Etiketler

Almanya’da Türk Dilinin Geleceği: Koşullar ve Olanaklar

    2000 yılı Ocak ayında yürürlüğe giren Alman Vatandaşlık Kanununa göre Almanya’da doğmuş tüm çocuklara Alman vatandaşlığı verilmektedir. Bu şekilde, 2006 yılından itibaren Almanya’da okula başlayacak olan Türk asıllı çocukların eğitim sorumluluğunu tümüyle Alman hükümeti üstlenecektir. Ana dilleri Türkçe olan ve aile durumlarına göre genellikle evde Türkçe konuşmaya devam edecek olan bu çocuklar, kişisel ortamlarının dışında toplum dili olarak Almanca’yla, yani ikincil bir dille karşılaşmaktadır. Türk çocuklarının ana dillerinin Almanca olmamasından doğan zorlukları buranın yetkilileri imkânları çerçevesinde gidermeye çalışmaktadır. Almanya’da kalacak çocukların ve gençlerin Alman diline ve kültürüne ulaşmalarının sağlanması, kuşkusuz olumlu bir çabadır. Günümüzde bu Türk gençliğinin Almancası kuşaktan kuşağa düzgünleşmekte ve zenginleşmektedir. Ancak acaba Almanya’da – ve Batı Avrupa’nın tümünde – Türk dili yaşamını ne şekilde sürdürecektir?

Almanya’da en büyük azınlığı Türkler oluşturur; Almanca’dan sonra bu ülkede en çok konuşulan dil de Türkçe’dir. Avrupa Birliği yöntemlerine göre azınlık dillerinin korunması gerekmektedir. Buna rağmen Alman hükümetinin Türkçe’nin bu ülkede korunması için aldığı tedbirler son derece sınırlı ve yetersizdir ve günden güne daha yetersiz kılınmaktadır. Bu durumun nedenlerini ikiye ayırabiliriz. Bir yandan  Almanya’nın, azınlıkların Alman kültürünü ve yaşayış tarzını tümüyle benimsemelerini beklediğini görüyoruz. Bu beklenti özellikle adetleri Almanlardan en değişik gibi görünen Türkler için dile getirilmektedir. Hollanda hükümeti daha 1981 yılında Hollanda’yı ‘çok kültürlü bir toplum’ olarak tanımlarken aynı yıl Alman hükümeti “Almanya’nın iltica memleketi olmadığı” beyanında bulunur. Son 20 yılda Alman politikasında gerçekleşen devrimlere rağmen Alman yetkililerinin ve Alman kamu oyunun bu konudaki tutumlarında olumlu bir değişim olmadığı gözlenmiştir. Nitekim Türk dilinin eğitim sisteminde aldığı yer konusunda Almanya’yla Hollanda’yı karşılaştıracak olursak hem kanun bakımından, hem de uygulanan tedbirler bakımından Hollanda’nın çok daha ileri olduğunu görürüz. Ana dili (yani Türkçe) derslerinin ve ana dili öğretmenlerinin, örneğin, Hessen eyaletinde, şimdiki durumuna bakacak olursak derslerin kanuni değişiklik yapılmadan önceki haliyle, yani velilerin dilekçesi gerekmeden verilmeye devam ettiğini görürüz. Ancak, Alman Kültür Bakanlığı, bizce Yabancılar Meclisi, çeşitli dernekler ve başka yabancı kurum ve kuruluşların sert tepkisinden korktuğu içindir ki ana dili derslerinin okul programından silinip velilerin başvurusuna bağlı olarak yürütülmesine daha geçmemiştir; bilgilerimize göre, Bakanlık bu durumun 10 yıla kadar tamamen değişmesini öngörmektedir. Ana dili derslerinin yakın gelecekte uygulamadan kalkacağı veya çok az ölçüde verileceği Alman yetkililer tarafından açıkça söylenmekte, genç olan Türkçe öğretmenlerinin kendilerini başka branşlarda yetiştirmeleri maddi olarak teşvik edilmekte, üniversitede yeniden eğitim yapmaları için imkân sağlanmaktadır. 11 Eylül faciasıyla başlayan sürecin bir yönü olarak Almanya’daki Müslümanların, ve bu arada Türklerin, kendi kimliklerini koruma çabalarını savunmak daha da güç olmuştur.

Bu durumda Almanya’yı yeni vatanları yapmış olan Türklerin dillerini bir veya iki kuşak içinde tümüyle yitirmemeleri, yarım yamalak kültürlü değil, çift kültürlü genç­lerin yetişmesi amacını gerçekleştirmek bizce ancak Türkiye’nin desteğiyle sağlanabilecektir. Bu alanda örneğin Almanya’da oturan Yunanlıların yoğun girişimler sayesinde çok daha olumlu sonuçlara vardıklarını, kendi kültürlerini Almanya’da da koruyabildiklerini görüyoruz. Türkiye, Almanya’daki Türk çocuklarının Türkçe eğitimini Türkiye’den öğretmen göndermek yoluyla desteklemeye çalışmıştır. Bu yolla olumlu sonuçlara varıldığı söylenemez. Türkiye’den gelen ve Almanya’da önceden yaşamamış öğretmenler buradaki yaşam koşullarını genellikle bilemediklerinden bu ortama alışıncaya ve öğrencilerinin yaşamını anlayıncaya kadar uzunca bir müddet geçmiş, bu müddet boyunca okullardaki Alman öğretmenlerle de gerekli irtibatı kurmakta zorluk çekmişlerdir. Bu da Türkçe eğitiminin verimliliğini azaltmıştır. Eğer Almanya Türklerinin maksadı Türkiye’ye dönmek olsaydı, çocuklarının dönüşünü Türk okullarındaki eğitim yöntemlerini uygulayan öğretmenler kolaylaştırabilirdi; durum öyle olmayınca, bizce en uygunu, Türkçe eğitimini sadece Alman Türklerinin arasından yetişmiş öğretmenlerin gerçekleştirmesi olacaktır.

Alman Türk çocuklarına Türkçe’yi öğretecek kişilerin üniversite mezunu olmaları bizce şarttır. Almanya’nın eğitim fakültelerinde‚ Lehramt 1, 2 ve 3 adları altında gerçekleştirilen öğretmen yetiştirme programı, genel üniversite bitirme yöntemi olan‚ Magister’den ayrılmaktadır. Almanya’daki bütün Türkoloji bölümleri Magister programına girdiği ve tezle bitirildiği için Türkoloji bölümlerinde Türkçe öğretmeni yetiştirilmemektedir. Kanaatimce Türkçe öğretmenlerinin Alman üniversitelerinin Türkoloji bölümleri dahilinde yetiştirilmesi bir zorunluluktur. Çünkü Türkoloji bölümlerinde öğrencilerin Türkçe dil bilimi, Türk edebiyatı ve tarihi açılarından eğitim görmeleri sağlanmaktadır. Yüzeysel bir Türkçe öğretimi öğretmenlik için yeterli değildir. Alman üniversitelerinden mezun olmak için bugüne dek altı yıl okunuyorsa da‚ Magister (yüksek lisans) yanında bazı durumlarda başka devletlerin yüksek eğitim sistemine uyacak şekilde‚ Bachelor (lisans) derecesi kurulması da düşünülmekte­dir. Almanya’da Türkçe öğretmeni halen sadece Nordrhein-Westfalen eyaletinde, Essen şehrinde yetiştirilmektedir. Bizce Almanya’nın başka yörelerinde, örneğin Hessen eyaletinde de bu tür akademik girişimler gereklidir. Türk dili öğretmeni eğitimi‚ Magister yani‚ Master değil de‚ Bachelor derecesini amaç edinip dil bilimsel Türkoloji ve pratik eğitim derslerini en ayrıntılı bir şekilde ele almalıdır.

