaş Yöntemlerle Yabancılar İçin Türkçe I-II (Mehmet Yılmaz; Fazilet Yalçın Özenç,

2005-2006, İstanbul.

Easy Turkish Course (Fono Yayınları).

Ebru Türkçe Öğretim Seti (8 kitap), Dilset Yayınevi, İstanbul.

Elemantary Turkish (Kurtuluş Öztopçu).

Gökkuşağı Türkçe Öğretim Seti (21 kitap), Gökkuşağı Türkçe Öğretmen Kitabı, Dilset Yayınevi, İstanbul.

Güneş - Türkçe Öğreniyoruz Ders Kitabı 1-4 (Temel, orta, yüksek, ileri düzey); Güneş -Türkçe Öğreniyoruz Çalışma Kitabı 1-4 (Temel, orta, yüksek, ileri düzey). (Özbay Murat ve Temizyürek Fahri). 2007. Ankara: Özel Matbaası (TİKA Yayını).

Güzel Türkçeyi Öğreniyorum Öğrenci Kitabı 1, 2, 3 (Nurettin Koç (1988). İstanbul, İnkılâp Kitabevi Yayınları.

Hitit Yabancılar İçin Türkçe 1-2; Hitit Çalışma Kitabı1-2, Ankara Üniversitesi TÖMER Yayını (Ankara Üniversitesi Basımevi), Ankara 2002.

Makedonlar İçin Türkçe (Çiğdem Ülker, 2008. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları).

Modern Turkish Yabancılara Türkçe Dersleri (CD'li) (Orhan B. Doğan, 1999), İstanbul, Beşir Yayınevi.

Practical Course in Turkish ( Mufit Yıldırımsalp).

Samanyolu Türkçe Öğretim Seti (4 kitap), Dilset Yayınevi, İstanbul.

Sevgi Dili Türkçe (2 kitap), Dilset Yayınevi, İstanbul.

Turkish For Foreigners: Yabancılar İçin Türkçe 1, 2 (Hikmet Sebüktekin; İstanbul, 2006, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları).

Turkish Grammar. (Lewis, G. L., 1967). Oxford: Oxford University Pres.

Turkish Language Course for Complete Beginners (Mirici, İ. Hakkı, Saka, Özlem, Genç, Binnur, Glover, Philip, 2007, Ankara, Gazi Kitabevi.

Turkish. (Karnfilt, J., 1997. London: Routledge.

Türk Dilleri Araştırmaları Dizisi (Revised Edition in 2 volumes) (Kurtuluş Öztopçu, 2009, Santa Monica-İstanbul).

Türkçe Dinleyelim (Boğaziçi Üniversitesi Dil Merkezi).

Türkçe Konuşmak İstiyorum: Yabancılar İçin İngilizce Açıklamalı Türkçe Dersleri, Yakup Kavas, 2004), İstanbul, Alfa Yayınları.

Türkçe Öğrenelim 1, 2, 3, 4, Let's Learn Turkish (Mehmet Hengirmen, Ankara, 2009).

Türkçe Öğreniyoruz 1, 2, 3, 4, 5, 6 (M. Hengirmen, N. Koç; Engin Yayınları).

Türkçe/Turkish (Boğaziçi Üniversitesi Dil Merkezi).

Türkçe'nin Kapıları / Yabancılar İçin Türkçe (Cd Ekli) (Yusuf Polat,2008, İstanbul, Kurmay Basım Dağıtım.

Türkçenin Yapısı Dizisi (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları).

Türkçenin Yapısı- I Sesbilimi (Sumru Özsoy B.Ü. Dil Merkezi).

Türkçeye Doğru 1, 2, 3 (Gürkan Vural, Selt publishing).

Türkofoni Türkçe Öğren 1, 2, 3, 4, 5, 6 (Turkofoni Yayınları).

Yabancı Dil Olarak Türkçe Dil Bilgisi Öğretimi (Özgür Aydın, 1996).

Yabancı Dil Olarak Türkçe Dizisi (Sumru Özsoy; Boğaziçi Üniversitesi Yayınları).

Yabancılar İçin Betimlemelerle Türkçe Dilbilgisi Alıştırmaları, (Polat, Yusuf, Abeş, Gökay, Akgüner Bulut Ebru, 2006, İstanbul, Multilingual Yabancı Dil Yayınları.

Yabancılar İçin Dilbilgisi (N. Koç, İnkılap Kitabevi).

