Etiketler

Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni Doğrultusunda Türkçe Öğretimi Programları Ve Örnek Kitapların Değerlendirilmesi

           Bu çalışmada Avrupa Konseyi Diller Birimi tarafından dil öğretimine bir standart getirmek amacıyla hazırlanan Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni'nin eğitsel boyuttaki tanıtımı yapılmış, Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesinde ve ana dili olarak ediniminde söz konusu çerçeveden nasıl yararlanılabileceği saptanmaya çalışılmıştır. Türkçe öğretiminde temel alınan programlardan İlköğretim Türkçe Dersi 6, 7, 8. Sınıflar Öğretim Programı ve Yurt Dışında Yaşayan Türk Çocuklarına Türkçe ve Türk Kültürü Öğretimi Programı, çalışma kapsamına alınarak Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni ile yaklaşım, teknikler, kazanımlar, öğrenme alanları ve ölçme değerlendirme unsurları bağlamında karşılıklı olarak değerlendirilmiştir. Yine Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni'ni temel alarak hazırlanan yabancılara Türkçe öğretimi ve Türklere yabancı dil öğretimini amaçlayan kitaplar da Çerçeve kapsamında incelenmiştir.

Çalışmanın birinci bölümünde problem durumu, araştırmanın amacı ve önemi, varsayımlar, sınırlılıklar ve tanımlar ele alınmış, ikinci bölümünde kuramsal çerçeve hakkında bilgi verilmiş, üçüncü bölümünde yöntem tanıtılmış, dördüncü bölümünde bulgu ve yorumlara yer verilmiş, son bölümünde ise önerilere ve çalışmanın sonuçlarına yer verilmiştir.

Sonuç olarak ulaşılan verilerin başlıcaları şunlardır: Türkçe öğretimi programları, öğrencilerden daha çok yazınsal beceriler beklerken Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni, iletişimsel dil yeterliliğini ön plana çıkarmakta ve dilin kullanımına önem vermektedir. Yaklaşım bakımından, programların temel felsefesi birbirlerinden çok büyük farklarla ayrılmamaktadır. Çerçeve'de etkileri görülen İşlevsel/Kavramsal Yaklaşım ile inceleme kapsamındaki programlardaki temel yaklaşım olan Yapılandırmacı Yaklaşım, öğrenciye görelik ilkesinden hareket etmekte, öğrenme sorumluluğunu öğrenciye vermekte, bilgiye hâkim olmaktan ziyade bilginin işlevselliğinden yola çıkmakta, öğretmeni bir "eğitim ortamı düzenleyicisi ve rehber" olarak kabul etmekte ve problem durumunu ön planda tutmaktadır. Çerçevenin dil öğretiminde kültür boyutunu ön plana çıkarması, Çerçeve'ye yönelik hazırlanan kitaplarda da görülmektedir. Değerlendirmede ise Türkçe Öğretim Programları'nın süreç değerlendirmeye yönelik ürün dosyası, performans görevleri gibi faaliyetleriyle Çerçeve temel alınarak hazırlanan Avrupa Dil Gelişim Dosyası'nın kullanım amacı ve dil öğrenicisine yönelik olma bakımından paralellik gösterdiği tespit edilmiştir.

Bu bölümde problem durumu, araştırmanın amacı ve önemi, varsayımlar, sınırlılıklar ve tanımlar ele alınmıştır.

 1.1.     Problem Durumu 

Küreselleşen, gelişen ve sınırları artık tam olarak bilinen dünyayla bağlantılı olarak yaşamdaki her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu savunan görüşler günümüzde sıkça duyulmaktadır. Dünya küreselleşmiştir; çünkü artık Edward N. Lorenz'in belirttiği gibi, Amazon Ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa'da fırtına kopmasına neden olabilir. Dolayısıyla dünyanın bir bölgesinde herhangi bir disiplin içerisinde meydana gelen değişim, tüm disiplinleri değişik ölçülerde etkileyebilmekte ve 21. yüzyıl insanının bu değişimi parça olarak değil, bütün olarak görmeye ihtiyaç duymasına neden olmaktadır.

 19. yüzyılda hâkim olan ve bilgiyi küçük parçalara bölerek anlaşılır hâle getirmeyi amaçlayan analitik yaklaşım, hedefe ulaşmak için "büyük resim"i görmesi gereken 21. yüzyıl insanına artık yardımcı olamamaktadır. Harflere, ağaca, hücrelere ve ülkelere bakan insan; sırasıyla sözcüğü, ormanı, organları ve dünyayı gözden kaçırmaktadır.

 Dünya gelişmiştir; çünkü daha önceki yüzyıllarda hayal olan birçok şey, sıralı bir biçimde gerçekleşmekte ve insanı da kendisine ayak uydurmaya zorlamaktadır. Sınırların, insanların ve dillerin birbirine yaklaştığı 21. yüzyıl, bilgiyi yakalama çağıdır. Yenilenen ve değişen çağ, insanı yeniliğe açık, yaratıcı, düşünebilen bireyler olarak görmek istemektedir. 21. yüzyılın amacı, bu değerlere sahip bireyler yetiştirmek olmalıdır; çünkü 21. yüzyıl, insanın başarılı olamazsa bilginin ve toplumun evrimini yakalayamayacağı bir yüzyıldır. Son yıllarda yaşanan gelişmeler, insana başarılı olma zorunluluğu getirmektedir. Bu gelişmeler şunlardır:

•Bilim  ve teknolojide  ortaya  çıkan  gelişmeler,  bunların insana yansıması

•Toplum anlayışındaki gelişmeler

•Bilim felsefesinde ortaya çıkan anlayış değişmeleri (Yalçın, 2002).

Dolayısıyla 21. yüzyıl insanı, gelişen dünyayla birlikte ilerlemek mecburiyetindedir; aksi takdirde olduğu yerde de kalamayacak, geriye doğru gidecektir.

            Dünyanın sınırları artık tam olarak bilinmektedir; çünkü artık ideolojilerin, kutuplaşmaların ve meydan savaşlarının sonu gelmiştir. İnsanoğlu var oldukça değişim ve gelişim elbette var olacaktır; fakat bundan sonra yaşanacaklar ve meydana gelecekler, yaşanan temel üzerine ilerleyeceğinden, insanoğlu ne yapacağını az çok bilmektedir. Francis Fukuyama da bu görüşe "Tarihin Sonu" isimli makalesiyle destek vermektedir. Amerikalı bir iktisatçı olan Fukuyama, "Tarihin Sonu" isimli yapıtında dünyanın değiştiğini, bazı "değerlerin" yok olduğunu savunmaktadır. Fukuyama, bu düşüncesini "Tanıklık ettiğimiz şey, sadece soğuk savaşın bitişi ya da savaş sonrası tarihin özel bir evresine geçiş değil, bizzat tarihin sonudur. Bu, bundan sonra da olayların meydana gelmeyeceği ve dış ilişkileri konu alan gazetelerin sayfalarını doldurmayacağı anlamına gelmez (Fukuyama, 1989)." şeklinde açıklayarak bundan sonra meydana gelecek olayların, ideolojik sapmaların, kutuplaşmaların bilinen temel üzerinden ilerleyeceğini söylemektir. Artık "ham bilgi"nin artık sonu gelmiş, tarih nihayet sona ermiş; insan, düşünsel evrimini tamamlamıştır. Bundan sonra bilinmeyen büyük olaylar, daha önce yaşanmamış ideolojik sapmalar meydana gelmeyecektir.

Yine yukarıda bahsedilen bütüncül bakış açısı, sınırların belirlenmesi konusunda da insanlığa yardımcı olacaktır. Değişkenleri bilen bir insan, gerekli bilgi ve yeti donanımına da sahip olduğu takdirde, olasılıkları kısmen de olsa tahmin edebilecek ve çalışmalarına bu yönde gidişat belirleyebilecektir.

Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçen insanlık, 21. yüzyılda bir sınıf daha atlayarak bilgi toplumuna doğru yola çıkmıştır. Coğrafi bölge sınırı olmadan teknolojik gelişmelerden her alanda yararlanan toplum, problemleri ve olayları artık birey odaklı olarak ele almaktadır. Bilgi toplumundaki bu şekilde meydana gelen büyüme ve gelişme her alanda olduğu gibi eğitim alanında da kendisini gösterecek ve bu gelişme her zaman yukarıya değil, bazen de ileriye doğru olacaktır. Yukarı doğru olan büyüme ve gelişmeden kasıt, dikey düzlemde müstakil olarak ilerlemek ve diğer bilim dallarıyla bilgi alış verişi yapmamaktır. İleri doğru olan büyümeden kasıt ise yatay düzlemde diğer disiplinlerle gerektiğinde kesişerek sürdürülen bir ilerlemedir. Başarının ve öğrenmenin dikey bir düzlem olmadığı, diğer disiplinlerle gerektiğinde uzlaşarak ilerleyen yatay bir süreç olduğu artık kabul edilmektedir. Dolayısıyla bilgi toplumunda da birey tek bir alanda sıkışmaktansa o alandaki bilgilerini diğer disiplinlerle perçinleyerek geliştirmeli, Sakıp Sabancı'nın deyimiyle başarılı olmak için "bir şeyin her şeyini, bilmenin yanı sıra, her şeyin bir şeyini" bilmelidir (Sabancı, 1999). Burada da disiplinler arası çalışma ve iş birliği gündeme gelmektedir. Günümüzde, birçok alandaki birçok problem, disiplinler-arası yaklaşımla çözülebilmekte ve yatay ilerlemeye her alanda önem verilmektedir.

Sözü edilen bütüncül bakış açısı, insanların ve ülkelerin birbirlerinin kültürüne, diline, medeniyetine bakış açısını da etkilemiştir. Artık, "Bu insanlar bizden farklıdır, dolayısıyla yaptıkları yanlıştır." anlayışı bitmiş, yerine "Bu insanlar bizimle ne gibi benzer özelliklere sahiptirler, başarıları ve sorunları nelerdir?" anlayışı doğmuştur (Türkoğlu, 2005). Anlayıştaki bu ortaklık, eğitim etkinliklerinde de ortaklık yoluna gidilmesini sağlamıştır. Ülkeler, öğrenci ve öğretim üyesi değişim projeleriyle düşünsel alış veriş yapmakta ve eğitim öğretim etkinliklerinin sınırlarını genişletmektedirler. Dolayısıyla bireyler artık dünyaya çoklu bakış açısıyla bakmakta ve "büyük resim"i görmeyi amaçlamaktadırlar. Bu da, kültürel, eğitsel ve teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarla yapılacak iletişim faaliyetleriyle mümkün olacaktır. İletişimin ve eğitimin en önemli aracısı olan "dil" bilgisine ise burada büyük görev düşmektedir. Avrupa Birliği ile uyum sürecinde olan Türkiye'de gündeme gelen ve bireylerin hangi dilde ne oranda iletişimsel dil yeterliliğine sahip olduğunu belgelemeyi amaçlayan Avrupa Dil Gelişim Dosyası da bunun somut örneklerinden birisidir. Dil öğreniminin parametrelerini belirleyerek dil öğrenimine standart ve bir bakıma bir gümrük getiren bu dosya kapsamında, Türkçenin yabancı dil olarak öğretimine yönelik faaliyetler geç de olsa yerini almaya başlamıştır.

Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi, Kâşgarlı Mahmûd'un 1072-1074 yılları arasında yazmış olduğu, Türkçede yer alan sözcüklerin Arapça olarak açıklandığı iki dilli bir sözlük örneği olan Divânü Lugati't-Türk ile başlamıştır. Divân, dil bilgisi konularına göre ayrılmış 8 kitaptan oluşmaktadır. Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla hazırlanan ve Türk sözlükçülük tarihini başlatan Divânü Lugâti't-Türk, Türklerin o döneme ait kültürel özellikleri hakkında da bilgi vermekte ve yabancılara Türkçenin öğretiminde dilin kültür boyutundan da yararlanmaktadır. Türkçenin öğrenilmesinin önemine yönelik bir diğer eser, 15. yüzyılda Ali Şir Nevai tarafından kaleme alınan Muhakemetü'l Lugateyn'dir. Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğunu, Türk dilinin özellikle fiiller bakımından zenginlik gösterdiğini savunan bu eser de Türkçe açısından önemlidir. Günümüzde ise yabancı dil öğrenimine ve öğretimine yönelik ilgi artmıştır. Benhür (2002), yabancı dil öğretiminin dünyada yaklaşık 150 yıllık bir tarihi olduğunu belirtmektedir. Türkiye'de de yabancı dil öğretimine yönelik uygulamaların artmasıyla birlikte yurt dışında İnternet siteleri, kurslar ve kitaplar aracılığıyla Türkçeye olan ilgi de artmıştır. Avrupa Dil Gelişim Dosyası ile dil öğretimine getirilen standartlar vasıtasıyla, Türkçenin de hak ettiği yeri alması için, bu çalışma hazırlanmıştır.

Avrupa Konseyine üye olan ülkeler, yabancı dil öğretiminde ve kendi dillerinin diğer ülke vatandaşlarına öğretiminde dilin işlevsel niteliğini ön plana çıkaran Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni'ne paralel programlar izlemektedirler. Bu anlamda, Türkçenin yabancılara öğretiminin de bu standartlara uygun olması dilimizin saygınlaşmasını ve yaygınlaşmasını kolaylaştıracaktır. Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Özel İhtisas Komisyonu tarafından hazırlanan Yurt Dışındaki Türk Çocukları İçin Türkçe ve Türk Kültürü Dersi Öğretim Programı (1-10. Sınıflar) istisna olmak üzere, Türkçenin yabancılara öğretiminde izlenen standart bir program dil öğretim merkezlerinde henüz yerleşmemiştir. Söz konusu program, adından da anlaşılacağı üzere yabancılara değil, yurt dışındaki Türk çocuklarına Türkçe öğretmeyi amaçlamaktadır. Özel kurum ve kuruluşların kendi bünyelerinde oluşturdukları ve izledikleri yabancılara Türkçe öğretimine yönelik programlar olsa da henüz bir standartlaşma söz konusu değildir. Böyle bir standartlaşmanın olması durumunda, ana dili öğretimi programıyla ikinci dil öğretimini amaçlayan programın da temelde aynı değerleri hedef alması bireyin ikinci dili anlamlandırıp içselleştirmesini kolaylaştıracaktır. Bu çalışmada;

      Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni doğrultusunda İlköğretim Türkçe Dersi (6, 7, 8. Sınıflar) Öğretim Programı ve Yurt Dışındaki Türk Çocukları İçin Türkçe ve Türk Kültürü Dersi Öğretim Programı (1-10. Sınıflar) incelenmiş,Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni kapsamında A2 seviyesine denk gelen kazanımlar değerlendirilmiş,

İkinci dil öğretmek amacıyla hazırlanan ve Millî Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanan kitapların bazıları, Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni bağlamında değerlendirilmiştir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Dil Nedir? -4- Dil Bilim Bakımından Dilleri Nasıl Ayırabiliriz?

DİL BİLİM BAKIMINDAN DİLLERİ NASIL AYIRABİLİRİZ?

Dillerin yapı özellikleri, tipoloji açısından yapılan sınıflandırmalarda rol oynamıştır. Genel dilbilgisine ışık tutan mantık prensiplerinin esas teşkil ettiği bu sınıflandırmada özellikle iki ayrım yapılabilir:

1- Benzer Diller

Sözlerin ve fikirlerin doğal sıralanışına göre benzerlik gösteren dillerdir. Fransızca ile İspanyolca’nın benzerliği gibi.

2- Devrik Diller

Bunlarda söz ve fikir akışı paralelliği bulunmaz.

Bu açıdan özel unsurlar katkısıyla gelişen Analitik dil ve iç değişikliklerin gramatikal ilişkilerini belirleyen sentetik dil ayrımı da yapılmıştır.

Bunlardan başka tarihsel kökler bakımından da bazı ayrımlar yapılmaktadır.

DİL NASIL DOĞDU VE NASIL GELİŞTİ?

İlkel insan, başlangıçta herhalde hayvanlar arasındaki bildirişim biçimlerine uygun bir dil kullanıyordu.

Bu sebeple insan dilinin farklılıklarını, özelliklerini iyi anlayabilmek için hayvanlar arası bildirişim sistemini kavramakta yarar vardır.

Hayvan psikofizyolojistleri bütün sosyal hayvanların kendi aralarında düzenli işaretler yardımı ile bilgi alışverişi yaptıklarını, heyecanlarını hareketler, tavırlar, mimikler, sesler vb. ile belirttiklerini ve bir bildirişim sistemi geliştirdiklerini saptamışlardır.

Önce basit bir bildirişim modellinin hayvanlarda nasıl belirdiğini açıklayalım:

Bildirişim, ortak kalıplara sahip iki birey arasında (kaynak) ve (alıcı), aktarılan işaretler (mesaj ), aracılığı ile kurulan ikili ilişkileri (etki-tepki) kapsar.

Bu işaretler, vericiden çıkan dış uyarıcı unsurun alıcıda yol açtığı davranışlarla belirlenen duygusal, çok yakın geçmişe ait hatıralar ya da yakın geleceğe ait uyarılardır.

Hayvanlarda bildirişim işaretleri, çok değişik nitelikler gösteren optik, akustik, elektrik, vb. fiziksel ve kimyasal karakter gösterirler. Çoğunlukla, bu işaretler, ortak kalıplar halinde kalıtımla devam ederler ve doğuşta mevcutturlar.

Hayati ilişkilerin tüm görevlerini kapsayan bu işaretler beyin merkezlerinin kontrolü altındadırlar. Yemeğe çağrı, tehlike işareti, ana-baba ve aile ilişkilerini tanzim gibi görevlere dayalı bu bildirişim sistemi objektif kalıplar ve bölgesel nüanslar (lehçe farkları) göstererek işlemektedir.

Bazı üstün hayvan türlerinde, ses bildirişim sistemi bakımından insanlarınki ile ortak mekanizmalar bulunmuştur. Hele arılanın ve yunus balıklarının bildirişim sistemleri adeta gerçekten bir dil denilebilecek kadar ilginç modeller vermektedir.

Arıların kimsayal bildirimler ve sesli işaretler eşliğinde danslardan meydana gelen bildirişim sistemi oldukça karmaşık, anlamlı mesajlar örgütü halindedir.

Yunus balıklarının çok çeşitli sesler ve ıslıklarla haberleştikleri, gruplara kumanda ettikleri, belli vaziyet alışlara hakim oldukları, arılar gibi, onların da, eğitim ve öğrenim temellerinin insanınkine yakın olduğu bugün bilinen gerçekler arasındadır.

İlkel insanda da hayvanlarla ortak, doğuştan mevcut, kalıtım yolu ile kuşaktan kuşağa geçen. hareket, ses ve öteki işaretlerle başlayıp gelişen ilkel bir bildirişim sistemi vardı. Fakat taklit, öğrenim ve tasvir ile çok gelişen ve orijini kalıtıma dayanmayan çok çeşitli, zengin anlamlı, değişken, uzak geçmişi hatırlatan, yaratıcı bildirişim modelleri insanı hayvandan ayıran en önemli özellik halinde ortaya çıkmıştır.

Gittikçe karmaşık biçimlere girerek, insanın sembolik faaliyetini ifade eden dil, sesler, jestler, davranışlar, tavırlar ve işaretler aracılığı ile düşünceleri, olayları ve somut gerçekleri belirtme yeteneğine dayanmaktadır.

İnsan dili, bildirişim kalıpları, sembolleri, tüm işaretleri ve değişebilirlikleri yönünden de değişmez işaretlerle örgütlenmiş hayvan bildirişimlerinden ayrılır. İnsan dili, iradi alarak gelişen, değişen, çok karmaşık bir örgütlenmeyle oluşmaktadır.

Doğa gürültülerini, hayvan haberleşmelerini, jestleri, mimikleri, sesleri, taklit ile başlayan insan dili, kalıtım ötesi katkılarla ve bizzat insan eseri olan yapma işaretler sistemi ile gelişmiş ve çok zengin anlamlı ortak kalıplar mekanizması aracılığı ile insan ilişkilerinin en önemli bağı olmuştur.

DİLİN EN ÖNEMLİ GÖREVLERİ NELERDİR?

Dil, eşyayı, doğayı, düşünceleri isimlendirmek, onları özellikleri bakımından ayırarak, aynı toplumu meydana getiren bireyler arasında ortak değerlendirmelerle sosyal niteliklere kavuşturmak gibi bir görev yapar. İsimlendirmek de değerlendirip ayırmak yani yüklemlemek de dilin, düzenleyici sosyal görevini belirleyen iki ayrı görünümüdür.

Dil, böylece tek parça halinde görülen çevreyi çok sayıda, âdeta sınırsız olarak (küçük şey) lere böler, isimlendirir ve anlam yükler. Bu faaliyet sosyal yaşamın şartıdır. Onun içindir ki dil, insanla yaşıt bir sosyal örgütlenmenin de ta kendisidir. Çevreyi, şeyler halinde parçalayarak, sosyal, ortak kalıplar içinde isimlendiren ve yüklemleyen insan, bu faaliyet sayesinde alet yapabilmek ve onları kullanabilmek olanağına, yeteneğine ulaşmıştır. Teknik, daima dille paralel olarak gelmiştir. Bilim ve sanat da öyle. Nitekim çok yetenekli hayvanlara dil öğretilemediği için meslek öğretilememiştir. Onlarda güdü, insandaki dil yerine bir sosyal yaşam sağlamaktadır. İnsanın yaratacağı dil sayesinde mümkün olabilmiştir. Aslında sosyal bir bildirişim örgütü olan dil bu yönü ile sosyal hayatı düzenleyici rol oynamaktadır.

DİLİN SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİ AÇILARINDAN GÖRÜNÜMÜ NASILDIR?