Benim burada özellikle üzerinde durmak istediğim konu, Türk-Alman iki dilliliğinin dil bilimsel araştırılması gereğidir; zira yetenekli öğretmen yetiştirmeden önce öğretmen adaylarına sunulacak sağlam temeli kurmak, öğretilecek malzemeyi belirlemek gerekir. Almanya’da Türkçe’nin kullanımını konu edinen araştırmalar yeterli olmaktan çok uzak ve yine Hollanda’ya oranla çok kıttır. Hayatın bütün alanlarında, örneğin tıpta veya mühendislikte olduğu gibi dil konusunda da uygulama evresine geçmeden önce araştırma ve çözümleme evresi gelir. Araştırılması gereken konuların bazıları şunlardır: Türk ailelerinin fertleri arasında ne şekilde konuşulmaktadır; kuşaklar arasındaki farklar nedir? Türkçe günün hangi faaliyetlerinde kullanılmaktadır? Türk ailelerinin beraberce oturma ve yaşama yoğunlukları dili nasıl etkilemektedir? Verilen Türkçe dersleri ne derece etkili olmuştur? Almanya’da konuşulan Türkçe’nin dil bilim, sözcük varlığı ve ağız özellikleri nedir? Kimler ne biçim bir Türkçe konuşmaktadır? Çoğunluğun Türkiye’nin kırsal bölgelerinden gelmiş olmasının Almanya Türkçesi üzerine ne gibi etkisi olmuştur? Çocuklarda ve ebeveynlerde ana dili öğrenme bilinci ne derecededir? Çocukların ve gençlerin Türkçe konuşmaları konusunda ailelerinin tutumları nedir? Bu konu Alman komşular, eğitimciler, politikacılar, aydınlar tarafından nasıl karşılanmakta ve Türklerce ne derece önemsenmektedir? Türk çocuklarının anaokulundan önce, anaokulu ve ilkokul boyunca Türkçeleri ve Almancaları nasıl gelişmektedir, yani gramerin ve sözcük varlığının hangi alanları önce, hangileri sonra öğrenilmekte ve hangileri büsbütün eksiktir? İki dil ne derece, ne şekilde ve hangi durumlarda karıştırılmaktadır? Almanca Almanya Türkçesini nasıl ve hangi alanlarda etkilemektedir? Türkiye, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri arasında Türk çocuklarının dil gelişmeleri bakımından farklar nedir? Batı Avrupa ülke­lerindeki okullarda Türkçe’ye değişik şekil­de ağırlık veren programlar uygulanmıştır; bu programların sonuçları ne olmuştur? Bir dilin göç sonucu oluşmuş bir azınlık tarafından konuşulması bütün dünyada yaygın ve gittikçe de daha fazla görülen bir olaydır; bu bakımdan Türk dilinin Batı Avrupa’daki durumuyla karşılaştırılabilecek olgular çoktur. Bu tür çift dillilik üzerine dünya çapında dil bilim araştırmaları sürdürülmekte ve tartışılmaktadır. Almanya Türkçesi üzerine de bazı araştırmalar yapılmış ve çeşitli fikirler yürütülmüşse de bu fikirler sağlam temellere dayanmaktan ve diğer azınlık dillerinin bağlamını göz önünde bulundurmaktan uzaktır.

Bu tür araştırmaları geliştirmek ve plânlamak ve Almanya’da çocuklar ve gençlerce konuşulan Türk dilinin gelişimini ve uygulanan programların etkinliğini birkaç yıl boyunca izlemek gerekecektir. Bir müddet sürecek ve birkaç araştırmacıyı kapsayacak böyle bir girişim için Türkiye’nin de maddi desteğiyle bir Alman üniversitesinde, örneğin Frankfurt’ta bir araştırma merkezi kurulması uygun olur. Alman üniversite sistemi günümüzde çok ciddi bir maddi sıkıntı içindedir; Türkiye’nin bu araştırma alanını kısmen de olsa desteklemesi, Alman fonlarını da katılmaya teşvik edecektir.

Batı Avrupa dilleri arasında canlı bir Türkçe’nin de yer almasını sağlamak, Almanya’nın amacı olmasa da Türkiye’nin muhakkak amacı olmalıdır. Bu amaç bizce durumun bir an önce bilimsel bir şekilde araştırılmasını ve alınacak tedbirlerin bu kapsamlı araştırmalar çerçevesinde gerçekleştirilmesini gerektirir.


Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi - Prof. Dr. Marsel ERDAL

Beden Dilinin Yabancılara Türkçe Öğretiminde Etkisi

           Çalışmamızın ana omurgasını beden dili konusu oluşturacaktır. Bu kapsamda yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin etkisi ve eğitim ortamına katkısı üzerinde durmayı benimsedik. Bilimsel literatür incelendiğinde de görülecektir ki beden dili konusu maalesef Türk bilim dünyasının gündemine henüz kapsamlı olarak girmemiştir. Bu alanda birkaç çalışmanın dışında maalesef ciddi çalışmalar yapılmamıştır. Kişisel gelişim kapsamında birbirinin kopyası diyebileceğimiz 'popüler' kitapların dışında çalıştığımız bu alanda akademik kaynak bulma sıkıntısı yaşanmaktadır. Beden dili konusu ülkemizde üzerinde daha çok araştırma ve bilimsel çalışmaların yapılması gereken bir durumdur. Yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin kullanımının önemini ilk defa ortaya koymaya çalışmanın sonucu olarak bazı eksikliklerin olması kaçınılmazdır.

 Bu çalışma şunu bir kez daha göstermiştir ki eğitim/öğretim salt bilgi verme işi değildir. Eğitimin psikolojik yönü de bilgi kadar önemlidir. Çünkü derse karşı ilgi/istek oluşturulamamış olması veya öğretmenin yanlış tutum ve davranışları sebebiyle Türkçeden uzaklaşan öğrenciler ülkemizin birer kaybıdır. İnsanın kendisinin ve yaptığı işin farkında olmasını sağlayan yegâne etmenlerden birisi de belki de en önemlisi beden dilidir. Kişi iletişim kurarken hem kendisine dikkat eder hem de muhatabına dikkat eder ki iletişimdeki en önemli noktalardan biriside budur. Dolayısıyla beden dilinin doğru kullanımı ve doğru yorumlanması aslında eğitimin vazgeçilmez bir parçasıdır.