Yabancılar için Türkçe - Türkçenin Kapıları (Alıştırma Kitabı, İkinci Baskı; Yusuf Polat, Ankara: Kurmay Yayınları).

Yabancılar İçin Türkçe 1, 2, 3, 4 (Şeref Yılmaz, Halil Aslantaş; Sürat Yayınları).

Yabancılar için Türkçe 1-2; Türkçe Dil Bilgisi; TCS - YÖS Türkçe Deneme Sınavları, Gazi Üniversitesi TÖMER Yayını, (Uyum Ajans / Gözdem Ofset), Ankara 2006.

Yabancılar için Türkçe Dersleri : konuşma okuma (Kenan Akyüz,  1965). Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara.

Yabancılar için Türkçe Dersleri: Gramer (Selahattin Olcay, 1963). Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara.

Yabancılar İçin Türkçe Dil Bilgisi - Temel Seviye (Hüseyin Duru, 2008. İstanbul: Ebruli Ajans Yayınları).

Yabancılar İçin Türkçe Dilbilgisi (Zülfikar, Hamza (1969), Ankara Üniversitesi Türkçe Kursu Yayınları: IV (Genişletilmiş 2. baskı 1976, 3. baskı 1980) Ankara.

Yabancılar İçin Türkçe Dilbilgisi, Turkish Grammar For Foreign Students (Mehmet Hengirmen, Ankara, 1999). Ankara, Engin Yayınevi.

Yabancılar için Türkçe-İngilizce Açıklamalı Türkçe Dersleri (Kaya Can, 1983. Ankara:

ODTÜ Yayınları).

Yabancılara Türkçe Dersleri (2. Cilt, Sermet Sami Uysal, 1979), İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu Yayınları, İstanbul.

Yabancılara Türkçe Dersleri (S. Sami Uysal; Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş.).

Yabancılara Türkçe Öğretim Kılavuzu - Temel Seviye (Mustafa Arslan, 2010. Sarajevo:

IBU Publications).

Yabancılara Türkçe Öğretimi (Yaylı, Derya ve Bayyurt, Yasemin vd. 2009). Ankara: Anı Yayıncılık.

Yeni Öğrenenler için Gökkuşağı Türkçe Ders Kitabı 1-2; Türkçe Çalışma Kitabı 1-2; Türkçe Dil Bilgisi 1 -2. (Öztürk Tuncay; Akçay Sezgin; Yiğit Abdullah; Taşdemir Ercan; Başak Serkan, 2005). İstanbul: Dilset Yayınları.

Yurt Dışındaki İşçi Çocukları İçin Türkçe - Türk Kültürü ile Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretim Programı. (MEB: Millî Eğitim Bakanlığı, 1986). Ankara: Millî Eğitim Basımevi.

Türkiye dışında Yabancılara Türkçe Öğretimi Çalışmaları

Türkiye'nin dünya üzerindeki etkinliklerinin yaygınlaşması ve Türkçenin Türkiye sınırlarında olduğu gibi yurt dışında da Türk uyruklu öğrencilerle birlikte yabancılara Türkçe öğretimi her geçen gün canlanmaktadır. Yabancılara Türkçe öğretimi çalışmaları yukarıda da ifade edildiği gibi bir yandan Türkiye Cumhuriyeti resmî kurumları tarafından, diğer yandan da özel kurum veya kuruluşlar aracılığıyla açılan okullar tarafından yürütülmektedir.

Osmanlı Devleti'nin genişlemesi, büyümesi, güçlenmesi, yükselmesi ve bir cihan devleti olması dolayısıyla batılılar da Türkçe öğrenme ve kendi kullandıkları Latin alfabesiyle Türkçe okuyup yazma ihtiyacı duymaya başlamışlardır. Avrupa'da Türkçenin öğrenilmesi ve öğretilmesi için araç olarak Türkçe öğretimiyle ilgili eserler yazılıp basılmaya başlamıştır. 1533 yılında Filippo Argenti adlı bir İtalyan yabancılara Türkçe öğretmek üzere Regola delnparlare turcho adlı bir Türkçe konuşma kitabı hazırlamıştır. 1611 yılında Pietro Ferraguta adlı bir başka İtalyan Grammatica turca adlı bir Türkçe dil bilgisi kitabı yazmıştır. Ama bu çalışma bastırılmamıştır. 1612 yılında Hieronmus Megiser adlı bir Alman papazı Leipzig'de Institutionum linguage turcicae libri quatuor adlı kitabı yayımlamıştır. Avrupa'da basılmış ilk Türkçe grameri sayılan bu kitapta Türkçe yazmak için oldukça kolay anlaşılabilen bir çeviriyazı kullanılmıştır. Fransa 1699 yılında, her üç yılda bir 6-9 yaşları arasında çocuklardan Türkçe öğrenmek üzere İstanbul'a göndermeye karar vermiş ve İstanbul'daki Fransız Elçiliği, Fransızlara Türkçe öğretmek üzere yeni bir kitap (Grammarie turque ou Methode courte et facile pour apprendre la langue turque, Türkçe gramer. Türkçeyi kısa yoldan ve kolayca öğrenme metodu) hazırlatmıştır (Karakuş, 2006: 25-27).

