Etiketler

Arnavutluk'ta Türk Dizilerinin Türkçe Öğretimine İlköğretim, Lise Ve Üniversite Düzeyinde Etkisi

Günümüzde kitle iletişim araçlarının ve özellikle televizyonların insanlar üzerinde çeşitli etkileri bulunmaktadır. Bunlardan biri de yabancı dil öğrenimine olan etkisidir. Özellikle yabancı dilde ve alt yazılı filmlerde bu etki daha da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Arnavutluk'ta yayınlanmakta olan birçok yabancı dizi vardır. Bu diziler arasında Türk dizileri de yerini almaktadır. Türk dizilerine ilginin artması daha önce yayınlanan İtalyan ve Latin dizilerini geri planda bırakmış ve Türk dizileri halkın çok konuştuğu konuların başında gelmeye başlamıştır. Türk dizilerinde rol alan oyuncuların Arnavutluk'ta ün sahibi olması ve gençlerin dizi müziklerini cep telefonlarında kullanılmaya başlaması ise dizilerin etkisini farklı bir açıdan göstermektedir.

Buna paralel olarak Türk dizilerinin Arnavutluk'ta yayınlanmaya başlaması Türkçeye olan ilgiyi de arttırmıştır. 20. yüzyılın ortalarına kadar aile büyüklerinin kullandıkları Türkçe kelimeleri dizilerde duyan genç izleyiciler Arnavutça-Türkçe ortak kelimeleri yeniden kullanmaya ve öğrenmeye başlamışlardır. Türk dizileri, Arnavutluk'ta faaliyet gösteren Türk okullarında, dil kurslarında ve Türk kültür merkezlerinde verilen Türkçe derslerine olan ilgiyi arttırmıştır. Bu diziler sayesinde öğrencilere Türkçeyi ve Türk kültürünü öğretmek daha da kolaylaşmıştır.

Bu çalışmanın amacı Arnavutluk'ta gösterimde olan Türk dizilerinin Arnavut öğrenciler için Türkçe öğrenimine olan etkisini belirlemektir. Bu çalışmayı yaparken anket tekniği kullanılmıştır. Türkçenin ders olarak verildiği eğitim kurumlarındaki öğrencilere anket çalışması uygulanarak elde edilen veriler analiz edilip değerlendirilmiştir.

GİRİŞ

İnsanların bilgileri öğrenme şekillerinde farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, insanların bilgiyi öğrenirken uyguladığı etkinliklerde açık bir biçimde görülür. Bu etkinliklerden okuma, dinleme, duyma ve dokunmaları sayabiliriz.

Texas Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre zaman faktörü sabit tutulduğunda hatırlama oranları şu şekildedir; insanlar okuduklarının %10' unu, işittiklerinin %20'sini, gördüklerinin %30'unu, görüp işittiklerinin %50' sini, söylediklerinin %70' ini, yapıp söylediklerinin %90'ını hatırlamaktadırlar. Bu verilere göre, öğrenmede aktif olan duyu organlarının sayısı arttıkça öğrenmenin kalıcılığı da aynı oranda yükselmektedir. Bu durumda öğrenmede en etkili yöntem öğrenme sırasında aktif halde bulunma; yani yaparak ve yaşayarak öğrenmedir. Yabancılara Türkçe öğretiminde öğrencilerin motivasyonunu artırmak ve derslerden beklenen başarıyı sağlamak için bu duruma yönelik aktiviteler yapılmalıdır.

Geleneksel yabancı dil öğretim yöntemleri, dil öğretiminde beklenilen başarıyı sağlayamamaktadır. Öğretmen merkezli olan geleneksel sistemlerde öğrenciler genellikle ikinci plandadır. Mustafa Arslan ve Adem Ergin bu konuda şöyle demektedir.: "Öğretmenin, öğrencilerin farklı duyularına yönelik etkinlikler kullanarak ders anlatmaması öğrencilerin yabancı dil derslerine karşı olan ilgisini azaltmaktadır. Öğretmenin ders kitabını ve yazı tahtasını kullanarak gerçekleştirdiği bu öğretim yönteminde öğrenciler belli bir süre sonra motivasyon eksikliği yaşamaktadırlar. Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminin kalitesini arttırmak ve öğrencileri isteklendirmek için onların mümkün olan tüm uyarıcılarını harekete geçirmek gerekmektedir. Bundan dolayı yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde kullanılacak görsel ve işitsel araçlar öğrencilerin görme ve işitme duyularını uyararak öğretimin daha etkili olmasını sağlayacaktır."

Görsel ve işitsel araçların yabancı dil eğitimdeki etkilerinden dolayı Türk dizileri de yabancı dil olarak Türkçe'yi öğrenmeye çalışanlara büyük fayda sağlamaktadır. Ayrıca Türkçe'yi öğrenmekle kalmayıp kültürel değerlerin de öğrenilmesini ve yaşanılmasını sağlamaktadır.