 Çalışmamız altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde problem durumu, araştırmanın amacı ve önemi, varsayım ve sınırlılıklardan bahsettik. İkinci bölümde yabancı dil olarak Türkçe öğretimine değindik. Üçüncü bölümde iletişim kavramını açıklamaya çalıştık. Dördüncü bölümde beden dilinin ne olduğu ve önemi üzerinde durduk. Beşinci bölümde beden dilini Türkçe öğretimi üzerinde nasıl kullanabileceğimize ilişkin bir değerlendirme yaptık. Son olarak altıncı bölümde ise araştırmamızın yönteminden, bulgulardan, sonuç ve yorumlardan ve bu bağlamda önerilerimizden bahsettik.

Beden dilinin yabancılara Türkçe öğretimi üzerinde etkisini araştırdığımız bu çalışmada amacımız beden dilini aktif olarak kullanarak kelime öğretimi yapmaktır. Bu süreç esnasında öğrenci üzerinde kültürel bir beden dili farkındalığı oluşturmayı ve öğretmen açısından ise derse karşı öğrenciyi olumlu motive edebilmek amacıyla öğretmenin beden diline dikkat çekmeyi amaçladık.

             Çalışmamızın başında, çalışmamızı yapmamızın gerekçelerini ortaya koyan problem durumu, araştırmanın amacı, araştırmanın önemi, araştırmanın yöntemi, varsayımlar, kapsam ve sınırlılıklar, veri toplama teknikleri, toplanan verilerin analizi ile ilgili araştırmalar açıklanmıştır.

 Çalışmamızın kavramsal çerçevesinde ise beden dilinin ne olduğu, önemi ve özelliklerinden bahsedildikten sonra beden dilinin yabancılara Türkçe öğretiminde nasıl kullanılacağı konusuna değinilmiştir.

 Bu çalışma Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde lisans eğitimi almadan önce Türkçe hazırlık eğitimi gören yabancı öğrenciler üzerinde uygulanmıştır. Önce biri deney grubu diğeri kontrol grubu olmak üzere on beşer kişilik iki sınıf seçilmiş ve uygulama bu iki sınıf üzerinde yapılmıştır. Bu iki sınıfa ön test-son test yöntemiyle dönem başında ve dönem sonunda test uygulanmış ve sonuçları SPSS yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonucunda beden diliyle kelime öğretimi yapılan sınıfın klasik yöntemle kelime öğretimi yapılan sınıfa göre daha başarılı olduğu gözlenmiştir.

1.1. Giriş

Dünyada üzerinde çok tartışılan ve konuşulan kavramlardan biri de beden dilidir. Günümüzde beden dili ile ilgili çok yönlü araştırmalar yapılmakta, konunun önemi ve gerekliliği birçok bakımından ortaya konulmaktadır. Eğitim ve öğretimde beden dilinin yardımcı bir öğe olarak kullanılmaya başlandığı görülmektedir.

Yirmi birinci yüzyıl sınırların ortadan kalktığı, ülkelerin sadece kendi içlerinde değil; diğer ülke insanları ile doğrudan ya da dolaylı iletişimlerinin arttığı bir yüzyıldır. Bunun sonucu olarak her alanda iletişim ihtiyaçları artmakta, bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerinde dilin yeterli olmadığı durumlarda başka iletişim kaynaklarına başvurulduğu görülmektedir. Bu kaynakların başında ise beden dili gelmektedir.

Devletlerarası ilişkiler, turizm ve eğitim hareketliliği, sosyal ihtiyaçlar iletişimi tek yönlü olmaktan çıkarmış, çok yönlü hale getirmiştir. Özellikle bir başka dili öğrenme ve o dilin gerekliliklerini yerine getirme adeta bir temel ihtiyaç haline dönüşmüş, bu durum ayrıcalık olmaktan çıkmıştır. Önceleri bir yabancı dili öğrenmek ayrıcalık ve seçicilik iken günümüzde bu durum her birey için gerekliliğe dönüşmüştür.

Yabancı dil öğretiminde birçok unsur bir arada bulunur. Bu unsurların başında o dilin kendi gerekliliklerini ve kullanım farklılıklarını iyi bilmek gerekir. Bu kapsamda kültürel davranışlar ve sosyal ilişkilerin o dilin içindeki yerini iyi incelemek gerekir. Yabancı dil öğrenen kimse öncelikle öğrendiği dili kendi diliyle karşılaştırarak öğrenir. Öğreten ise öğrenenin kültürel davranışlarını iyi bilmesi halinde daha kısa sürede sonuca ulaşır. Zaman zaman ortaya çıkan bazı temel problemleri çözmek ve kısa süreli bir iletişim alanı oluşturabilmek için öğrenen ve öğreten arasındaki iletişimde ortak davranışlar ve tutumlar rol oynar.

Dilini bilmediğimiz bir ülkede bazı temel ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere genellikle evrensel dil dediğimiz beden dilinden faydalanırız. Bu da bize karşılıklı iletişimde ortak davranışların ne denli önemli olduğunu gösterir.

Üzerinde durulması gereken bir başka hususta dil ve insan bağlantısı ve insanın kendi diliyle duygu, düşünce ve isteklerini ifade ederken başka bir dile ait ögeleri anlama çabasıdır. Burada da o dilin anlamsal karşılığından çok davranış ilişkisi önem kazanır. Herhangi bir dili çok iyi bilmesek bile dili kullananın davranışlarından yola çıkarak neyi anlatmak istediğine dair önemli ipuçları elde edebiliriz.

Bir dili ilk defa öğrenen birisi o dille ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmasa bile öğretici ile aralarındaki iletişim genellikle evrensel kabul ettiğimiz beden dili üzerinden yapılır. Yabancı dil öğretimindeki temel yaklaşımlardan birisi de budur.

Beden dilinin, dil öğretiminde önemini ifade eden ve bu konunun gerekliliğini vurgulayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Ancak yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin etkililiği ve gerekliliği üzerinde geniş kapsamlı bir çalışmanın yapılmadığı görülmüştür. Amacımız bu eksikliğin üzerine gidip konunun önemine ve gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Yaptığımız çalışmanın temel problemi ve bu probleme bağlı amaç, önem, varsayım ve sınırlılıkların belirlenmesi durumunda daha nesnel sonuçlar elde etmek mümkün olabilecektir.

 1.2. Problem Durumu

İletişim ve dil, sosyal yaşamın temelini oluşturan iki önemli yapıdır. Sosyal etkileşimin kurulabilmesi için iletişim gereklidir. İnsanların konuşma, duygularını ifade etme ve paylaşma gereksinimi olan varlıklar olduklarını göz önünde bulundurursak, insanlar arası iletişimde konuşmanın, duygularını ifade etmenin ve fikir alışverişinde bulunmanın ne derece önemli olduğu ortaya çıkar. Hogg (2007: 618)'da bu konuda; "Gerçekten de iletişimin olmadığı bir sosyal etkileşim düşünmek olanaksızdır." diyerek sosyal yaşam içerisinde iletişimin ne denli önemli olduğuna temas eder. Aynı topluma ait ve aynı kültürü paylaşan insanlar arasındaki fikir alışverişinden söz edilebileceği gibi, farklı toplumlara ve farklı kültürlere ait insanlar arasındaki iletişimden de söz etmek mümkündür.