Bildirişim sistemi içinde dil, (kaynak) ve (alıcı) olarak yani (uyarın) ve (uyarılan) sujeler arasında bir sosyal olgu, bir sosyal olay niteliği taşıdığı kadar (kaynak) ve (alıcı)nın psişik durumları bakımından da psikolojik bir olay karakteristiği ifade etmektedir.

Dilin bireyden çıkışı, ikinci birey tarafından (alınışı) ruhsal durumlarla, zihinsel mekanizma ile ilgili, algılama sonucu veren bireysel psikoloji olaylarıdır.

Bireysel psikoloji dilin psişik işleyişini, dil ve düşünce, dil ve hareket arasındaki ilişkileri, dile dönük vaziyet alışları, dilin bireyde nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini, (dil) ile (öğrenme)nin bağıntılarını vb. araştırır, inceler.

Keza dil bozukluklarının psikopatolojideki yeri çok önemlidir. Aynı biçimde komünikasyondaki dil probleminin sosyal rahatsızlıklardaki önemi açıktır.

Kısaca dil bir yandan psikolojinin, öte yandan sosyolojinin konusu olarak iki ayrı görünüme sahiptir.

Dil Nedir? -7- Dünya Dilleri Nasıl Sınıflandırılmıştır?

DÜNYA DİLLERİ NASIL  SINIFLANDIRILMIŞTIR?

Dilbilim uzmanlarınca yapılan sınıflandırmalar, “dil atlasları”nda toplanmıştır. Aşağıdaki şemalar, çoğunlukla kabul edilmiş ve son bilimsel ayrımlardır. Bu şemalar dillerin kökenlerini ve evrimlerini de tespit etmektedirler. (Şemalar sadeleştirilmiştir.)

HİNT-AVRUPA DİLLERİ

Hitit-Hint-İran

Ermenice

Trakça

Helen

Arnavutça

İtalik

Germen dili

Baltık-İslav dili

İran dili

   

İonia

 

Gaelce

Almanca

Rusça

Farsça

   

Yunanca

 

İrlanda dili

İngilizce

Sırpça

Afganca

       

İskoçya dili

Norveç dili

Bulgarca

Sanskritçe

       

Latince

İsveç dili

 

Hintçe

       

Roman

   
         

İspanyolca

   
         

İtalyanca

   
         

Fransızca

   

HAMİ-SAMİ GRUBU

Arapça

Kenan dili

Mısır dili

Habeş dilleri

İbranice

 

ZENCİ AFRİKA GRUBU

Sudan dilleri

Bantu dilleri

Şehra dilleri

Nil-Kongo dilleri

Boşiman

___________ *____________

ÇİNCE

____________ * ____________

TAY DİLLERİ

Laosca

Vietnam dili

Siyam dili

TİBET-BİRMAN DİLLERİ

Tibetçe

Himalaya dilleri

AMERİKA DİLLERİ

Aztek

Meksika

Maya

KAFKASYA DİLLERİ

Kuzey Çeçence

Güney Gürcüce

Avarca

Lazca

Çerkesçe

 

Türk Dili Hangi Gruptandır Ve Hangi

Köklerden Doğarak Gelişmiştir?

Türkçe Ural-Altay dilleri grubuna bağlıdır. Bu dillerin Altay kolundan doğup oluşmuştur. Aşağıdaki şema Türk dilinin bağlı bulunduğu grubu göstermektedir.

URAL-ALTAY DİLLERİ

Uralca

Fin dili

Macarca

ALTAY DİLİ

TÜRKÇE

Moğolca

Tunguz dilleri

Avrupa Türkçesi

 

Mançurya

Asya Türkçesi

   

Çuvaş Lehçesi

   

Yakut Lehçesi

   

Özbek Lehçesi

   

Kırgız Lehçesi

   

Kazak Lehçesi

   

Azeri Dili

   

Fatih Üniversitesi Tömerde Hikâyeleri Farklı Dilleri Türkçe

20 farklı ülkeden 150 öğrenci... İsimleri, renkleri, dilleri farklı, öyküleri apayrı. Ama bugünlerde hepsi ortak bir hikâyenin kahramanı. Aşkı için her şeyini geride bırakan ve müslüman olan İspanyol Sebastian Seo Lecog, çocuklarının eğitimi için yollara düşen Rus Marino Raslova Türk eşinin ailesine daha yakın olmak isteyen Polonyalı Agnieszka Zajoc, Fatih Üniversitesi'ne bağlı TÖMER'de Türkçe öğrenmeye çalışıyor.

Yollarının nasıl kesiştiğini anlamadığımız insanlar, hikâyesine şaştığımız hayatlar vardır. İspanyol Sebastian Seo Lecog ile Türk eşi Kübra'nın hikâyesi gibi. Maceraları, Kübra'nın dört yıl önce doktora için Madrid'e gitmesiyle başlar. Orada Sebastian'ın kız kardeşiyle arkadaş olur, sonra da abisiyle tanışır, bir arkadaş ortamında. Kübra'yı daha ilk görüşünde farklı çarpar Sebastian'ın kalbi. Hayatında tanıdığı ilk başı kapalı kız odur. Karşısındakinin bir Türk ve Müslüman olduğunu bilir de, Rizeli bir babanın biricik kızı olduğundan habersizdir. Bilse de yaşayacağı zorlukları kestiremeyecek kadar yabancıdır Türk kültürüne. 11 Eylül olaylarından dolayı İslam'a da önyargısı vardır. Kübra'yı tanıdıkça düşünceleri değişmeye başlar, hem Türkleri sever hem de İslamiyet'i. Zaten bir süre sonra da Müslüman olacaktır. Kübra da Sebastian'dan etkilenir zamanla. İspanya'ya gitmeden önce çalıştığı yer için çevirisini yaptığı yabancı gelinlerin-damatların hikâyesine benzer bir durumun içinde bulur kendini.

Erdoğan Sarı (sağda) kızının İspanyol Sebastian Seo Lecog ile evlenmesini başta istemese de şimdi damadını çok seviyor.

Zaman geçer, Kübra'nın dönme vakti gelir. Sebastian durur mu? O da gelir sevdiğinin peşinden ve Beşiktaş'ta bir ev kiralar. Kübra'yla evleneceği günü bekler hasretle. Tabii kolay olmaz Rizeli babayı ikna etmek. Araya akrabalar girer, hatta kız istemede baba Erdoğan Bey bulunmaz. Ama baba yüreği, çabuk yumuşar kızının mutluluğu için. Bir yıl önce evlenirler. Herkesin hayatındaki taşların yerine oturduğu 35'li yaşlarda Sebastian farklı bir ülkede yeniden hayata başlar. Şimdi Fatih Üniversitesi'ne bağlı Türkçe Öğretimi ve Araştırma Merkezi'nde (TÖMER) Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Gerçi bakmayın Türkçeyi yeni öğrendiğine, çay tiryakisi olacak, kayınbiraderine "kayınçom" diyecek kadar Türk!

Sebastian, merkezde Türkçe eğitimi alanlardan sadece biri. Fas, Amerika, Arjantin, Polonya, Ürdün, Mısır, Suriye, Bosna, Moldova, Rusya gibi 20 farklı ülkeden 150 öğrenci Türkçe öğrenmek için çabalıyor merkezde. Sınıflar sanki renk cümbüşü! En çok dilbilgisi kurallarının zorladığını söylüyorlar çat pat Türkçeleriyle. Çoğunluğu eğitimlerine Türkiye'de devam etmek istediği için TÖMER'de. Ama içlerinde Sebastian gibi aşkının peşinden gelenler de var, çocuklarının eğitimi için Türkiye'yi seçen anneler de...

Polonya'dan Türkiye'ye

"Polonyalı bir kadının hayatını bir Türk'le birleştirmesine vesile olan, Japon kültürü merakı." Cümle karışık gelse de Agnieszka Zajoc ile Türk eşinin hikâyesinin kısa bir özeti. Japon kültürü meraklısı iki genç, Japonca sevenlerin buluştuğu bir ortamda tanışır. Araya zamanla sevgi girince yollar kısalır, olmazlar olur. Bir ay önce de Polonya'dan Türkiye'ye gelin gelir Agnieszka. Eşinin ailesiyle arası iyi, kolundaki Türk işi Adana burma bileziği gösteriyor Türklere has yeni gelin edasıyla; "Bunu annem hediye etti." diyor. Zaten onlarla daha iyi iletişim kurmak için Türkçe öğrenmek istiyor. İstemesine rağmen eşinin ailesini arayamıyormuş. Şimdi kendini ifade etmesi daha kolay olmuş. Eşi de destekçisi Agniezska'nın. Cuma günleri evde Türkçe günü ilan edilmiş.

Dili de Öğreniyor, Sanatı da

Merkezdeki yabancı gelinlerimizden biri de Bosnalı Melisa Begic. Eşi Makedonya'da çalışırken Bosna'daki ortak bir arkadaşları aracılığıyla tanışmışlar. 6 ay önce birleştirmişler hayatlarını. Türkçe öğrendikten sonra üniversite okumak istiyor Melisa. Diğer bir ilgi alanı da çini. Üsküdar'da İSMEK'in çini kursuna gidiyor. Kendi yaptığı çalışmaları var. En çok da Sultanahmet'in çini süslemelerini seviyor, onların fotoğraflarını çekiyormuş. Konu dönüp dolaşıp yemeklere geliyor. Kendini diğer arkadaşlarından biraz şanslı görüyor Melisa ve şöyle diyor: "Bosna'dakine benzer yemekler var Türkiye'de. Sadece bulgur yok, mercimek burada çok pişiyor."

Çocukları İçin Türkçe Öğreniyor

Marina Raslova, çocuklarının eğitimi için burada. Eşi Suudi Arabistan'da doktor. Kendisi ev hanımı, iki çocuğu var. Türkiye'yi, geleceği parlak bir ülke olarak gördüklerinden çocuklarının burada eğitim almasını istemişler. Amerikalı Aly Neel, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nda çalışıyor. Siyaset bilimi üzerine eğitim almış, şimdi de Ortadoğu ve Türk siyaseti üzerine araştırma yapıyor. 1 ay önce gelmiş ülkemize. Türkiye, kendi tercihi. Ülkesinden ilk kez ayrılmasına rağmen zorluk çekmemiş, İstanbul'u ve Türk insanını çok sevmiş. İki kız kardeşle aynı evde kalıyor. Evde, işyerinde herkes Türkçe konuşunca o da çareyi Türkçe öğrenmekte bulmuş. Ayrıca bir projesi var Aly'nin. Amerika ve Türk kültürünü içine alan bir kitap yazmak istiyor.