20. yüzyılın başlarında gelişen siyasî ve askerî olaylar Türklerle Avrupalıları daha fazla münasebete zorlamıştır. Türkolojiyi ilim sahası olarak seçen Julius Nemet'in Turkische Grammatik (1916) adlı eseri ile Jean Deny'in Grammaire de la Langue Turque (1921) adlı eseri, Birinci Dünya Savaşı'nda yoğunlaşan Türk-Avrupa ilişkileri sonucunda ortaya çıkan ihtiyaçtan dolayı yayımlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Nemet'in, Almanlara Türkçeyi öğretmek üzere hazırladığı Turkische Grammatik, Turkisches Ubungsbuch, Turkisches Lesebuch, Turkisches-Deutsches Gesprachbuch adlı dört eseri 1916-1917 yıllarında yayımlanmıştır (Karakuş, 2006: 48).

Avrupa'da Türkçenin ikinci dil ortamında anadili olarak öğretimi iş göçünden sonra başlamıştır. Dil öğretimi alanında birtakım gelişmeler sonucunda Fransa ve Hollanda gibi bazı Batı Avrupa orta öğretim kurumlarında Türkçe yabancı dil olarak öğretilmektedir. Batı Avrupa'da anadili Türkçe olmayan çocuklar arasında Türkçenin çok yüksek bir statüsü vardır. Türkçe Almanya'da yaşayan birçok aile için iletişim dilidir. İki dil konuşan ikinci ve üçüncü kuşakların artması Türkçenin statüsünü daha da yükseltecektir (Yağmur, 2006: 32-37).

Orta Asya'dan Batı Avrupa'ya giden yolda bulunan bir ülke olan Polonya'nın jeopolitik konumu, Türkçe konuşan halklarla yakın temas içinde olmasında en büyük etkenlerden biridir.

Polonya ile Türk kabileleri arasındaki erken dönem temaslarda Kıpçak grubu dilleri kullanılıyordu. Daha 14. yüzyılda oldukça büyük Tatar ve Karaim grupları Litvanya ve Polonya topraklarında yerleşmişti. Konuşma ve yazma Türkçesi bilgisi, Osmanlı İmparatorluğu ile yürütülen siyasi temaslarda temel bir unsurdu. Kraliyet elçisi sözlü çevirmen yetiştirmek ve çalıştırmak zorundaydı. Bu sözlü çevirmenleri eğitmek için Kral Sigismund August (1520-1572), Batı Avrupa ülkelerini örnek alarak, Türkiye'ye gençler gönderme kararı aldı. Bu, kraliyet finansmanıyla sözlü çevirmen yetiştirme işi çok iyi sonuçlar verdi. Bu sözlü çevirmenlerin çoğu Türkçeyi çok iyi öğrendiler, hatta bazıları çok iyi Türkologlar oldular. Örneğin Türkçeden pek çok eser çeviren Samuel Otwinowski gibi. Türkçe öğretimi sisteminde önemli bir değişim, hayatının yarısını Polonya'da geçiren François Mesignen, Lehçe adıyla Franciszek Meninski (1623-1698) adlı kişinin çalışmaları sayesinde olmuştur. Kraliyet sefaretinde Türkçe sözlü çevirmen olarak görev yapan, daha sonra Polonya'nın Osmanlı Sarayına elçi olarak gönderilen Meninski, Viyana'da 1680 yılında basılan dünyaca ünlü Türkçe sözlüğün yazarıdır (Türkçe-Arapça-Farsça Sözlük). 1919 senesinde Krakov'daki Jagellon Üniversitesi'nde Profesör Tadeusz Kowalski tarafından ilk Türkoloji kürsüsü kuruldu. Son olarak da 1935 senesinde Varşova'daki Doğu Çalışmaları Enstitüsü açıldı. Türkoloji kürsüsünün başkanlığına, Türkçe çalışmalarının çeşitli alanlarında -Osmanlı Türkçesi ve eski Kıpçak dilleri dâhil- dünyaca ünlü bir uzman olan Profesör Ananiasz Zajaczkowski atandı. Türkçe öğretim programı Zajaczkowski'nin de mezun olduğu Jagellon Üniversitesi'ndeki sisteme dayandırıldı. Türkçe öğretiminde ve öğreniminde kullanılan bilimsel ve didaktik araçlar, öğrencilere hem dilin pratik kullanımları açısından, hem de modern Türkiye üzerine çeşitli uzmanlık alanlarında çalışacak bir temel verme açısından önemli bir eğitim kaynağı olmaktadır (Majda, 2001).