Günümüzde artık ülkeler arası sınırlar neredeyse ortadan kalkmıştır. Teknolojinin bizlere sunduğu imkânlar sayesinde, dünyanın diğer ucundaki biriyle rahatlıkla iletişime geçebilmekteyiz. İnsanlar devamlı gelişmekte olan kitle iletişim araçları sayesinde birbirleri hakkında bilgi sahibi olmaktadırlar. Bu gerek televizyon gerekse internet aracılığıyla gerçekleşmektedir. Farklı ülkelerden insanlar birbirleriyle karşılaştıklarında birtakım gereksinimler ortaya çıkmaktadır. Farklı dilleri konuşan insanların söz konusu karsılaşmalarında birbirlerini anlamak istemeleri, karşılıklı fikir alışverişinde bulunma arzuları, yabancı dillerin öğrenilmesini zorunlu hâle getirmektedir. Buna uluslararası ticari ilişkiler, eğitim, kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkiler de eklenince insanlar için yabancı dil öğrenmek mecburi bir durum olmaktadır. Bu durumda birbirleriyle sık sık karşılaşan insanların birbirlerinin dilini öğrenmeleri veya iletişim kurabilecekleri ortak bir dili öğrenmeleri gerekliliğini ortaya koymaktadır.

İnsanlar birbirleriyle iletişim kurarken bunu sözlü ve sözsüz olmak üzere iki şekilde yaparlar. Sözsüz iletişim esnasında ise mutlaka beden dilini kullanırlar. Sözlü iletişim ise beden diliyle desteklenerek yapılmaktadır. Kimi zaman beden dili, kimi zaman ise sözlü iletişim bir adım öne çıkmıştır. Ancak araştırmalar iletişimde beden dilinin; ses tonu (%38) ve sözcüklere (%7) göre %55 oranla önde olduğunu göstermektedir (Mahrebian, Ferris; 1967: 248). Mahrebian'ın yukarıda verdiği oranlara bakacak olursak, beden dilinin sesler ve sözcüklere göre iletişimde daha ön planda olduğunu görürüz. Buna bağlı olarak Telman; Ünsal (2005: 98) beden dilinin seslere ve sözcüklere oranla daha geniş kapsamlı olduğunu; "Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır." ifadesiyle dile getirir.

Beden hareketlerinin sözleri desteklemesi sayesinde kişiler arası iletişim gerçekleşir. Beden dili ve sözlü iletişimin birbirini desteklediği bir iletişim ortamında, insanlarla kurulan iletişimin ciddi bir olumlu etkisi olacaktır. Karşı tarafa söylenmek istenenler beden dili sayesinde daha doğru ve etkili söylenmiş olacaktır.

Yapılan araştırmalar, duygulara bağlı olarak ortaya çıkan yüz ve beden ifadelerinin, kişiler arası iletişimde çok önemli bir yeri olduğunu gösterir. Kaşıkçı (2002: 13) beden dili ile davranışların ve duyguların birbirleri ile olan ilgisinden söz ederken "Beden dili, kişinin duygularını ve düşüncelerini anlamak anlamına gelir.

 Çünkü düşünceler duyguları, duygular davranışları, davranışlar da zamanla kişinin karakterini oluşturuyor.'' demektedir. Molco (2000: 11)'da bu görüşü destekleyerek; "Beden dili bize iç dünyamızla ilgili önemli ipuçları sunmaktadır." der. Yani kişilerin karakter yapılarının, davranışlarının ve duygu durumlarının beden dili ile dışa yansıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu zincirleme hareket, beden dilinin insanın var olmasında çok önemli bir rol oynadığını da göstermektedir. İnsanın beden dili ile kurduğu bağdaşım, bu yaşam içindeki var oluşunun da ispatıdır. Beden dilimiz gayet doğaldır ve yapmacık değildir. Çünkü içimizdeki duygular doğaldır ve bizi yansıtır. Bu durumda beden dilimizi asla bir tiyatro oyuncusunun senaryoya göre gerçekleştirdiği davranışlar olarak tanımlayamayız. Tâbiki bedenimizi doğal olmayan bir şekilde de kullanabiliriz fakat bu durum hemen belli olur ve hareketlerimizin samimiyetsiz olduğu ortaya çıkar.

 Beden dilinin ortak iletişim kurma adına evrensel bir yönünün olduğunu da söylemeliyiz. Bu kapsamda Baltaş; farklı kültürlere ait insanlarla yapılan bir araştırmanın sonucundan söz ederek, beden dili konusunda evrensel bir sistemin varlığından bahsetmektedir. Türk, Japon, Amerikalı üniversite öğrencilerinin denek olarak kullanıldıkları bir araştırmada herkesin farklı ağız, kas ve göz tipi ile oluşturulmuş farklı yüz ifadelerini değerlendirmeleri istenmiştir. Sonuç olarak her kültürün kendine özgü belirleyici özelliklerine rağmen benzerliklerin daha ağır bastığı görülmüştür (Baltaş; 2002: 26) .

 Ortak beden dili hareketleri, söz ettiğimiz evrensel sistemin varlığını gerçekten doğrulamaktadır. İnsanlar hangi kültüre ait olurlarsa olsunlar birbirlerinden nefret ettiklerinde aynı tepkileri verirler. Birisini dikkatle dinlerken yapılan ve onay anlamına gelen baş sallama hareketi veya uykumuz geldiğinde yaptığımız esneme ya da korktuğumuzda gözlerimizi açmamız, her kültürde aynı şekilde ifade edilmektedir. Bu ortak ifadeleri Altıntaş; Çamur (2001: 17) 'birincil işaret sistemi' diye isimlendirerek şu açıklamayı getirmektedir : "Birincil işaret sistemi, organizmanın en temel ihtiyaçlarından kaynaklanan haz ve acı yaşantılarını ve bu yaşantılara bağlı olarak ortaya çıkan duyguların bedendeki sinyalleridir." Yani bir Amerikalının bedeninde, korku karşısında oluşan beden dili işaretleri bir Türk'ün veya Alman'ınkinden farklı değildir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Dil Nedir ? -10- Türk Dilinin Kökleri Nelerdir?

TÜRK DİLİNİN KÖKLERİ NELERDİR?

Dilbilimcilerinin yaptıkları dil atlaslarına göre Türk dili Ural-Altay dilleri grubuna bağlıdır.

Türk-Moğol-Tunguz dillerini kapsayan Altay grubu Türkçe’yi iki dalda toplamıştır:

1-     Avrupa Türkçe’si

2-     Asya Türkçe’si

Bilindiği gibi Türk tarihinin bilinen yazılı aşamasında Türkler, Anayurt olan Orta Asya’dan, Batıya iki koldan yürümüşlerdir:

Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya geçen Türkler orada Avrupalı toplumlar arasında erimişler, dilleri Batıda özel biçimler almıştır. Avrupa Türkçe’si dediğimiz Türkçe işte budur ki, zamanla tamamen değişmiştir.