İleri Türkçe Kursu da Var

Fatih Üniversitesi'ne bağlı TÖMER'de okuma, dinleme, dil bilgisi, konuşma, yazma dersleri veriliyor. Dersler Avrupa Birliği dil kriterlerine uygun olarak A1, A2, B1, B2, C1 kurlarında seviye seviye. Bir de özellikle diğer TÖMER'lerde olmayan bir uygulama olarak C2 (İleri Türkçe) kursu var. Bu kursta Türkçenin anlam zenginliği, diksiyon ve terminoloji gibi dersler veriliyor. Türkiye'de yaşayan, Türkçesi iyi olan ve dilini ilerletmek isteyen herkes için önemli bir fırsat. Dersler herkese ve her yaş grubuna açık. Öğretmenler Türk dili ve edebiyatı ya da Türkçe bölümlerinden mezun hocalardan oluşuyor. Ayrıca yüksek lisanslarını bitirmiş, akademik kariyer yapan kişiler arasından seçiliyor.

İmparatorluk Dilleri

"Türkler en eski çağlardan beri kendi dil ve kültürlerinde bulunmayan şeyleri başkalarından almaktan çekinmemişlerdir. Valery: Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur, der. Yaşayan her varlık, kendisini besleyen gıdayı dışarıdan alır ve kendi bünyesine karıştırır.


Kültür eserleri, kullanılan kelimelere bağlı olduğu için, zaruri olarak ana dile yabancı kelimeler girer. Bunlar birike birike bir okyanus teşkil ederler. Dünyada saf hiç bir ilim ve kültür dili yoktur. Bu bakımdan özleştirmecilik tarihin akışına ve kültüre aykırıdır." Kaplan'ın bu hükmüne katılıyoruz. Nihat Sami Banarlı ise, imparatorluk dillerinden bahsediyor:

"Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veya sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzu olmuştur.


Fakat dillerin, bir de milletlerin mazisinde tarihî kaderine ve yaşadıkları maceralara göre, bizzat tarih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.

Evet bir kısım diller vardır ki, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş milletlerin dilleridir. Bu diller, normal olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmiş büyük dillerdir. Başka bir deyişle imparatorluk dilleridir.

Bu dillerin sâhipleri, hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canlarının istediği kadar alabilirler. Çeşitli ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri alırken de kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirerek, kendi kelimeleri yaparlar. Biz bunlara, öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi "fethedilmiş kelimeler" diyoruz.

Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bazı farklarla uygun imparatorluk dilleri, Arapça, Türkçe, Latince, İngilizcedir. Bu dillerin hiç biri "özdil" değildir. Esasen yeryüzünde hiç bir kültür ve medeniyet dili hiç bir zaman "özdil" olmak taassubuna ve basitliğine iltifat etmemiştir.

Meselâ yakın asırlara kadar, Lâtinceyi özdil sananlar vardı. Fakat dil, tarih ve edebiyat tarihi araştırmaları ortaya koydu ki, Lâtince özdil değildir. Bu lisanın kelimelerinin % 50 si Yunancadan alınmıştır. Geri kalan kelimelerin de mühim bir kısmı değişik ölçülerle, Lâtinceye başka dillerden girmiştir.

Fakat her büyük dil gibi, Lâtincenin de "sesi" ve "mimarisi" millîdir.

Lâtincenin özdil olmadığı anlaşılınca, bütün gözler Yunancaya çevrilmiş ve ilk anlarda öyle sanılmıştır ki, dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, şiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini ortaya koyan Yunanca, özdildir, fakat bu ihtimâl de boşa çıkmıştır. Ve hemen anlaşılmıştır ki, Yunancanın en az yarıdan fazla kelimesi başka dillerden alınmışdır. Bunlar, Makedonya, Anadolu, Suriye ve muhtelif Mezopotamya dilleridir.

En muazzam bir dil olan Arapça da, başta İbranî olmak üzere, Yunancadan, Lâtince'den, Sanskritçe ve Farsçamdan ve daha birçok dillerden kelime almıştır. Başka dillerden alınmış kelimelere Araplar, "muarreb" yani Arapçalaşmış kelime derler. Fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler.

Arapçanın, Yunancadan alınma Philosophia ve philosophos kelimelerinden felsefe ve feylesof gibi, tefelsüf ve felâsife gibi? yine yunanca sophia kelimesinden, sufî gibi, tasavvuf gibi, mutasavvuf gibi kelimeler ortaya koyması böyledir. Fârisîden alman endâze kelimesinin Arap dili bünyesinde hendese âhengine girmesi ve bundan, meselâ hendesî gibi, mühendis gibi, Türkçe'ye de girmiş kelimeler doğması, böyle bir hâdisedir. Yine Farsçadan alınan devan kelimesinin Arapça divân âhengi alması, bundan devâvin gibi, tedvin gibi, müdevven gibi, kelimelerin doğması böyledir.

Arapçanın, daha Miladın VII. asrında Kur'an Lisanı gibi muhteşem bir ifade kudretine ve yüksek müzikâliteye sâhip, ilâhî bir dil olması, başka dillerden alabildiğine faydalanmış fakat aldığı her kelimeyi, ebekuşağı altından geçirmişçesine, Arapçanın gramerine ve fonetiğine adapte ederek arapçalaştırmış olmasının tabiî zaferlerindendir.

İmparatorluk dillerinden birisi de İngilizcedir. İngilizlerin, "Bahtiyardır o İngilizce ki, onda her dilden kelime vardır." sözü, bu şuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifadesidir.

İngilizce de, tıpkı Arapça gibi, başka dillerden aldığı kelimeleri, hususî bir söyleyişle, yani bu kelimelere İngilizcenin sesini vererek millileştirmiştir.

Bu dilde, bugün, hâlâ % 75 nispetinde Lâtince ve Fransızca kelime vardır. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses değişikliği yapılmış ve kelimeler Öylesine İngilizce olmuştur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir musikî verişindeki sihirli coğrafya tesirini ve kavmi" dehâyı gösterir.

Meselâ aslı Lâtince olan Cultûra kelimesinin Fransızcası kültür (culture), fakat İngilizcesi "Kalçır"dır. Kalçır artık İngilizcedir.

Tıpkı bunun gibi, finâl kelimesi Fransızca, fakat aynı şekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan faynıl, İngilizcedir. Fransızcada kestiyon telâffuz edilen kelimenin İngilizce'de Kuveşçın âhengine girmesi de böyledir. Kuveşçın İngilizcedir.

Görülüyor ki, dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir. Her dilin kendi iç ve dış musikisi millîdir.

Hiç bir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur. Bir de mimarîsi millî olur. Yani kelimelerin yanyana gelmesinden doğan söz istifi, bu yanyana gelişlerin meydana getirdiği ifade âbidesi millîdir. Kısaca cümle yapısı millîdir.

Onun İçin bizde "devrik cümle" millî değildir. O kadar ki, Türk ancak telaşlandığı, dili dolaştığı, acele konuşmak zorunda kaldığı, kısaca şaşırdığı zaman devrik cümleyle söyler. Zamanımızdaki devrik cümle bolluğu da böyle bir şaşkınlığın ifadesidir.

Türkçe, daha Ortaasya'daki kuruluş asırlarında bile, özdil değil bir imparatorluk diliydi. Zamanla kendisine lâzım olan eşya, iman, tefekkür ve hayata ait kelime ve mefhumların mühim bir kısmını başka dillerden almıştır.

Meselâ, en eski Türkçeye "TÖRE" kelimesi, İbrânîceden, "ev" kelimesi Arâmî dillerinden; bugün öztürkçe zannedilen ve "şehir" kelimesi yerine kullanılmak istenen "kend" "kand" "kent" kelimeleri Soğdsanskrit dillerinden; acun kelimesi Soğdcadan; Yunancadan semâ mânâsındaki kök (gök) kelimesi; Oğuz Kağan destanında rastladığımız "sıra" kelimesi, hatta kahraman mânâsındaki "âlp" kelimesi Moğolcadan girmiştir. Yine Oğuz Kağan Destanında rastladığımız "dost" kelimesi, Türk diline Farsçadan girmiştir. Eski Türkçede böyle kelimelerin sayısı çoktur.

Sebebi anlaşılamaz bir davranışla bazı kimseler, Türkçeye daha çok Moğol istilâsından sonra ve tarihte ilk defa zorla sokulmuş, bir takım geri kelime ve ekleri de Türkçe sanmış ve bunları Türkiye Türkçesinde diriltmeye kalkışmışlardır. Bugün devlet teşkilatında kullanılan “sayıştay, danıştay, Yargıtay” gibi kelimelerdeki ekler, böyle ek'ler ve böyle yanlışlardır. Bu kelimeler Türkçe değildir. Yine onların uydurdukları görev, ödev, saylav, söylev gibi kelimelerdeki ekler de böyledir. Bu kelimeler de Türkçe değildir. Tarihte büyük medeniyet kurmuş milletlerin Türkçede tamâmiyle millîleşmiş kelimeleri atıp, yine tarihte Türk milletine en büyük fenalığı yapan Moğollar gibi barbar bir kavmin kelimelerini, bu millete, Türkçedir diye kabul ettirmeye kalkışmak en azından şaşkınlıktır.

Bir dilin, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda işlenip güzelleşmesi, o dile, bu engin vatan topraklarından yükselen, zengin ve üstün sesler kazandırır. 0 milletin dili, musikî üstünlüğüne yükselir. Türk dili üzerinde yürekten konuşabilmek için, önce bu musikîyi, yani bu vatanın seslerini duyabilmek ve anlayabilmek lâzımdır.

Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir musikîyle gelmiştir. Bu sebepledir ki, Türkiye Türkçesinde eski bozkır sesleri ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.

Fakat Türkiye Türkçesinde bu kadîm sesler yanında Nil Nehri'nin taşkınlığı da seslenir;. Dicle'nin, Fırat'ın, Tuna'nın, Meriç'in ve Anadolu ırmaklarının akışları da...

Türkiye Türkçesinde Karadeniz kıyılarının poyraz rüzgarı kadar canlı, çevik ve çabuk sesler de vardır; Adalar denizi sahillerinin Lodos rüzgârı, zeybek musikîsi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da...

'Aynı dil Tanrıdağı rüzgârlarının uğuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan Ovalarında, dünyaya gücümüzü tanıtmak için ilerleyen Sultan Süleyman ordularının hür davullarında da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.

Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan leventlerin bu.-zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesinde ve onun bütün yaşayan kelimelerinde bir musikî saltanatı hâlinde mevcuttur.

Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, dilden atılabilir görmek, en az onların "oluş ve yontuluş" tarihini bilmemekten, hatta sevmemekten doğan büyük gaflettir.

Milletimiz tarafından fethedilmiş topraklar nasıl vatanımız olmuşsa aynı şekilde "fethettiğimiz kelimeler" de bizim kelimelerimiz olmuştur. O kadar ki, yıllarca evvel, Asya'daki verdiğimiz topraklar yetmiyormuş gibi, bizden Kars'ı ve Ardahan'ı isteyen ihanet dolu yabancı emele karşı bir şairimizin söylediği gibi:

Verilmeyecek şeyler vardır,
Şeref gibi, şan gibi...
Kars gibi, Ardahan gibi... 


mısralarından yükselen sesler, nasıl, "toprak verilemez" diyorsa, tıpkı bunun gibi, asırlarca malımız olmuş, sesimizle, sanatımızla işlenmiş; ev, aile, köyümüze, aşk ve imanımıza girmiş; heyecanımıza işlenip vicdanımıza yerleşmiş ve bizim olmuş kelimeler de verilemez! Bunlar bizim zafer ve şeref hatıralarımızdır. Bunlar bizim büyüklük devirlerimizin ve yüce duygularımızın zafer âbideleridir. Bizimdirler ve bizim kalacaklardır."