Türk dilinde eğitim, 1912 yılına dek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, az çok Bosna-Hersek'te daha çok Türk ulusunun kabarık sayıda yaşadığı Kosova ve Makedonya bölgelerinde sibyan okullarında ve medreselerde yapılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarında bu dini mekteplerden başka iptidai (ilkokul), rüştiye (ortaokul), idadiye (lise) ve darülmuallimlerde (öğretmen okullarında) de bu dille eğitim sürdürülmüştür. 1945'te Makedonya Cumhuriyeti'nde Türk dilinde hem "Birlik" gazetesi yayımlanmaya, hem de Türk okulları çalışmaya başladı. 1950 yılında Bosna-Hersek'in başşehri Sarajevo'da Şarkiyat Enstitüsü'nün kurulmasıyla Felsefe Fakültesi'nde Şarkıyat Bölümü de açıldı. 1951 yılından itibaren Makedonya Cumhuriyeti'nde olduğu gibi Kosova Özerk Bölgesi'nde de ilk ve ortaokullarda Türk dilinde eğitim görülmeye başlandı. Daha ileride Türk dilinde Öğretmen ve Yüksek Pedagoji Okulu da açıldı. Daha sonra bu yüksek pedagoji okulları kapatılarak onların yerine 1972 yılında Priştine Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nde Şarkıyat Bülümü, Üsküp'te 1976 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1988 yılında ise yine Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde ayrıca Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü açılıp çalışmalarına başladı. Bu bölüm ve kürsülerde Türk öğrencilere Türk dilinde, Arnavut ve Boşnak öğrencilere ise Arnavut ve Sırp dilinde Türk dili ve edebiyatı dersleri verilmiştir. 2001/02 okul yılında ise Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde Türk dili, dünya dili olarak öteki dünya dilleri arasına girmiştir. Bu nedenle Kosova'da Türkçenin öğretimi: 1. Ana dil olarak, 2. Yabancı dil olarak 3. Dünya dili olarak üç yönde yapılmaktadır. Kosova'da 'Gora' denilenen bölgede yüzbini aşkın Goralı ve Torbeşler adlarıyla anılan Slavlaşmış Pomaklar da yaşamaktadır. Bunların ana dilleri Sırpça, Makedonca ve Bulgarca karışımından oluşan bir Slav dilidir. Fakat bunların çoğu kendilerini -Hun, Avar ve Kumanlar'dan kaldıklarını bildikleri için- Türk hissetmektedirler ve "Biz o ulustanız ama o ulusun dilini bilmiyoruz" demektedirler. 50 yıl öncesine dek yaşlı Goralılar Türkçeyi iyi konuşanlar idi. Bu nedenle bu yıl Goralıların çoluğu çocuğu Türkçeyi öğrenmeye hevesliler ve böylece Prizren'de bulunan BAL-TAM (Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi) girişimi ile bu merkez Priştine Üniversitesi Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve AKV (Anadolu Kalkınma Vakfı) İşbirliğiyle bu yıl Gora'nın Brot ve Restelitca köylerinde I. Sınıftan VIII. Sınıfa dek öğrencilere sekiz grupta Türkçe kursu açılmıştır. Priştine Üniversitesi, Filoloji Fakültesi

Dekanlığı'nca Türk Dili dünya dili olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden bu okul yılında ve sonraki yıllarda hangi bölümde olursa olsun öğrenciler Türk dilini seçip öğrenebilirler. Bu her öğrencinin isteğine bağlıdır (Hafız, 2001 ).