İkinci kol Türk göçleri Hindistan, İran, Mezopotamya üzerinden Afrika’ya ve Anadolu üzerinden tekrar Avrupa’ya yönelmiştir.

Orta Asya’da kalanlarla birlikte bu ikinci grup Türk lehçelerini de iki ana kola ayırıyoruz:

a)      Gök Türkçe,

b)      Uygurca.

Bunlardan Gök Türkçe, Oğuz Türkçe’si olarak Anadolu ve Azeri lehçelerine, Uygurca ise Hakaniye Türkçe’si olarak Çağatay lehçesine ayrılır.

Bunlarla birlikte, Orta Asya’dan ayrılmayan Türklerin de Çuvaş, Yakut, Özbek, Kırgız, Kazak vb. lehçeleri konuştuklarını görüyoruz.

Türk Dil Ve Edebiyatının Belli Başlı Aşamalarını Nasıl Sınıflandırabiliriz?

Türk tarihinin geniş akışı içinde Türk dil ve edebiyat tarihini şu dönemlere ayırmak mümkündür:

1-     En eski Türk dili ve edebiyatı

2-     İslâmlıktan önceki Türk dili ve edebiyatı

3-     Geçiş dönemi Türk dili ve edebiyatı

4-     İslâmlık etkisindeki Türk dili ve edebiyatı

5-     Batı etkisindeki Türk dili ve edebiyatı

6-     Bağımsız Türk dili ve edebiyatı.

En Eski Türk Dili ve Sözlü Edebiyatını Nasıl Öğrenebiliyoruz?

Türk yazı diline ait en eski eserlerin tarihi MS. V-VI. yüzyıllara rastlamaktadır. Bunlar Yenisey Kırgızlarının mezar taşlarıdır.

Bu mezar taşlarından ve 725 yılında dikildiği sanılan Orkun yazıtlarından önceki Türk dil ve edebiyatını, yabancı eski kaynaklara yansıyan,  ya da sonradan Türkler tarafından derlenerek yazılan eski sözlü edebiyat olarak tanımlıyoruz.

Bu sözlü edebiyatı bize nakleden yabancı kaynaklar şunlardır:

a)      Çin kaynakları

b)      Moğol kaynakları

c)      İran kaynakları

d)      Rus kaynakları

e)      Batı kaynakları

f)        Göktürk, Uygur, Oğuz kaynakları

g)      Kaşgarlı Mahmut’un (Divan-ü Lügât-it Türk ile Yusuf Has Hacib’in (Kutadgu Bilig)i.

En Eski Sözlü Edebiyatımızın Örnekleri Nelerdir?

Bunlar, orijinal yazılı metinleri ele geçmeyen, yabancı kaynaklarca ve sonradan Türkler tarafından derlenen (sözlü metinler)dir. Belli başlı olanları şunlardır:

1)      Destanlar, savaş ve kahramanlık olayları, mitoloji

2)      Koşmalar, güzelleme niteliğindeki doğa övgüleri, aşk şiirleri

3)      Ağıtlar

4)      Ata sözleri

Bunlardan Göktürk-Çin savaşlarına ait bilgilerle, Oğuz Kağan Türeyiş ve Göç destanlarını Çin kaynaklarında bazı Oğuznameleri, Cengiznameleri ve destanların bir kısmını Moğol kaynaklarında (Revidüddin-Cami-ül Tevarih, Ebül Gâzi Bahadır Han – Şecere-i Terakime vb) Türk-İran savaşlarını ve Alp Er Tunga destanını (Afrasiyab) İran kaynaklarında (Firdevsi-Şehname) buluyoruz.

Kaşgarlı Mahmut’un bir dil sözlüğü, antoloji niteliğindeki Divan-ı Lügat-it Türk’ü atasözleri, şiir ve destan derlemeleri ile doludur ve sözlü edebiyatımızın güzel örneklerini saklamaktadır. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i bir siyasetname niteliğinde olup en eski yönetim biçimlerinden ve sözlü, siyasal, askeri Türk edebiyatından metinler aktarmakta, öğütler derlenmekte, şiirler sunmaktadır.

Eski Türk dilinin inceliği, olgunluğu her iki eserde de yaşatılmıştır.

Bunlardan başka Rus ve Batı bilginleri, Türkologlar en eski Türkçe üzerinde cidden ilginç araştırmalar ve incelemeler yapmışlardır. Bu çalışmalara ısrarla devam ediliyor.

En Eski Edebiyatımızın Belli Başlı Konuları Ve Bilinen Destanları Hangileridir?

Yaradılış, Alp Er Tunga (Saka), Oğuz Kağan (Hun), Bozkurt, Ergenekon (Göktürk), Türeyiş, Göç (Uygur) destanlarıdır. Ayrıca bir yığın masal, şiir, atasözleri...

En Eski Sözlü Edebiyatın Günümüze Kadar Yaşamasının Sırrı Nedir? Sözlü Eski Edebiyatın Bu Gerçeği Bize Ne Öğretir?

Halka dayanan, halka sinmiş, halkın derdiyle dertlenmiş, haliyle hallenmiş bir edebiyatın yüzyıllar boyunca yaşadığını görüyoruz. Halk, sanatın ve edebiyatın da derin kaynağı, engin denizidir.

Halktan kopmuş akımların ne kadar “yapma” oldukları beş on yıl içinde eriyip gittikleri düşünülürse, yazılı metinlere sahip olmadığı halde sözlü en eski edebiyatın yaşama sırrı anlaşılır.

Bu bize edebiyatın halka dönük olması zorunluluğunu öğreten ilginç gerçeklerden biridir.

Türk Dilinin İlk Lugati Divan-ı Lûgati't-Türk

Meşrutiyet inkılâbından sonra, 1910 yılının soğuk bir kış günü… İstanbul’da dönemin soylu ailelerinden birine mensup yaşlıca bir kadın, sahaflar çarşısında, itimat ettiği bir dostundan kitaptan anladığını duyduğu Sahaf Burhan Bey’i aramaktadır. Kendine miras kalan el yazması bir kitabı, ihtiyacı dolayısıyla satacaktır. Kadın kitabın ne olduğunu bilmiyordur; ama çok kıymetli bir eser olduğunu tahmin etmektedir ve kitabın kadir kıymet bilen insanların eline geçmesini arzulamaktadır. Buna rağmen kadının elleri titrer kitabı verirken, sanki bir şeyler kopmuştur içinden… Sahaf Burhan Bey kitabı biraz inceler ve eserin değerli olabileceğini düşünür. 30 altın lira eder miydi acaba? Ederse de bu parayı ancak resmî makamlar verebilirdi. Hemen devrin Milli Eğitim Bakanlığı’nın yolunu tutar. Ama dükkânına hayal kırıklığı içinde dönecektir, çünkü Maarif Vekaleti ‘‘ne olduğu belli olmayan bir kitaba’’ avuç dolusu para ödemeyi düşünmemektedir. Bu durum kitabın sahibi yaşlı kadını üzer. Kadın; ‘‘Hiç değilse kitabı hem ehîl hem emin birine bıraktım.’’ diyerek teselli olur.