Türkçe’nin Avrupa Dilleri Arasındaki Yeri

Türk dilinin özelliklerini, sürekliliğini ve her türlü yeni şartlara uyum kapasitesini Avrupa dilleri arasında kavranabilir kılabilmek için kısaca bazı noktaları hatırlamamızda yarar olduğunu düşünüyorum.

Her şeyden önce, Türkiye Türkçesi yapı olarak Hint-Avrupa dil ailesinden çok farklı olan ama aynı oranda zengin ifade olanakları sunan Ural Altay dil ailesinden geliyor. Bu ailenin içinde, Altay dilinden gelen Türkçe, Ural dilinden gelen Macarca Fince, Estonca gibi uzak kuzenlere sahip. Bu dillerle Türkçe’nin birbirlerini anlamaları imkansız da olsa, tek tek dil bilgisi açısından inceleyip karşılaştırdığımızda açıkça aynı aileden geldiklerini görüyoruz.Diğer yandan, daha evveliyatı olan belgelerin varlığına rağmen, bugün bize ulaşan ilk Türkçe metinler, VI. yüzyıldan itibaren Orta Asya hükümdarları ve onların bakanların mezar taşları yazıtlarıdır. Ve bu yazıtlarda, ulusal kimlik duygusu kadar çarpıcı olan dil bilimsel gelişimi de görüyoruz. O zamandan itibaren, yani aşağı yukarı bin beşyüz yıldan beri, değişik Türk dilleri, komşu diller üzerindeki büyük etkileri Balkanlardan, kuzeyde Çine kadar giden yazılı izler bıraktılar.

 

Eğer bu Türk dilleri zaman içinde birbirlerinden epeyce farklılaştılarsa da, her biri de çarpıcı bir devamlılık gösterdiler. Türkiye Türkçesi bu açıdan çok belirgindir. Osmanlı Devleti idari işlerde olduğu kadar, edebiyatta da halkın büyük çoğunluğunun anlayamayacağı karmaşık bir dil geliştirdiyse de, aynı dönemde sokaklarda ve kırsal kesimde konuşulan Türkçe belki bugün bile birçok insanın anlayabileceği zengin bir halk edebiyatı ortaya çıkardı.

Ama halkın epik eserlerde kullandığı Türkçe, XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında ortaya çıktığını gördüğümüz Türk devletlerine hiç uymuyordu. Osmanlı Devleti de aynı zamanda hem Orta Asya kağanlarının, Bağdat’ın  halifelerinin ve Bizans imparatorlarının mirasçısı ve bütün bunların hepsinden gelen geleneklerin sürdürücüsü haline geliyordu. Magrep’den, Macaristan’dan Hint Okyanusu’na, Kafkaslar’dan Nil nehrine ulaşan bir toprak parçasının  idaresi, hem çok sağlam bir yapılanmayı hem de orda yaşayan değişik halkların ve dinlerin barış içinde yaşayabilmesi için esnek bir yapılanmayı gerektiriyordu. Türk dili de, bu ihtiyaçlara kendi olanaklarıyla zenginleşerek veya İslam dünyasının diğer iki büyük dili olan Arapça ve Farsça’dan gerekli gördüklerini alarak uyum sağladı. Aynı biçimde de aydınların ihtiyaçlarına ve XVIII. Yüzyıldan itibaren de Batı Avrupa’nın bilim ve tekniğine uyum gösterdiği, Osmanlılar, edebiyat ve sanatlar için bir sonraki yüzyılı bekleyerek, bütün bunları yakınlıkla karşıladılar. Tabiî ki böyle oluşturulan bir dili ancak elit aydınlar ve devlet görevlileri kullanabilirdi ama Fransız doğu bilimci de Fiennes’in 1689’da tamamlamış olduğu Türk Grameri’nin önsözünde yazmış olduğu gibi ince bir cazibeye de sahipti:

İyi bir ekmek yapabilmek için ilk gereksinim duyduğumuz üç malzemenin un, su ve biraz tuz olması gibi Türk dilinde ustalaşabilmek için de un (...) yerine Arapça, su (...) yerine Türkçe ve tatlandırmak için tuz yerine de Farsça’ya ihtiyacımız var.

Sonuç olarak XIX. yüzyıl boyunca İstanbul’da yayımlanmış eserlerde, Türkçe kökenli kelimelerin sayısı bir çeyreğe inmiş durumdaydı ama yine de bu tuhaf dilin bazı değerleri de vardı. Sadık aydınlar kadar yenilik arayışındaki mühendisler de bu dili kendine uygun buluyordu ve bütün incelikleri ve duyarlılığıyla Osmanlı Türkçesi'ne çevrilemeyecek bir Avrupa edebi eseri örneği yoktu. Kısaca varlığının son yıllarında Osmanlı Devleti’nin elinde, ustaca kullanımı uzun bir eğitim gerektiren ama modern hayatın gereklerine de cevap verebilen bir dil vardı.

Osmanlıların konuştuğu dile gelince, bu dili yazabilmeyi veya konuşabilmeyi öğrenme konusunda en ufak bir fikre bile sahip olmamamıza rağmen Türk dil bilgisi okumanın gerçek bir zevk olduğunu söyleyebiliriz. Çok ustaca bir tarz içinde dil bilgisi biçimlerinin oluştuğu, fiil ve ad çekimlerinde hüküm süren düzenlilik bütünlüğün oluşumundaki şeffaflıkla (...) dilde kendisini gösteren insan ruhunun bu muhteşem gücü karşısında etkilenmemek mümkün değil.

Grammaire de la langue turque adlı klasik kitabının önsözünde büyük filolog Max Mauller’in (1823-1990)La science du langage’nin dan yaptığı bu alıntıdan sonra Jean Deny şöyle ekliyor:

Osmanlıca aynı zamanda zengin anlatımlı, imgelerle dolu ve ahenkli bir dil; yansımaların, ses yinelemelerinin ve ünlemlerin sık kullanımı onun bu karakterine katkıda bulunuyor. Gelişimini büyük bir hızla sürdüren Osmanlıca’nın, bir modern uygarlık dili olabilmek için gerekli olan esnekliği kazanma sürecinde olduğunu da eklemek lazım.

Ayrıca, bu saptamanın, Mustafa Kemal’in bu alanda başlattığı büyük reformlardan 6 yıl önce, XX. yüzyılın en önemli Türkologlarından biri tarafından yapılmış olduğu olgusu üzerinde de durmak lazım. 1927 yılında, modern Türkiye’nin kurucusu, İslam’ın kabulüyle bin yıldan beri kullanılan Arap harflerinin yerini bundan böyle Türkçe’nin özel fonetik ihtiyaçlarını dikkate alan bir Latin alfabesinin almasına karar verdi.

Türkçe gibi sesli harflerde zengin bir dilin yazımı için pek de uygun olmayan bu sistem, devlet başkanının bir sonraki aşamada yapmayı  planladığı Arapça ve Farsça kelimeleri hızla dilden çıkartıp yerine aynı anlamlar için Türkçe köklerden kelimeler koyabilmek amacıyla sadece dil bilgisinde değil, sözcüklerde de yapılacak bir reform düşüncesine de cevap vermiyordu. İlk zamanlarda, yeni Türkçe karşılıklarının yerlerine oturması beklenirken Fransızca sözcüklere başvurulması kabul gördü. Bir dönem neredeyse 10.000’den fazla Fransızca sözcük kullanılıyordu; bugün kullanımda olanlar daha çok anglo-sakson kökenli olsalar da hala birçok Fransızca sözcüğe rastlıyoruz.

Günümüzde  hala devam etmekte olan modern Türk dilinin oluşum tarihini çizmenin yeri burası değil Tabiî ki; her şartta, geriye dönük olarak önce Osmanlı sonra Cumhuriyet Türkiyesinin Avrupa’ya yönelmesi perspektifinde bu süreci tanımlayabiliriz. Bu XVII. yüzyıla kadar uzanan ve birçok batı dilinin tanınmasını içeren “Batıya açılış”  üzerine kolayca  bir sürü örnek verebiliriz. Bu akımın XVIII. yüzyılın ilk yarısında da devam ettiğini ve sonra inisiyatifin hızlı bir biçimde hükümdarların bizzat kendilerine geçtiğini görüyoruz. Daha sonra “ulusların konseri”nde ki yerini alabilme isteğiyle, Osmanlı Devleti’nin 1839’da büyük reformlar yaptığını görüyoruz. Ve bu noktada yabancı dillerin bilinmesi, gittikçe  sayıların artan ve dünya ile birlikte düşüncelerini  yeni kelimelerle ifade etmeyi keşfeden memurlar için bir zorunluluk haline geliyordu. Atatürk tarafından arzulanan Türk dili bu ortak deneyimlerin bir sonucuydu. Ve bugün zengin bir edebiyatı - ki artık birçok yabancı dile çevrilme sırası Türk edebiyatında- artık besleyecek yetkinlikte olduğunu ve aynı zamanda da hem kendi ülkelerinde hem dünyada yer alan birçok Türk bilim adamının teknik ve bilimlerde son ilerlemelerini ve bu dilde yaptıklarını inkar edemeyiz.

Köklerinin onu Avrupa dillerinden, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden birinin resmi dili olan Fince’den veya yakında Birliğe katılacak statüsündeki ülkelerde konuşulan Macarca ve Estonca’dan daha fazla uzaklaştırmadığından başka Türkçe’nin Avrupa dilleri arasındaki yeri hakkında daha ne diyebiliriz? Ya da yeni Avrupa uluslarının konserinde apayrı bir yeri hakettiğinden başka?


Ulusal Bilim Araştırmaları Merkezi

Fransızca tercümesinden, Paris, 1864, s.333.

Paris, Ernest Leroux Yayınları, 1921, s. vııı-ıx.