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla bağımsızlıklarını ilân eden beş Türk Cumhuriyeti (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan) dünya devletlerince tanınarak uluslar arası arenada yerlerini aldılar. Bağımsızlık sonrası, Türk dünyası aydınları arasında ortak alfabe ve daha ileri bir aşama olarak ortak dil fikirleri gün ışığına çıkarılır ve bu yolda yeniden çalışmalar başlar. Bu gün Bağımsız Türk Cumhuriyetlerinden sadece Kazakistan ve Kırgızistan, Lâtin harflerini kabul etmemiş durumdadır (Özyürek, 2009: 5).

2005 yılından itibaren Kazakistan Eğitim Müfredatında yer almasıyla Türkçe, Kazak mekteplerinde planlı olarak seçmeli ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Türkçe 5. sınıftan itibaren seçmeli ders olarak seçilebilmektedir ve şu an Türkçe 3 kurda öğretilmektedir (Özbal,2010):

I.                Temel   kur   bu   düzeydeki   temel   hedef  öğrencinin   günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde Türkçeyi kullanabilmesidir.

II.                Orta kur bu düzeyde hedef çevreyle iletişim kurabilme, soyut konulardan konuşabilme, film, sinema, tiyatro izleme ve anlama hedeflenmektedir.

III.                Yüksek kurda öğrencinin çok rahat bir şekilde konuşabilmesi, ülke sorunları hakkında fikir alışverişi yapabilmesi gerekmektedir.

İran'da resmî olarak Türkçe öğretimi, Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçiliği'nin öncülüğünde 1993 yılında Tahran'da Türkçe Öğretim Merkezi'nin kurulmasıyla başlar. Türkçe Öğretim Merkezinin Kütüphanesi bulunmaktadır ve bu kütüphaneden daha çok Türkiye ile ilgilenen öğrenciler, Türkiye hakkında yüksek lisans ve doktora düzeyinde çalışma yapan araştırmacılar, gazetelerde makale yazan ve Türkçe kitapları Farsçaya çevirmek isteyen İranlılar, istifade etmektedir. Türkçe öğretim merkezinde ders araç ve gereçleri olarak TÖMER'in Hitit ve TİKA'nın Orhun Serisi Türkçe öğrenim kitaplarından yararlanılmaktadır (Temizel, 2009: 549) İran'da resmî olarak Türkçe ve Türk edebiyatının öğretiminin yapıldığı ikinci mekân, Tahran Allame-i Tabatabâî Üniversitesi Fars Edebiyatı ve Yabancı Diller Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüdür (Temizel, 2009: 548-549).

2001 yılında yapılan Avrupa'da Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Sempozyumu'nda (25-26 Ekim 2001 ) farklı ülkelerde yapılan Türkçenin yabancı dil olarak öğretimiyle ilgili çok sayıda bildiri sunulmuştur. Melikli (2001) Rusya; Kopatcheva (2001), Belarus; Lane (2001), Çek Cumhuriyeti; Gurgenidze (2001), Gürcistan; Filan (2001), Bosna; Duindam (2001), Hollanda; Celnarova (2001), Slovakya ve Halymonenko (2001) bunlar arasında sayılabilir. Bu çalışmalara http://www.turkceogretimi.com internet erişim adresinden erişilebilir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Mehmet Hengirmen, Türkiye 'de Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğreten Kurumlar ve Eğitim Araçları adlı makalesinde yabancılara Türkçe öğretiminde karşılaşılan problemlerin temelinde, Türkçenin problem ve sıkıntılarını; hangi kural ve yöntemler çerçevesinde dil öğretiminin yapılabileceğini belirleyen bir dil akademisinin Türkiye'de olmayışının yattığını belirtir (Özyürek,2009: 6).

Ülkemizdeki uygulamaya göz attığımızda, Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesinde bir yöntem sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu alan genellikle üniversitelerin yabancı dil bölümlerinde, yabancı dil öğrenimi görmüş kişilerle ya da Türk dili ve edebiyatı okumuş ama yabancı dil bilgisi olan kişilerle doldurulmaktadır. Bugün Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde bilişim teknolojilerinden yararlanabilen eğitimcilere ihtiyaç olduğu açıktır (Büyükaslan, 2007: 4).