Ali Emiri Bey Anadolu ve Rumeli’de çeşitli şehirlerde maliye memurluğu ve müfettişliği yapmış, kitaplara çok meraklı, nerede değerli bir kitap olduğunu duysa her türlü fedakârlığı göze alıp o eseri elde etmeye çalışan bir kitap dostu ve ilim adamıdır. Âdeti üzere, haftada bir iki defa sahafları yoklamaktadır. Ali Emiri Bey’in hayatını değiştirecek kitapla karşılaşması işte o seyahatlerden birinde gerçekleşir. Ali Emiri; Burhan Bey’in dükkânında karşısına çıkan kitabı inceledikçe gözlerine inanamaz, ne olur ne olamaz diye Burhan Bey’i dükkâna kilitler ve parayı denkleştirmek için dışarıya fırlar. Eve kadar sabredemez, yolda rastladığı dostlarından parayı tamamlayıp dükkâna döner. Kitabın 30 altın lira değil, 30 bin altın lira değerinde olduğunu düşünmektedir. Ali Emiri hemen çok sevgili dostu Kilisli Rıfat Bey’i bulur ve onunla kitabı incelemek için üç gün üç gece eve kapanırlar. İki dost yemek dahi yemeden, sadece namaz kılmak için ara vererek ve durmadan çalışarak incelemelerini tamamlar. Rivayet olunur ki, bu esnada Ziya Gökalp gelip eseri incelemek ister, onunla bile görüşmezler. Ali Emiri Bey artık muradına ermiştir. Böyle eşsiz bir eserin İslâm dünyasına kazandırılmasında kendini vesile yaptığı için Allah’a hamd eder ve iki rekât şükür namazı kılar. 
Ortaya çıkış serencamesini anlattığımız bu kitap, varlığı 15. asır Türk âlimlerinden Ayıntablı Ayni ve kardeşi Şehabettin Ahmet ile 17. asrın büyük âlimi Kâtip Çelebi tarafından haber verilen, Şamlı Mehmet Bin Ebu Bekir’in, 1266’da Kaşgarlı Mahmut’un el yazısıyla yazdığı asıl nüshadan kopya ettiği, dünya üzerinde şu anda tek örneği bulunan ve Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilen Divân-ı Lûgati’t-Türk’tür.
Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılın ikinci yarısında Karahanlılar devrinde yaşamış, asker kökenli yüksek bir aileye mensup önemli bir şahsiyet olduğu tahmin edilmektedir. Kaşgarlı Mahmut, Türklerin yaşadıkları birçok yeri dolaşmış, Türk kavimlerinin dil, tarih, destan ve efsanelerini öğrenmiştir. Türkçe hakkında derin ve geniş bilgisi olan Kaşgarlı, Arapçaya da vâkıftır. Kaşgarlı Mahmut’un kim olduğu, nasıl çalıştığı ve eseri niçin yazdığı kitabın başında şöyle açıklanmaktadır: ‘‘Kendim, Türklerin en fasih konuşanlarından, en açık anlatanlarından, en doğru anlayanlarından, soy sopça en ileri bulunanlardan, en iyi kargı kullanan savaşçılardan olarak Türklerin hemen bütün beldelerini boydan boya dolaştım. Türk’ün, Türkmen’in, Oğuz’un, Cigil’in Yağma’nın, Kırgız’ın dillerini, kafiyelerini öğrenip bunlardan faydalandım. Bu kitabı, böyle uzun bir çalışmadan sonra belli bir tertip içinde ve beliğ bir üslûpla yazdım. Adımı dünyanın sonuna kadar yâd ettirmek ve Âhiret’te sonsuz nimet kazanmak için Allah’tan yardım dileyerek yazdığım bu kitaba Divân-ı Lûgati’t-Türk adını koydum.’’ 
Divân-ı Lûgati’t-Türk, Türkçenin ilk lûgati ve dil bilgisi kitabıdır. Eser, Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek gâyesiyle kaleme alınmıştır. 1072-1074 arasında Bağdat’ta tamamlanmış olan eser Abbasi Halifesi Muktedi Billah’a sunulmuştur. Yaklaşık 7.500 Türkçe kelimeyi ihtiva eden eserde, dünyanın yuvarlak olduğunu gösteren, Türk dünyası ve komşularının da yer aldığı bir harita da bulunmaktadır. Bizans’tan Çin’e kadar uzanan Türk boylarının zengin dil hazinelerinin yanında, tarih, folklor, edebiyat, coğrafya, destan ve efsanelere ait bilgiler de kitabın muhtevasını zenginleştirmektedir. Kaşgarlı Mahmut’un varlıkla dil arasındaki bağlantının hayatiyetini yüzyıllar öncesinden anlamış olması ve bunu güzel bir şekilde anlatması hayranlık uyandırıcıdır. Kitap, en eski halk edebiyatı ürünlerimizin, tarihî ve kültürel değerlerimizin günümüze ulaşmasını sağladığından, bununla birlikte çağının ilk ve en önemli örneği olduğundan medeniyetimizin eşsiz eserlerinden biri kabul edilir.

Cem MERT - Sızıntı Dergisi sayı: 343

Kaynaklar
- Divan’ı Lûgati’t-Türk, Tıpkı basım, LT Besim Atalay Tercümesi, Ankara, 1941.
- Zeki Velidi Togan, Mahmut Kaşgariye Ait Notlar, Atsız Mecmua, Sayı 17, İst, 1932.
- Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmut, 1000 Temel Eser, İst, 1970.
- Fuat Köprülü, Divan-ı Lûgati’t-Türk Makalesi, Araştırmalar Dergisi, Sayı:33-34.
- Nihad Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İst, 2001.
 

Türk Dilinin Öğreniminde Terim Sorunları

Türk dili eğitiminde karşılaştığımız engellerden biri gramer açısından bazı sorunların hala çözülmemesidir. Şimdiye kadar Türk dili ile uğraşan bilginler bazı terimleri kesin olarak belirlememişlerdir. Örnek olarak ortaçlarla eylemlerden türeme sıfatları söyleyebiliriz. Dilcilik edebiyatında onların aynı mefhum olmadığı yazılıyor. Yani, ortaçlarla eylemden türemiş sıfatların benzer ve aykırı nitelikleri var. Söz konusu terimlerin özellikleri şunlardır:

1) Ortaçlar hareketle ilgili alamet ve nitelik belirtir, hareket bitince alamet bildiremez. Ör.: okuyan çocuk, çalışan adam, uyuyan hasta vs.

2) Ortaçlarda eylem çatıları mevcuttur, yani, onlar etken ve edilgen olabilir. Ör.: yazılmış mektup, yıkanmış elbise, yapılmış iş vs.