Türk Dizilerinin Yayınlandığı Ülkelerde Türk Kültürüne Ve Türkçeye Etkisine Genel Bir Bakış

Diziler, seyircilerin televizyon karşısında tükettiği zamanın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Böylece günlük hayatın birer parçası haline gelmiştir. Bunun yanında insanları hayat tarzlarında, kültürlerinde ve kullandıkları dillerde dizilerin etkileri görülmektedir. Özellikle dizilerin yabancı kaynaklı olup dublajlı veya altyazılı biçiminde ilgili ülkelerde yayınlanması ise üzerinde durulup konuşulması gereken bir hassasiyeti vardır.

Türk dizi ihracatı 2001 yılında "Deli Yürek"in Kazakistan'a satışı ile başlamıştır. Kazakistan'dan sonra Türk dizilerinin diğer Türk devletlerinde de yayınlanmaya başlamasıyla birlikte balkanlarda da Türk dizileri seyredilmeye başlanmıştır. Türk dizilerinin yayınladığı coğrafyaya ve o coğrafyanın kültürüne göre toplum üzerinde değişik etkileri söz konusudur.

Aşağıda bu etkilerin görüldüğü ülkelerle ilgili bazı bilgiliri paylaşmak istiyorum:Sırbistan:"Türkiye ve Sırbistan arasında son yıllarda yoğunlaşan diplomatik ve ekonomik ilişkiler, Sırbistan halkının Türkiye algısını oldukça olumlu etkiledi ve iki ülke halkı arasındaki kültürel benzerlikleri öne çıkardı. Son on yılda iki ülke arasındaki diplomasi trafiğine, yatırım ve ticari anlaşmalara bakılırsa, Türkiye ile Sırbistan arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğine şahit olunabilir. Yoğun ilişkilerden Sırbistan toplumu da nasibini aldı ve Türkiye,şimdilerde Sırbistan halkının en çok ilgisini çeken ülkeler arasında. Geçen hafta Sırbistan'ın çeşitli gazete ve televizyon kuruluşlarından Türkiye'yi ziyarete gelen bir grup Sırp gazeteci, Türkiye ile Sırbistan arasındaki özellikle kültürel alanda yaşanan yakınlaşma üzerine düşüncelerini aktardı. Gruba Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da kurulan Beyza Eğitim Merkezi Müdürü Murat Koç eşlik etti. Beyza Eğitim Merkezi, 2006'dan beri Belgrad'da, çeşitli Avrupa dillerinin yanı sıra ağırlıklı olarak Türkçe öğreten özel bir dil okulu.

Kültürel düzeyde gelişen ilişkiler konusunda en çok bahsedilen mesele Türk dizileri. Türk dizileri yüksek izlenme oranlarıyla uzun zamandır Sırbistan'da popüler. Sırp televizyon kanalı Kopernikus'ta sabah programı sunucusu ve sabah programı editör yardımcısı Tamara Çiroviç, Sırbistan'da 8 farklı kanalda yayınlanmakta olan Türk dizilerinin son zamanlarda, ülkede çok tutulan Brezilya ve Amerikan dizilerini geride bıraktığını ifade ediyor. Sırbistan'da en çok izlenen Türk dizilerinin başında, Türkiye'de de izlenme rekorları kıran "Binbir Gece", "Yaprak Dökümü" ve "Hanımın Çiftliği" geliyor.

Tamara Çiroviç, ülkesinde Türkçe öğreten dil kurslarına yoğun bir ilginin olduğundan bahsediyor ve Türk dizilerinin bu ilginin tetikleyicisi olduğunun altını çiziyor. Çiroviç ayrıca Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde en çok ilgi çeken bölümün Türkoloji bölümü olduğunu ekliyor. Murat Koç, müdürlüğünü yaptığı dil okulunda Türkçenin gördüğü yoğun ilginin Sırbistan'ı yansıttığını iddia etmekle Çiroviç'i destekliyor.

Sırp gazeteciler, Türkiye Kültür ve Turizm Müşavirliği'nin Sırbistan'da Türkiye'yi tanıtmak amaçlı yaptığı kültürel faaliyetler hakkında memnuniyetlerini belirterek, bu tarz aktivitelerin daha fazla yapılması çağrısında bulundular.

Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Birliği Başkanı Vukosin Obradovic, Türkiye'ye karşı ülkesinde oluşan dostluk hislerinde dizilerin rolünün abartıldığını düşünüyor. Bir zamanlar Sırbistan'da Amerikan dizilerinin reytinglerde ilk sırada yer aldığını fakat bunun Amerika ve Sırbistan kültürleri arasında herhangi bir yakınlığa yol açmadığını belirten Obradovic, dizilerin rolünün yalnızca, zaten var olan kültürel yakınlıkları sergilemekten ibaret olduğunu düşünüyor. 'Dizi diplomasisi'nin yanında daha kalıcı ve eğitici başka kanallar bulunabileceğini dile getiriyor.''

Sırbistan'daki Belgrad Üniversitesi Türkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mirjana Teodosijeviç de Sırpçada 10 bine yakın Türkçe kelime bulunduğunu belirtti.