Yusuf Çotuksöken, 'Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretilmesi' adlı makalesinde Türkçeyi öğreten kişilerin yeterince profesyonel olmadıklarını belirtmiştir. Yabancılara Türkçeyi öğreten ders kitaplarının yeterli olmayışından ve değişen, gelişen dil öğretim yöntemlerinin takip edilemiyor olmasından yakınmıştır.7 Aslında bu problem de yine Türkiye'de bir dil akademisinin olmayışından kaynaklanmaktadır. Metin Şahin'e göre, yabancılara Türkçeyi öğreten kadronun genellikle eğitimden geçmemiş kişiler olması ve bunların bu görevi geçici olarak üstlenmeleri Türkçe öğretim işinin bilinçli bir şekilde yapılamayışına neden olan bir başka problemdir (akt.Özyürek, 2009: 6).

Türkiye'nin içinde bulunduğu konum itibariyle Türkçenin yabancılara öğretilmesi ihtiyacı her geçen gün biraz daha artmaktadır. Bugün bu ihtiyaç gerek Türkiye'de bulunan yabancılar için gerekse Türkiye dışında Türkçe öğrenmek isteyen yabancılar için daha da belirginleşmiştir. Bu nedenle Türkçenin yabancılara öğretimi konusu, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bunun için yabancı dil olarak Türkçe öğretimine yönelik kayda değer araştırma ve incelemeler yapılmalıdır.

Yabancı dil olarak Türkçe öğretimi, ayrı bir disiplin olarak görülmeli ve bu alanda kullanılacak bir eğitim programının hazırlanmalıdır.

Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde görevlendirilecek eğitimcilerin donanımlı olmasına ve verilen eğitimin çağdaş dünyadakine paralel yürütülmesine önem verilmelidir.

Bu gün yabancı dil olarak Türkçe, geleneksel yöntemler bir kenara bırakılarak çağdaş yaklaşım, yöntem ve tekniklerin kullanımına dayalı, uygun materyallerle zenginleştirilmiş ve kültürel unsurlarla desteklenmiş çok uyaranlı öğretim ortamlarında gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.

 

KAYNAKÇA

AÇIK, Fatma (2008). Türkiye'de Yabancılara Türkçe Öğretilirken Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri. Uluslararası Türkçe Eğitimi ve Öğretimi Sempozyumu Bildirisi. Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, Lefkoşa.

ADALI, Oya (1983). Ana Dili Olarak Türkçe Öğretimi Üstüne. Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi. 379, 31-35.

ADIGÜZEL, M. Sani (2009). Kaşgarlı Mahmut'un Türkçe Öğretim Yöntemi. Türklük Bilimi Araştırmaları, 27, 27-35.

AKYÜZ, Yahya (1994). Türk Eğitim Tarihi (5. Baskı). İstanbul: Kültür Koleji Yayınları.

BARIN, Erol (2009). Yabancılara Türkçe Öğretimi Amacıyla Yazılan 'Ecnebilere Mahsus' Elifbâ Kitabı Üzerine. Türklük Bilimi Araştırmaları, 27, 121-136.

BAYRAKTAR, Nesrin (2003). Yabancılara Türkçe Öğretiminin Tarihsel Gelişimi. Dil Dergisi, 119, 58-71.

BÖLÜKBAŞ, Fatma (2004). Yansıtıcı Öğretim ile Yabancı Dil olarak Türkçe Öğretimi. Dil Dergisi, 126, 19-28.

BÜYÜKASLAN, Ali (2007). Yabancı Dil Türkçenin Öğretilmesinde Yeni Yöntemler: Bilisim

Uygulamaları, Çözüm Önerileri. Department D'etudes Turques Turcologue u-strasbourg, Strasbourg.

ERDEM, İlhan (2009). Yabancılara Türkçe Öğretimiyle İlgili Bir Kaynakça Denemesi. Turkish Studies, 4/3, 888-937.

GİRMEN, Pınar; KAYA, M. Fatih ve BAYRAK, Emel (2010). Türkçe Eğitimi Alanında Yaşanan Sorunların Lisansüstü Tezlere Dayalı Olarak Belirlenmesi. 9.Ulusal Sınıf Öğretmenliği Eğitimi Sempozyumu. s.133-138, Elazığ,

(http://usos2010.firat.edu.tr/bildiriler/pdfs/201.pdf).

GÖÇER, Ali (2009a). Türkiye'de Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenen Lise Öğrencilerinin Hedef Dile Karşı Tutumlarının Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi. Turkish Studies, 4/8, 1288-1313.