3) Ortaçlar olumlu ve olumsuz olabilir. Ör.:Yapılan tedavi-yapılmayan tedavi, deyilecek söz- deyilmeyecek söz, görülmüş olay-görülmemiş olay vs.

4) Ortaçlar zamanı yansıtabilir, yani yapılan iş belli bir zaman içinde vuku bulmaktadır. Ör.: yazılmış kitap (geçmiş zaman)- yazılan kitap (şimdiki zaman)- yazılacak kitap (gelecek zaman)- yazılır kitap (geniş zaman).

Eylemden yapılan sıfatlarda ise hareketle bağlı nitelik gözükmüyor, yani nitelik hareket olsa da olmasa da nesnenin kendisindedir. Mesela: “Çalışkan çocuk” (çalışmasa, uyusa bile çocuğun çalışkan olması çocuğun niteliğidir), kaygan yer (kaymak işi yolun özelliğidir). Eylemden yapılan sıfatların olumsuz biçimi olamaz, yani çalışkan-çalışmakan, alışkan-alışmagan demek imkansız. Eylemden yapılan sıfatların zamanla ilgisi gözükmüyor, oysa alamet onun daimi özelliğidir.

Türk dilinin iyi öğrenimi için bağlaç ve ilgeçlerin sınırının belirlenmesine büyük ihtiyaç vardır. Mesela, hatta öğretmenler bile, “da”* bağlacı ile “da”** ilgeçlerini farklandırmakta zorluk çekiyorlar. Zannediyoruz ki, söz konusu anlaşılmazlığı gidermek için tümcenin anlamına dikkat çekilmelidir. Mesela: “Ben de öğrenciyim.” cümlesinde “de” bağlaçtır; yani, öğrenciler arasında bulunanlardan biri benim. Adı geçen cümlede “de” katılma anlamı bildirilmektedir.

“Gel de, neyi bekliyorsun?” - tümcesinde “de” bağlaç olamaz, burada “de” ilgeçtir ve cümlenin anlamına kuvvet, entonasyonuna emir anlamı getiriyor.

Türk dilinin gramerinin eğitimi için adı geçen problemin giderilmesi için çaba harcamaktayız.

Türk dilinde ilgi çeken konulardan olan bağlaçların gramer açısından anlamını, morfoloji bakımdan yapısını ve sintaktik fonksiyonunu belirtmektir. Çağdaş Türk dilinde gramer anlamından öyle bağlaçlar var ki, onlarda öbür sözcüklerden ayrılma tam bitmediğinden kendilerinde sözcük anlamlarını muhafaza etmiştir. Not olarak hatırlatalım ki, Türk dilinde bağlaçların sınıflara ayrılması işini XIX. yüzyılın ünlü bilgini Mirze Kazım bey görmüştür. Son zamanlar Türk diline dair yapılan araştırmalarda bağlaçların yanlış yorumuna rastlıyoruz.

Çağdaş Türk dilinde bağlaçların anlam bakımından araştırılması XVIII. yüzyıldan, P.Holderman’dan başlar. Adı geçen bilgin Türk dilinde mevcut olmuş bağlaçları anlam bakımından yedi gruba bölmüştür. P.Holderman ilgeç ve ara sözleri de bağlaçlar grubuna dahil etmiştir. Azerbaycanlı bilgin F.Zeynalov bu barede geniş yazmıştır. Rus bilgini A. Kononov çağdaş Türkçe’de bağlaçları fonksiyonel açıdan iki bölüme ayırmıştır (bağımsızlık ve bağımlılık bağlaçları). Onun fikrine göre, bağımsızlık bağlaçları soydaş öğeler, bağımsız bileşik tümcelerde sentaktik ilişki yaratmaya yarar ve böyle bağlaçlar anlamında ulama, ayırtlama, salt, karşıtlama, paylaşma vb. kısımlara bölünür. A. Kononov bağımlı bileşik tümcelerin taraflarını- temel ve yan tümceleri bağlayan “ki, çünkü, zira, ta ki, eğer, şayet” vb. bağlaçların anlam özelliklerini farklandırmamıştır. Böyle düşünmek olasıdır ki, A.Kononov, bağlaçların bir kısmını anlam bakımından ayırsa da, öbür kısmını farklandırmıyor. Bir özelliği unutmayalım ki bağlaçların çok taraflı tesnifini vermek gayet zor bir iştir. Onların farklandırılması için tümcede taşıdığı görevi belirlemek gerekiyor. Fikrimizi ayrı ayrı bağlaçlarla aydınlatalım. “Ve” bağlacı, çağdaş Türk dilinde çok işlenen bağlaçlardandır ve tümceler arasında bağımsızlık ilişkisini sağlar. Söz öbekleri ve tamlamalar arasında ulama bağlacı görevinde bulunur. Mesela:

Asker ve komutanlar arasında bir fark kalmadı. Düşman tarafından atılan mermi ve kurşunlar kimseyi korkutmuyordu. Yıpranmış mektupları bir daha okudu ve çocukluğu geldi hatırına. Altın gagalı beyaz martılar deniz kıyısınca uçuyor ve ansızın kahkahalarla çığırışıyordu.

Çağdaş Türk dilinde karşıtlama bağlaçları olan “ama, fakat, lâkin”e  çok rastlanmaktadır. Bu bağlaçlar azıcık farklarla öbür Türk dillerinde de kullanılmaktadır. Adı geçen bağlaçlar bağımsızlık anlamı taşır. Türk dilinde bağımlı bileşik tümcelerde daha çok “ki, çünkü” bağlaçları kullanılıyor. “Ki” bağlacı konusunda çeşitli fikirler mevcuttur. Bilginler “ki” bağlacının “kim” sözcüğünden türediğini söylemektedirler. “Ki” bağlacı tüm tümce öğeleri ile yapılan yan tümceleri temel tümceye bağlayabilir. Mesela:

“Belli ki, kaymakam efendi yarın gelecek.” “Denildi ki, bir hafta tatildir.” (özne yan tümcesi);

“Görevimiz budur ki, size hizmet yapak.” “Ricam budur ki beni mezur tutun.” (yüklem yan tümcesi);

“İstemişti ki, köye gitsin.” “Unutmuştu ki, yarın iş yok.” (tümleç yan tümcesi);

“Bir kitap ki, kimse okumadı.” “Bir çocuk ki, dünyanın yaramazı.” (belirten yan tümcesi);

“Ağladı ki, ondan habersiz gitmişim.” “Sevindi ki, gelmişim.” (Neden yan tümcesi) vs.

Çağdaş Türk dilinde “ki” bağlacı kimi zaman öteki sözlerle birlikte kullanılarak bileşik bağlaç yaratabilir: Öyle ki, nasıl ki, gerçi ki, eğer ki vs.

Türkçe’de kullanılan “yoksa” bağlacı kendi fonksiyonuna ve özelliklerine göre bağımlılık ve bağımsızlık bağlaçlarına ait olabilir. “Yoksa” bağlacı aynı zamanda basit tümcenin soydaş öğelerini de bağımlı bileşik tümcenin öğeleriyle birleştirebilir. Mesela: “Ey yolcu. Uyan, yoksa çıkarsın ki sabaha. Verebileceğin borçları düşün, yoksa veremeyeceklerini mi merak ediyorsun?”