Ural Dilleri Konuşanların Türkçe Öğrenmede Karşılaştıkları Sorunlar

        Kimi dillerin birbirine benzeyişi, ortak bir ana dilden gelmiş olmalarıyla açıklanır. Türkçe’yi de içine alan geniş “nostratik” kuramla, Hint-Avrupa, Sami, Hami, Ural, Altay, Dravida Kartvel ve Eskimo-Aleut dillerinin kök birliği kanıtlanmak istenmiştir. Ural-Altay makro dil topluluğu kuramına göre ise Ural, yani Fince, Estonca, Mordvaca, Laponca, Macarca, Ob Ogurcası, Samoyetçe vb. ve Altay, yani Türk, Moğol Mançu ve Tunguz dilleri için bir kök ortaklığı tasarlanmıştır. Kore ve Japon dilleri de sonra bu kümeye bağlanmak istenmiştir. 19. yüzyılın ortalarında ortaya atılan bu kurama göre, Samoyet, Fin, Türk vb. halklarının ataları tufandan kaçıp Altay-Sayan dağlarına sığınmışlardır. Varsayılan Ural-Altay dil akrabalığı doğal bir afetle açıklanıveriyordu. 19. yüzyılda dille yeni ortaya çıkmış ulus kavramı birleştiriliyordu. Dil akrabalığından, akraba dilleri konuşan toplulukların aynı soydan geldiklerini anlamı çıkarılıyordu. Tek bir ana dili konuşan halkın anayurdunu aramak genellikle bilimsel olmayan bir oyalanma olarak nitelendirilebilirse de kendi içinde “genetik” yakınlığı da bulunan Ural dillerinin eski biçimlerinin konuşulduğu yerin Ural dağlarına uzak düşmediği düşünülebilir. Türk, Moğol ve Tunguz dillerini bugün de Tufan kuramının kalıntısı olarak Altay dilleri bağlamında adlandıranlar bulunmaktadır. Zamanda geriye gidildikçe akrabalığın kesinlik oranı azalır, öte yandan bütün dillerin bir yerde, kök ve kaynak yönünden birleştiği söylenebilir. Yeryüzündeki diller için ortak evrensel kurallar önemlidir;  evrende değişmeyen tek şey değişme, her şeyin sürekli değişmekte olduğudur. Dil akrabalığının nerede bittiği veya başladığı sınırını çizmek olanaklı değildir. Ayrımlar ne kadar derin olursa olsun, sonuçta insan da dili de birdir. Ancak, Ural-Altay dilleri soydaş olsun olmasın, yapıca benzerlikleri bu dillerden birini ana dili olarak konuşanın bu kümedeki başka bir dili öğrenmesini kolaylaştırmaktadır.

      Yeryüzündeki diller geleneksel olarak köklerine ya da yapılarına göre sınıflandırılmıştır. Yapı benzerlikleri göz önünde tutulduğunda, biçimbirimlerin birbirlerine bağlanması ölçüt alınarak dört ana tip ayrılabilir: Yalınlayan, bitişken (bağlantılı, eklemeli) bükümlü (füzyonel) ve kaynaştıran diller. Yalınlayan dillerde cümleler bağımsız biçimbirimlerden oluşur; dilbilgisel ilişkiler, sözdizimi ve yardımcı sözcüklerle belirtilir; tipik örnek Çince gösterilir. Türk veya Ural dilleri gibi bitişken dillerde dilin işleyişi biçimbirimlerin ek yerleri belli olmayacak biçimde birbirlerine eklenmesiyle gerçekleşir: göz+lük+çü, sık-ış-tır-ıl-mış gibi. Bükümlü dillerde de ön ve sonekler de bulunur, ancak biçimbirimler çok karmaşık değişme ve özümsenmeler gösterdiğinden bu dillere füzyonel diller de denilir. Hint-Avrupa dilleri genellikle bu tiplemeye uyar.

Böyle bir sınıflamanın zayıf yanı, herhangi bir dilin, genellikle bir tek sınıfa kokulamamasıdır. Dillerin çoğunda, iki ya da  üç sınıfın eğilimleri bir arada görülebilir. Bundan dolayı diller yerine, yalınlayan diller, çok uzun bir süre içinde bitişken dillere, bunlarsa bükümlü ve yeniden yalınlayan dillere dönüşebilmektedirler. Ancak, burada bir yapıbilimi kısırdöngüsünden değil de, sırasıyla, yalınlayan vs. yapıları yeğleyen gelişme eğilimlerinin varlığından söz etmek daha doğru olacaktır. Örnek olarak, füzyonel olarak düşünülen, yalınlayan eğilimleri de bulunan İngilizce’nin durumu verilebilir. Ural dilleri ise, yüzyıllar boyunca Hint-Avrupa etkisinde kaldıkları için füzyonel eğilimleri de gösterirler.

      Bir akrabalık söz konusu olsa da olmasa da “Ural-Altay” dillerinin birçok yanı bulunmaktadır: Ünlü uyumu vardır. Türetmeyle işletme (soru ve iyelik dahil) ön veya içeklerle değil soneklerle olur, ön değil son takılar kullanılır. Sözcükler böylece kolaylıkla uzar: Türkçe’deki yapıştırılamadığından örneğinden olduğu gibi. Sözcüklerde cinsiyet ayrımı ve belirtme öğesi  (arktikel, İngilizce’deki the, Almanca’daki der/die/das gibi) bulunmaz. Sayılardan sonra gelen adlar tekildir. Belirten öğe belirtilen öğeden önce, özne yüklemden önce gelir.

     Yeryüzü dillerini sınıflandırmada ölçüt olarak sözdizimi çıkış noktası alındığında özne-nesne-yüklem sıralanışına göre altı seçenek bulunur: Bir sayıma göre, dünya dillerinin yaklaşık % 45’i özne-nesne-yüklem, %42’si özne-yüklem-nesne tiplemesine uyar. Özne-nesne-yüklem dizimi Türk ve Ural dillerinin çoğu, klasik Latince; özne-yüklem-nesne dizimi İsveççe, Almanca, İngilizce gibi birçok Hint-Avrupa dili; yüklem-özne-nesne dizimi Kimrice (Galler bölgesinde konuşulan dil) için geçerli; öteki tipler için pek az örnek bulunmaktadır. Özne, nesne, yüklem sıralanışı birçok sözdizimi kuralını beraberinde getirir. Nesnenin yüklem önünde olduğu dillerde (başlıca özne-nesne-yüklem dillerinde), belirten belirtilenden önce yer alır: Sıfat: küçük ev, ilgi durumu: kızın evi, karşılaştırma: köpek kediden büyük, ilişki öbeği: yolda yürüyen adam, ilgeçler: senin için. Cümle öğelerinin temel sıralanışına dayalı özelliklerin kimisi sözdizimiyle ilgisiz gözükür; tipik özne-nesne-yüklem dilleri bitişkendir, sentetiktir, dilbilgisel uygunluk azdır (onlar geldiler yerine onlar geldi gibi), bağımlı biçimbirimler gövdeyi izler, önek yok, sonekler vardır, ünlü uyumu özne-yüklem-nesne dizimli dillerde olduğundan çok daha yaygındır. Örneklerden de anlaşılacağı gibi, Türkçe tipik bir özne-nesne-yüklem dilidir.

     Dünya nüfusunun yarısına yakınının, iki milyardan çok kişinin ana dili bir Hint-Avrupa dilidir. Öğrendiğimiz ilk yabancı dil çoğunlukla bir Hint-Avrupa dili, günümüzde öncelikle İngilizce olmaktadır. Çevremizi saran Hint-Avrupa dillerine böylesine alışık olduğumuz için, bir dilde sözgelimi cinsiyet bulunmamasının değil, bulunmasının değişik bir olgu olduğunu düşünmeyebiliriz. Bunun için, Türkçe öğrenmeye başlayan bir öğrenci, örneğin dört kızlar değdiği zaman “şimdiye kadar öğrendiklerinizi unutun, ana dilinizdeki gibi söyleyin” diye uyarılmalı, ki bu genellikle hiç düşünemedikleri, hatta ilk başta yadırgadıkları bir olgudur.

      Dil öğretimi ana dili öğretimi, ikinci dil öğretimi, yabancı dil öğretimi gibi kategorilerle ele alınmaktadır. Ural dilleri konuşanların Türkçe’yi bir yabancı dil olarak öğrendiklerinde karşılaştıkları sorunları aydınlatan birkaç örnek görelim. Örnekler Ural dillerinin en tanınmışlarından; Macarca, Fince ve Estonca’dan;

      Ses ve yazıbilimsel sorunlar; Estonca’da kokuz, Fince’de sekiz, Macarca’da yedi ünlü fonem vardır. Estonca'nın ünlü düzeni Eski Türkçe, Eski Oğuzca veya bugünkü Azeri Türkçesi'nin dokuz ünlülü  düzeninin tıpkısıdır. Fince’de ise bu dokuz ünlüden “ı” ünlüsü yok. Macarca’da da “ı” yok, ayrıca Fince ve Estonca’daki gibi açık-kapalı “e” karşıtlığı da bulunmamaktadır. Fince ile Estonca’daki “ä;e” karşıtlığı “ä” ve “e” yazı birimleriyle gösterilir. “ä” yazıbirimi örneğin Alman ve İsveç dillerinin yazımında da kullanılır, ancak fonetik bir değeri belirtmez. Türkçe’nin yazımında da bu yazıbirimi yabancı değildir. Sovyet imparatorluğunun yıkılmasından sonra tepeden inme kiril  alfabesinden yeniden Latin alfabesine dönme konusu gündeme gelmişti. 1991 yılının Kasım ayında İstanbul’da Marmara Üniversitesinde düzenlenen Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumunda ortak 34 harfli alfabe benimsendi. Bu alfabede açık “e” sesinin gösterimi için “ä” harfi bulunmaktadır. Azerbaycan parlamentosu 25.12.1991 tarihinde yeniden Latin alfabesine geçişini kabul eder; Türkiye’de kullanılan alfabeye ek olarak “ä” harfi de alınmıştır. 4-8 Mayıs 1992’de Ankara’da düzenlenen Sürekli Türk Dili Kurultayında Azerbaycan heyeti “ä” yerine “a” harfinin kullanılması resmileşir. Gagauzlar da ä yazıbirimini kabul ettiler (Azerbaycan’da “ä”  den “a”ya geçildikten sonra). Standart Türkçe’de “ä:e” karşıtlığı değil, “e” ünlüsünün iki değişkesi bulunmaktadır ve tek fonem olduğu için yazıda gösterilmez. Standart Türkçe gibi Doğu Rumeli lehçesine dayanan Gagauzca’da böylece aslında bir fonemin iki değişkesi gösterilmektedir.

     Ünsüzlere gelince, Macarca’nın ünsüz düzeninin Türkçe’ninkine çok yakın olduğu görülebilir. En “kötü” durumda olan Fincedir, Fince’nin ünsüz azlığı, ötümlü ötümsüz karşıtlığının bulunmaması, ana dili Fince olanların başka dilleri öğrenmede karşılaştıkları zorlukların başlıca kaynağıdır. Küçük bir ayrıntı olarak “ğ” ile ilgili sorunların aslında dil bilgisi yapıtlarındaki eksik ve yetersiz açıklamalardan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Türkçe hece başı “ğ”nin (=fonem)  Fince’de benzerinin bulunması da açıklamayı kolaylaştırır. Birtakım alıntılarla ilgili, yine Ural ve Türk dilleri için  ortak olan, söz başı ünsüz yığılmasının önlenmesi için başvurulan yöntemlerde ilgi çekici ayrıntılar görülebilir; örneğin “spor” veya “plak” gibi sözcüklerin sesletimini öğrenciler yadırgamakta, böyle alıntıların sesletiminde aslına uygunluğunun aranması gibi açıklamaları da -bir bakıma haklı olarak- kandırıcı bulmamaktadırlar.