GÖÇER, Ali (2009b). Türkiye'de Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğreten Öğretmenlerin Uygulamalarına Yönelik Nitel Bir Araştırma. Dil Dergisi, 145, 28-47.

HAFIZ, Nimetullah (2001). Eski Yugoslavya Bölgelerinde Türkçe'nin Öğretimi. Avrupa'da Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Sempozyumu - 25-26 Ekim 2001. (İnternet erişim adresi: http://www.turkceogretimi.com/yabancilara-turkce-ogretimi/polonya-da-turk-dili-ogretimi-tarihcesi. Erişim tarihi 26.06.2011).

HENGİRMEN, Mehmet (1993). Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi. Dil Dergisi, 10, 5-9.

KARAKUŞ, İdris (2006). Atatürk Dönemi Eğitim Sisteminde Türkçe Öğretimi. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

KARAMANLIOĞLU, Ali Fehmi (1994). Kıpçak Türkçesi Grameri. Ankara : Türk Dil Kurumu Yayınları.

MAJDA, Tadeusz (2001). Polonya'da Türk Dili Öğretimi Tarihçesi. Avrupa'da Yabancı Dil Olarak Türkçe   Öğretimi   Sempozyumu   -   25-26   Ekim   2001.   (İnternet   erişim adresi: http://www.turkceogretimi.com/yabancilara-turkce-ogretimi/polonya-da-turk-dili-ogretimi-tarihcesi. Erişim tarihi 26.06.2011).

ÖZBAL, Mehmet (2010). Kazak Mekteplerinde Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi. Ahmedi İskakof'un Doğumunun 100. Yılında Millet ve Pedagoji Konulu Uluslararası Konferans Bildirisi,    Kazakistan    Almatı    Abay    Üniversitesi.    (İnternet    erişim adresi: http://www.belgeler.com/blg/29vk/kazak-mekteplerinde-yabanci-dil-olarak-turkce-ogretimi, erişim tarihi: 04.05.2011.

ÖZBAY, Murat (2002). Kültür Aktarımı Açısından Türkçe Öğretimi. Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, 602, 112-120.

ÖZYÜREK, Rasim (2009). Türk Devlet Ve Topluluklarından Gelen Türk Soylu Yabancı Öğrencilerin Türkçe Öğreniminde Karşılaştığı Problemler. Turkish Studies, 4/3, 1819­1861.

TEMİZEL, Ali (2007). İran'da Türkçe Öğretimi. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 17, 547-560.

TİRYAKİ, Esra Nur (2011). Yabancılara Türkçe Öğretiminde Tarihî Bir Kaynak: "Ed-dürretü'l-mudiyye fi'l-lügati't türkiyye. Türkçe Eğitimi ve Öğretimi Araştırmaları Dergisi, 2011,

1(1).

TÜM, Gülden (2010). Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Drama Tekniğinin Rolü. Turkish Studies, 5/3, 1898-1920.

UNGAN, Suat (2006). Avrupa Birliğinin Dil Öğretimine Karsı Tutumu ve Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretilmesi. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 15, 217-226.

YAĞMUR, Kutlay (2006). Batı Avrupa'daki Türkçe Öğretiminin Sorunları ve Çözüm Önerileri. Dil Dergisi, 134, 31-48

Yabancılara Türkçe Öğretimi Lale Türkçe Ders Kitabı 1 Konu Konu ve Genel İnteraktif Sınavlar

          Bu sınavlar Dilset'in hazırlamış olduğu Yeni öğrenenler için Türkçe öğretimi Lale Türkçe Ders Kitabı 1 Konu Konu ve Genel İnteraktif Sınavları kapsamaktadır. Genel itibariyle kitaptaki konu sıralamasına bağlı kalınmış fakat bazı konular başka bir konu içinde de anlatılmış olabilir. Bu hususta diğer konu başlıklarını inceleyebilirsiniz. Siz de buna benzer interaktif sınavlar hazırlamak veya bu sınavlar hakkında geniş malumat almak isterseniz, şu makaleyi inceleyebilirsiniz. Yabancılara Türkçe öğretiminde bilgisayar destekli sınavlar.

 

 Konu 1

 Konu 2 

  Konu 3

 Konu 4

 

Konu 5

 

 Konu 6

 

 Konu 7

 

 Konu 8

 

 Konu 9

 

 Konu 10

 

 Konu 11

 

Konu 12

 

 

 

 

 

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...