Not olarak hatırlatalım ki, H.Hacıeminoğlu “yoksa” bağlacını bağlama ilgeci gibi kabul etmiştir. Onun fikrince, yoksa bağlacı “müspet cümle ile bir menfi cümleyi bağlar. Yahut, bir hükmün belli bir şarta bağlı olduğunu bildiren cümleye bağlar. Çağdaş Türk dilinde “aksi takdirde” bağlacına bilakis,  “aksi halde” şeklinde de rastlanıyor. Her üç hal de şart anlatır. Mesela: “Dediğim saate gel, aksi halde beklemem, giderim. Beni dinle ve ne dersin söyle.”

Karşıtlama bağlaçları “madem, madem ki, şimdi ki, herçend ki” yan tümceyi temel tümceye bağlar. Mesela: “Madem ki, ey adlı ilahi, yakacaktın, yaksaydın a melunları, tuttun bizi yaktın.” “Madem ki hakkın bize vâd ettiği haktır, milletimin fecri yakındır, doğacaktır.”

Çağdaş Türk dilinde karşıtlama belirten “herçend” bağlacı yaranışına göre Fars kökenlidir ve Türk dilinde şimdi az kullanılmaktadır. Onunla anlamdaş olan “mamafih, rağmen” bağlaçları daha çok kullanılır. Türk edebiyatında rastlayabildiğimiz örneklerde “herçend” bağlacı “ama, fakat, lâkin, leyk” bağlaçları ile birlikte kullanılmıştır. Mesela: “Herçent ki, deniz kıyısı  kalabalıktı, ama ses işitilmiyordu.”

“Ki” bağlacının kökeni konusunda aykırı fikirler söylenmektedir. Bir kısım dilci adı geçen bağlacın Türk diline ait olmadığını, onun Fars dilinde geçtiğini söylemiştir. Başka bir grup ise “ki” bağlacının Türk sözcüğü olduğunu iddia etmiştir. Türk dilinde kullanılan bağlaçların bir grubu tümcelerde aydınlaştırma, yani açıklama anlamında bulunur. Bunlara örnek olarak “yani, demek ki, öyle ki, başka bir deyimle, daha doğrusu” bağlaçlarını gösterebiliriz. Mesela: “Herkes üşüyor, yani soğuktur. Kış gelmiş, demek ki çiftlikte iş yok.”

Bağlaçların yapı bakımından çeşitlerine gelince, söylemeliyiz ki, onları basit, türeme ve bileşik adlanan gruplara bölebiliriz. Not olarak hatırlatalım ki, kimi dilci uzmanlar Türk dilinde bağlaçların yapı bakımından beş yere bölündüğünü söylemiştir. Bu bağlaçlara öbekleşmiş ve tekrarlanmış bağlaçları da eklemişlerdir.

Fikrimizce, “ya da, hem de, farzet ki, o takdirde, bundan dolayı, bunun üzerine, aksi takdirde, başka bir deyimle, bu nedenle, hiç değilse, ne bileyim, ne de olsa, kaldı  ki, nasıl ki, bununla birlikte, her ne kadar olsa” bağlaçlarını öbeklemiş,  “ne... ne, hem... hem, ya... ya, ister..., de... de, gerek...gerek, kâh... kâh, kimi... kimi” bağlaçlarını tekrarlanmış bağlaç adı altında bağımsız bağlaç grubuna bölmek lüzumu yoktur, bileşik bağlaçlar onların ikisini de kapsayabilir.

Çağdaş Türk edebi dilinde kullanılan basit bağlaçlara “ve, de, yani, meğer, ki, bile, eğer, ama, fakat, bari, hatta, zira, şayet, lâkin, madem vs.” ait olabilir.

Türemiş bağlaçlara “üstelik, ancak açıkçası, kısacası, anlaşılan, gerçekten, böylece, ayrıca vs.” ait olabilir.

Bileşik bağlaçlara “öyle ki, nitekim, veya, madem ki, halbuki, yoksa, sanki, oysa, öyleyse, neyse vs.” ait olabilir. Çağdaş Türk dilinde kullanılan bağlaçların kökü çeşitlidir ve onların bir kısmı daha işlektir. Kimi bağlaçların kullanılması kişisel özellik taşır ve hatta Türk dilinin yazım kılavuzunda belirli şekilde tespit olunmamıştır.

Çağdaş Türk dilinde alternatif anlamlı bağlaçlar da kullanılmaktadır. Bu biçimden olan bağlaçlara örnek olarak “bir, bir bir, kim kimi, biri öbürü, bazan bazan, kâh kâh vs.” bağlaçları dahil edilebilir. Mesela: “Bir bana tebessüm ediyor, dudaklarından latif sözler irad eder, bir de inat gösterir. Kâh geler, kâh gedir gonça başına, akıdır dideden yaşını bülbül.”

Çağdaş Türk dilinde bağlaçların tümce içinde görevini ve fonksiyonunu göz önünde bulundurarak şöyle söyleyebiliriz ki, onların dilimizde on bir nevi vardır:

  1. birleştirme (ve,ile,la, le, hem de, ister, isterse, gerek)
  2. farklandırma (ya da, ve yahut, veya)
  3. karşılaştırma (ama, fakat, lâkin, yalnız ancak)
  4. alternatif (bir, kimi, biri öbürü, bazan bazan, kâh kâh)
  5. kuvvetlendirme (de, hatta, bile, hem de, zaten)
  6. aydınlaştırma (yani, demek, öyle ki, daha doğrusu)
  7. güzeşt (gerçekten, oysa, halbuki, nitekim)
  8. sebep (çünkü, bundan dolayı, bunun için, bu sebeple)
    1. ardıcılık (buna göre, bunun üzerine. o zaman)
    2. amaç (için, diye, ki, taki)
    3. şart (şayet, illa, yoksa, aksi halde)

KAYNAKÇA

  1. R. Rüstemov. Çağdaş Türk dilinde yardımcı sözler. Bakü, 1996.
  2. A.Elöve. da/de üzerin Bazı Düşünceler. TDD No:73, 1957.
  3. T.Tantekin. da/de Bağlacının Türeyişi. TDD No:74, 1958.
  4. F.Zeynalov. Çağdaş Türk dillerinde yardımcı sözler. Bakü, 1971.
  5. H.Hacıeminoğlu. Türk Dilinde Edatlar. İstanbul, 1974.
  6. T. Gencan. Dil bilgisi. İstanbul, 1951.
  7. Türk dili. Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, No: 199, 1968.
  8. N.Baskakov. Türk dillerinin tarihi-tipoloji morfoloji. M., 1979 (Rusça)
  9. A.Şerbak. Türk dillerinin mukayeseli morfolojisi. M., 1987, (Rusça).

Azerbaycan, BDÜ  - C.R.RÜSTEMOVA

Birleştirme ( ve, ile, hem de, ister, isterse, gerek)

Farklandırma  (ya da , veyahut, veya)

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...