     Biçimbilimsel veya sözdizimsel sorunlara gelince, “sorun” pek yok; Türkçe bağımlı biçimbirimlerin Ural dillerinde benzer karşılıkları bulunmaktadır. Pekiştirme sıfat ve belirteçlerini örnek alırsak; Türkçe yalnız, Fince üksin demek, buna göre yapayalnız da üpöüksin demektir, diyebiliriz. İstem bazen farklı olabilmekte, örneğin bak- eylemi Fince’de anlam farklarıyla üç ad durumu  ile kullanılabilmektedir: aynaya bakıyorum aynayı bakıyorum (niyetim onu satın almak) / aynadan bakıyorum (aynada görünen yüzümü inceliyorum) gibi.

     Hint-Avrupa etkisinden dolayı oluşmuş füzyonel eğilimlerse, Ural dillerinin her birinde çeşitli biçimlerde görülmektedir. Birtakım sözdizimsel  sorunları açıklamak için bu olgunun getirdiklerinin bilinmesi gerek. Bugünkü Fince’de bir çeşit ikiliğin bulunduğunu söyleyebiliriz; Fince’de hem yolda yürüyen adam hem de o adam ki yolda yürür gibi kopyalanmış yapılar kullanılabilmektedir. Türkçe için ikinci şık düzgün dilde kullanılmayan bir çeviri biçimidir. Fince’de her iki şık kullanılabilmekte, hatta “çeviri” biçiminin yaygınlaşmakta olduğu gözlemlenebilmektedir. Macarca’da ise birinci şıktaki eski biçimlerin kullanımı çok azalmıştır. Şöyle çok basit bir genelleme düşünülebilir: Ana dili Macarca olan bir kimse temel Türkçe’yi çok çabuk ve kolay öğrenir, sonraki düzeylerde ilerlemesi yavaşlar, ana dili Fince olan bir kimse ise ilk başta ünsüzlerde zorlanırsa da Türkçe’nin biçimbilgisi ve sözdizimini öğrenmek ve kavramak için ana dilinin desteği birebirdir.

     Sözvarlığı ve semantikle ilgili olarak burada söz konusu olan dillerin akrabalık ilişkileri veya yapı benzerlikleriyle ilgili olmayan, özellikle alıntılarla ilgili sorunları aydınlatan örnekleri toplamak kolaydır. Ne var ki, bunlar aslında Türkçe'nin sorunları. Örnek olarak yine bir öğrenci sorusunu alalım: “Ay adları neden böyle tuhaf (Mart, Mayıs sözcüklerinin Latince kökenli; Aralık, Ekim sözcüklerinin de Türkçe olduğunu görüyorum, ya Temmuz, Haziran nedir)?”  Türkçe inleme, inilti sözcüklerinin Fince karşılıkları şikayet sözcüğünü de karşılar. Türkçe’de şikayet ettim yerine inledim desek hem komik olur hem yanlış anlaşılır. Oysa Türkçe’de de halk ağızlarında şikayetlerin yazıldığı deftere “ağlantı defteri” dendiğini biliyoruz. Yine, örneğin Türkçe yıldırım sözcüğünü bellemiş bir öğrenci sözgelimi elindeki fotoğraf makinesinin nasıl çalıştığını Türkçe açıklamak istediğinde yıldırım yerine flaş denmesinin gerekli olduğunu  bilemediği için yıldırım sözcüğünü kullanır.

     Sonuç olarak, şimdiye kadar bu konuyla ilgili herhangi bir araştırmanın yapılmamış olduğunu belirtelim.


Finlandiya - Jorma ATTİLLA

Yeryüzündeki Diller ve Kelime Alışverişleri

Yeryüzünde konuşulan diller konusunda kaynaklarda farklı sayılar verilmektedir. 1997 yılında UNESCO tarafından yapılan bir araştırmada, dünyada konuşulan 10.000 dil olduğu tespit edilmiştir. Bu dillerin yaklaşık 2.000 kadarının yazılı şeklinin olduğu bilinmektedir. Toplam 52 ülkede resmî dil olarak 1,7 milyar kişi tarafından konuşulan İngilizce ilk sırada yer almaktadır. Diğer diller şöyle sıralanmıştır: Çince 1,5 milyar, Hintçe 418 milyon, İspanyolca 372 milyon, Arapça 255 milyon, Rusça 254 milyon, Portekizce 218 milyon, Fransızca 124 milyon, Almanca 121 milyon, Türkçe 120 milyon.

George Weber'in "Dünyanın En Tesirli On Dili" adlı makalesinde; İngilizcenin 115, Fransızcanın 35, Arapçanın 24, İspanyolcanın 20, Rusçanın 16, Türkçenin ve lehçelerinin 12, Almancanın 9, Portekizcenin 5, Hintçe ve Urducanın 2, Bengalcenin 1, Japoncanın 1 ülkede konuşulduğu bilgisine yer verilmiş ve diller, anadili olarak konuşan insan sayısına göre şöyle sıralanmıştır:

Çince 1,2 milyar
İngilizce 330 milyon
İspanyolca 300 milyon
Hintçe-Urduca 250 milyon
Arapça 250 milyon
Türkçe 200 milyon
Bengalce 185 milyon
Portekizce 160 milyon
Rusça 125 milyon
Japonca 125 milyon
Almanca 100 milyon
Pencabi 90 milyon
Fransızca 75 milyon

Bir dili anadili olarak konuşanların çok olması, o dilin dünyada yaygın olarak kullanıldığını göstermez. Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince 1,2 milyar, İngilizce 330 milyon kişinin anadili olmasına rağmen, dünyada 1,5 milyar kişi Çince konuşurken 1,7 milyar kişi, İngilizce ile haberleşmektedir.

Ülke sayısının dil sayısına göre bu kadar az -BM'ye üye 192 ülke vardır- olduğu göz önüne alınırsa, sadece bir dilin konuşulduğu bir ülke bulunamayacağı açıkça görülmektedir. Hattâ yüzlerce dilin konuşulduğu ülkeler bile mevcuttur. Dünyadaki diller haritasıyla bitki ve hayvanların biyoçeşitlilik haritasının karşılaştırıldığı bir araştırmada bitki ve hayvan çeşitliliğinin en fazla olduğu Amazon ve Yeni Gine gibi bölgelerde, dil sayısının daha çok olduğu tespit edilmiştir. Başka bir araştırmaya göre de, hayvan türlerinin çeşitlilik gösterdiği, ormanların çok olduğu, tropik iklime sahip veya sıradağların bulunduğu bölgelerde dil çeşitliliği de artmaktadır. Bu araştırmada son 500 yılda dillerin % 4,5'inin hayatiyetini kaybettiği ortaya konmuştur. Aynı dönemde kuşların % 1,3'ünün, memelilerin %1,9'unun yok olduğunun ortaya konması, bitki ve hayvan çeşitliliğinin fazla olduğu bölgelerde dil çeşitliliğinin de fazla olduğu fikrini desteklemektedir.

Pasifik adalarında yaşayan nüfus, dünya nüfusunun % 0,5'i olmasına rağmen, dünyadaki dillerin % 19'u bu bölgede konuşulmaktadır. Sadece Papua Yeni Gine'de 3,5 milyon insan tarafından 850 dil konuşulmakta ve dillerin neredeyse yarısı; Endonezya'da 700, Hindistan ve Nijerya'da 400'er, Meksika'da 300, Kamerun ve Avustralya'da 250'şer, Brezilya'da 230, Zaire'de 200 farklı dil veya lehçe olmak üzere dokuz ülkede konuşulmaktadır.

Konuşan sayısı bakımından ilk yüze giren diller, dünya nüfusunun % 95'i, geri kalan binlerce dil ise % 5'i tarafından konuşulmaktadır. 250 dil, 1 milyondan fazla kişi tarafından konuşulmakla birlikte dillerin % 90'ının konuşanı 100.000 kişiden azdır. Bunun yanı sıra 250 dil, sadece 2.500, 357 dil sadece 50'şer, 46 dil ise sadece 1'er kişinin anadilidir. Kaynaklarda dillerin % 20'sinin şu anda 5 ilâ 20 kişi tarafından konuşulduğu için ölü durumda olduğu bilgisi yer almaktadır.

Dil sayısının bu kadar çok olmasının yanı sıra birbirinden çok uzak coğrafyalarda yaşamış olmalarına rağmen, aynı seslerden, aynı harflerden müteşekkil kelimelerin birçok dilde aynı varlığı karşılaması, bütün insanların aynı ana-babanın çocukları olduğunun ispatı gibidir. Bunu Richard Fester'in 200 dili karşılaştırarak yaptığı bir araştırmadan elde ettiği neticelerle misâllendirebiliriz. Almanya'da "Ren", Fransa'da "Rhone, Garonne, Roanne", İtalya'da "Reno", Norveç'te "Rena" isimli nehirler olduğu gibi, Amerika'da Washington yakınlarındaki bir nehir de Kızılderililer tarafından "Raanoke" şeklinde adlandırılmıştır. "Akmak, çağıldamak" fiilleri, Amerika'daki Mepucha yerlilerinin dilinde "rinun", Almancada "rinnen", Hindistan'da "rina", Tibet'te "ran", Japonya'da "ryu", Afrika'da "baharini" kelimeleriyle karşılanmaktadır. Ayrıca İskoçya'da "cwen" kelimesi "genç kadın", Farsçada "civan" "yakışıklı genç" mânâsında kullanılırken Kuzey Germenlerde "Kwin" İngilizcede "guenn", Ortaçağ Almanya'sında "kwenne", Grekçede "gvne", Baskçada "gune", Norveç dilinde "guna", Peru'da İnkalarda "guna", Avustralya yerlileri olan Aborijinlerin dilinde "guna" kelimeleri "kadın" mânâsında kullanılmaktadır.

Gerek yazı, gerekse konuşma dili olsun, yeryüzündeki dil zenginliğinin her geçen gün azalmasında, teknolojik yönden gelişmiş ve güçlü ekonomiye sahip ülkelerin kendi kültürlerini diğer ülkelere çeşitli vasıtalarla ihraç etmeleri mühim rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra sanayileşememiş ülke vatandaşlarının kendi ülke ve dillerinde bir gelecek görmedikleri için, gelişmiş ülkelerin dillerini tercih etmelerinin rolü de inkâr edilemez. Bu durumda da kullanılmadığı ve yeni nesillere öğretilmediği için dillerin ölümü gerçekleşmektedir. Zaten bir dilin gelecekte yaşayıp yaşamayacağını anlamak için genç nesiller ve küçük yaştakiler tarafından konuşulup konuşulmadığına bakmak gerekir. Yoksa konuşan sayısının çok olması, o dilin gelecekte de varlığını sürdüreceği mânâsına gelmez. Araştırmalara göre önümüzdeki 100 yıl boyunca her iki haftada bir dilin öleceği ve dillerin % 30 ilâ 50'sinin bu yüzyıl sonunda yok olacağı varsayılmaktadır.

Diller ve Kelime Hazineleri

Dillerin kelime hazineleri de birbirinden farklıdır. Yüz binlerce kelimesi olan dil bulunduğu gibi, birkaç bin kelimeli diller de mevcuttur. Aslında bir dil, kelime hazinesi bakımından ne kadar zengin olursa olsun, kişilerin günlük hayatta, konuşmada kullandıkları kelimelerin sayısı sadece binlerle ifade edilmektedir. Bu konuda "Verlee adlı bilim adamı, sıradan kimselerin 2.000'den biraz fazla, eğitimli kişilerin ise en çok 4.000 – 5.000 dolayında kelime kullandığını ileri sürer... Kimi bilginler, sıklık sayımlarıyla elde edilen cetvelde ilk sırayı alan 1.000 kelimeyle normal metinlerin % 80'inden fazlasının anlaşılabildiğini kaydederler." Sıklık sayımlarından ulaşılan neticelere göre en sık kullanılan ilk 1000 kelime konuşma dilindeki kelimelerin % 85'ini oluşturmaktadır. En sık kullanılan 2. bin kelime, konuşma dilinin % 8–10'luk bölümünü oluştururken daha sonraki her bin kelime de % 2'lik bölümünü oluşturmaktadır. Böylelikle en sık kullanılan ilk 4.000 kelimenin günlük konuşma dilindeki kelimelerin % 95'ini oluşturduğu görülmüştür.

Yeryüzünde saf bir dil olduğunu söylemek oldukça zordur. Böyle bir dil ancak hiçbir medeniyetle alâka kur(a)mamış kabilelerde konuşuluyor olabilir. Yoksa her milletin dilinde başka dillerden geçmiş yüzlerce, binlerce kelime bulunması pek tabiîdir. Fransız düşünürü Albert Dauzat, La Philosophie du Langue adlı eserinde, Haçlı Seferlerinin birçok Arapça kelimenin Avrupa dillerine girmesine sebep olduğunu, 100 Yıl Savaşlarıyla Fransızcaya İngilizce kelimelerin, 30 Yıl Savaşlarıyla da İtalyan ve İspanyol terimlerinin girdiğini belirtir. Her cemiyet, alâka tesis ettiği komşu milletlerin âdet, kültür ve inançlarının tesiri altında kaldığı gibi, dillerinden de kelimeler almıştır. Üstelik bu kelime transferi çift yönlüdür. Kelime alışverişleri, yirminci yüzyıl başlarına kadar tabiî bir seyir takip ettiğinden, dünya dilleri için bir tehlike arz etmiyordu. Geride bıraktığımız yüzyılın başlarından itibaren ise bilhassa haberleşmenin, nakliyatın kolaylaşması, bazı dillerin hayrına neticeler doğurmuş olsa da, birçok dili yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Türkçenin Durumu

Türkçenin kelime hazinesi de Türklerin tarih içindeki yolculuğuyla değişikliklere uğramıştır. Bilinen en eski Türkçe yazılı vesika kabul edilen Orhun Kitabelerinde yabancı kelime sayısı % 1'i geçmemektedir. Manihaizm ve Budizm'le karşılaşılmasıyla birlikte, Türkçenin kelime varlığında değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Türklerin İslâmiyet'le tanışıp Anadolu'ya yerleşmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime geçmiş ve günümüzde Osmanlıca diye anılan dil teşekkül etmiştir. Bu arada Balkan milletleriyle münasebet kurulmasıyla az sayıda da olsa Balkan dillerinden geçen kelimeleri unutmayalım. Osmanlı münevverlerinin yüzlerini Tanzimat'la birlikte Batı'ya, bilhassa Fransa'ya çevirmeleriyle bu sefer Türkçede, Fransızca kelimeler arz-ı endam etmeye başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'yla aynı safta girilmesi neticesi Almancayla münasebetler artmaya başlamış ve kelime alışverişi yoğunlaşmıştır. Daha sonraki yıllarda ABD'nin dünya siyaseti ve ekonomisindeki ağırlığının tesiriyle, Türkçeye İngilizce kelimelerin girişi hız kazanmış ve günümüzde İngilizce kelimeler Türkçeyi âdeta istilâ eder hâle gelmiştir. İfade edildiği gibi dünyada her iki haftada bir lisan hayatiyetini kaybetmektedir. Türkçenin de hayatiyetini kaybeden lisanlardan olmasını istemiyorsak, millî bir mesele olan lisan mevzuunda herkes şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. İlmî keşifler ve teknolojik gelişmeler neticesinde ortaya çıkan yeni kelimeler bir yana bırakılacak olursa, bilhassa konuşma dilinde İngilizce kelimelere yer verilmesinin, İngiliz gibi konuşup eğlenip espriler üretilmesinin; korku, heyecan, sevinç, hasret gibi hislerin Türkçe değil de İngilizce kelimelerle ifade edilmesinin, dilimizin aleyhine neticeler doğuracağını söylemek kehanet olmasa gerektir. Bu mevzuda cemiyete numune teşkil eden ve genç nesil tarafından taklit edilen sanatçılara, her zaman halkın gözü önünde bulunan devlet adamlarına, gelecek nesilleri yetiştiren maarif ordusuna, günün bir kısmını karşısında geçirdiğimiz televizyonların, gazetelerin çalışanlarına, yöneticilerine büyük vazifeler düşmektedir.

Türkçenin komşu dillerle olan bu münasebetinde sadece alıcı bir dil olmadığını söylemekte fayda vardır. Osmanlı'nın cihanşümul bir devlet olması hasebiyle tarih içinde diğer diller de Türkçeden çok sayıda kelime almıştır. Meselâ, sadece Sırpça ve Hırvatçada 6.878 Türkçe kelime vardır. Ermenicede 4.262, Bulgarca ve Rumencede 3.500'er, Yunanca, Farsça ve Arnavutçada 3.000'er, Rusça'da 2.500, Macarca ve Arapçada 2.000'er, Ukraynacada 747, İngilizcede 470, Çincede 347, Çekçede 248, Urducada 227, Almancada 166, İtalyancada 146, Fincede 118 Türkçe kelime tespit edilmiştir.

Yaşanılan Yer ve Dil

Milletlerin kelime dağarcığında yaşadıkları bölgenin coğrafî özelliklerinin de belirleyici rolü vardır. Meselâ deniz kıyısında yaşayan bir halk ile uçsuz bucaksız bozkırda yaşayan bir halkın; çöllerde yaşayan bir halk ile Afrika ormanlarının derinliklerinde yaşayan ve medeni âlemle teması bulunmayan bir halkın hayat tarzları, geçim kaynakları farklı olduğu gibi, dillerindeki kelime sayıları ve çeşitliliği de farklılık arz etmektedir. Balıkçılıkla geçinen insanların kullandığı kelimeleri, tarım ve hayvancılıkla geçinen bir topluluğun dilinde aramak beyhûdedir. Bu yüzden olsa gerektir ki, Orta Asya'da ziraatçılık ve hayvancılık yapan Türkler, Anadolu'da karşılaştıkları deniz ve denizcilikle alâkalı terimleri, balık isimlerini İtalyanca, Yunanca gibi bu sahalarda kelimelerin üretildiği dillerden almıştır. Meselâ Türkçeye 'liman, çinakop, istavrit, palamut, lüfer, kalamar, izmarit, karides, levrek, kerevit, ispari, uskumru, iskorpit, ispendek, palamar, orkinos, ısparoz, mavraki, gasparoz' kelimeleri Yunancadan; 'iskele, sardalye, kamara, kamarot, kalyon, barbunya, manevra, filika, marina' kelimeleri İtalyancadan geçmiştir. Bu misâller, yaşanılan yerin lisana tesirini açıkça göstermektedir. Mehmet Niyazi "Hayat ve Dil" başlıklı yazısında bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: "Sahillerde yaşayan, geçimlerini denizcilikten temin eden milletlerin dilinde, kıtaların iç kesimlerinde bulunan milletlerin dillerine göre denizle alâkalı kelimeler mukayese edilemeyecek kadar çoktur... Karlar içinde hayat hakkı arayan Eskimoların dillerinde en medenî milletlerin dahi anlatamadığı karın durumu, yağışı, rüzgârla karın aldığı şekiller, havanın patlamak üzereki hâlini anlatan kelimeler tespit edilmiştir. Afrika'nın ormanlık bölgelerinde yaşayan kabilelerin 3.000 kelimelik dillerinde yeşilin değişik tonlarını ifade etmek için 60'tan fazla kelime bulunduğu hayretle görülmüştür. Erich Rothacker çöl çevresinde yaşayan Kaffer'lerin dilinde sırf kahverenginin tonlarını karşılayan 800 kelime olduğunu yazmaktadır."

Din ve Dil

Fertlerin inanç ve dinlerinin de bir milletin lisanına, kelime hazinesine büyük tesiri vardır. Buna Türklerin İslâmiyet'i kabulünden sonra karşılaştıkları birçok varlık ve mefhumun Arapça veya Farsça kelimelerle karşılanmasıyla Türkçenin kelime hazinesinde meydana gelen farklılaşma misâl gösterilebilir. Bu kelime geçişi yeni dinin ismiyle başlamaktadır. Allah, İslâm, peygamber, Kelime-i Şahadet, namaz, oruç, zekât, hacla devam eden kelime geçişi; melek, peygamber, kitap, kıyamet, âhiret, hayır, şer, tekbir, kıyam, kıraat, rükû, sücut, kelimeleriyle sürüp gider. Minare, şerefe, cami, mihrap, minber, kürsü, seher, sabah, şehit, gazi, nefis derken hayatın her ânını ihata eden Arapça-Farsça kelimeler, bu kadarla da sınırlı kalmaz. Haram, helâl, günah, sevap nihayet Azrail, kabir, Münker, Nekir, mizan, sırat, cennet, cehennem derken Arapça, Farsça kelimeler, Türkçe konuşan birini beşikten mezara kadar takip etmektedir.

Diller arasındaki kelime alışverişi tabiî olmakla birlikte özellikle son yıllarda yabancı menşeli kelimelerin kendi dillerindeki telâffuz ve kullanımlarıyla dilimize geçmesi, yetmiyormuş gibi, bir de gramer kurallarının ithal edilip tabelalarda "Kedi's, Döner's" vb. altı kaval üstü şeş hane dedirtecek Türkçe kelimeye İngilizce ek getirme gibi garabetlerle karşılaşılması, dilimizin geleceği mevzuunda insanı karamsarlığa sevk etmiyor değil. Ancak bütün kıtalarda çok sayıda ülkede büyük fedakârlıklarla açılan Türk okulları ve bu okullarda Türkçenin öğretilmesi, dilimizin geleceği konusunda, korkularımızı izale etmektedir. Bu ve benzeri gönüllü teşekküllerin veya resmî kurumların gayretleri neticesinde Türk dili de dünyada daha üst sıralarda yer almaya başlamıştır. Gelenek hâline gelen Milletlerarası Türkçe Olimpiyatlarında 2009 yılı içerisinde 115 ülkenin temsil edilmesi, Türk dilinin geleceği konusunda ümit bahşetmektedir.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...