Türk atasözlerinin Sırpçada halen çok kullanıldığını, Türkçe sözlüklerde bile bulunmayan kelimelerin kendi dillerinde yaşamaya devam ettiğini ifade eden Teodosijeviç, son zamanlarda Sırbistan'da büyük beğeniyle izlenen "Binbir Gece" dizisinde geçen ve Sırpçada da kullanan kelimeleri duyan insanların çok şaşırdığını kaydetti.

Teodosijviç, "Birçok insan, kullandığı kelimenin Türkçe olduğunun farkında bile değil. Ancak bunu dizide duyduğu an önce çok şaşırıyor, sonra Türkçeyle ilgilenmeye başlıyor. Aslında halkımız Türklerle dilin yanı sıra kültürel olarak da çok benzediğini bu diziler sayesinde gördü. Bu nedenle de Sırbistan'da Türkiye'ye ve Türkçeye ilgi arttı" dedi.

Sırbistan'da daha önceleri Türkler için söylenenlerin gerçek olmadığını yıllarca kendilerinin üniversitede öğrencilerine anlattıklarını ve onlara Türkiye'yi sevdirdiklerini ifade eden Teodosijviç, "Şimdi ise bu diziler sayesinde halkın büyük kısmı, Türkiye'yi yakından tanıma fırsatı buluyor. Kafasındaki ön yargılar bu şekilde yok oluyor" diye konuştu.

Bosna Hersek: "Türk dizilerinin bölge ülkelerinde yayımlanmaya başlaması, en fazla Türkçeye olan ilgiyi artırdı. Daha önce aile büyüklerinin kullandıkları Türkçe kelimeleri dizilerde duyan genç izleyiciler, unutulmaya yüz tutan kelimeleri yeniden hatırlamaya ve kullanmaya başladı.

Türk dizilerinin Türkçeye etkisi, bölge ülkelerinde eski Yugoslavya döneminden bu yana varlığını sürdüren Türkoloji bölümlerindeki öğretim üyelerini de mutlu etti. Yıllardır güç şartlarda öğrencilerine Türkçe ve Türk kültürünü öğretmeye çalışan Türkoloji öğretim üyeleri, Türk dizileri sayesinde işlerinin daha da kolaylaştığını kaydetti.

Devamını okumak için tıklayınız.

Beden Dilinin Yabancılara Türkçe Öğretiminde Etkisi

           Çalışmamızın ana omurgasını beden dili konusu oluşturacaktır. Bu kapsamda yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin etkisi ve eğitim ortamına katkısı üzerinde durmayı benimsedik. Bilimsel literatür incelendiğinde de görülecektir ki beden dili konusu maalesef Türk bilim dünyasının gündemine henüz kapsamlı olarak girmemiştir. Bu alanda birkaç çalışmanın dışında maalesef ciddi çalışmalar yapılmamıştır. Kişisel gelişim kapsamında birbirinin kopyası diyebileceğimiz 'popüler' kitapların dışında çalıştığımız bu alanda akademik kaynak bulma sıkıntısı yaşanmaktadır. Beden dili konusu ülkemizde üzerinde daha çok araştırma ve bilimsel çalışmaların yapılması gereken bir durumdur. Yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin kullanımının önemini ilk defa ortaya koymaya çalışmanın sonucu olarak bazı eksikliklerin olması kaçınılmazdır.

 Bu çalışma şunu bir kez daha göstermiştir ki eğitim/öğretim salt bilgi verme işi değildir. Eğitimin psikolojik yönü de bilgi kadar önemlidir. Çünkü derse karşı ilgi/istek oluşturulamamış olması veya öğretmenin yanlış tutum ve davranışları sebebiyle Türkçeden uzaklaşan öğrenciler ülkemizin birer kaybıdır. İnsanın kendisinin ve yaptığı işin farkında olmasını sağlayan yegâne etmenlerden birisi de belki de en önemlisi beden dilidir. Kişi iletişim kurarken hem kendisine dikkat eder hem de muhatabına dikkat eder ki iletişimdeki en önemli noktalardan biriside budur. Dolayısıyla beden dilinin doğru kullanımı ve doğru yorumlanması aslında eğitimin vazgeçilmez bir parçasıdır.

 Çalışmamız altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde problem durumu, araştırmanın amacı ve önemi, varsayım ve sınırlılıklardan bahsettik. İkinci bölümde yabancı dil olarak Türkçe öğretimine değindik. Üçüncü bölümde iletişim kavramını açıklamaya çalıştık. Dördüncü bölümde beden dilinin ne olduğu ve önemi üzerinde durduk. Beşinci bölümde beden dilini Türkçe öğretimi üzerinde nasıl kullanabileceğimize ilişkin bir değerlendirme yaptık. Son olarak altıncı bölümde ise araştırmamızın yönteminden, bulgulardan, sonuç ve yorumlardan ve bu bağlamda önerilerimizden bahsettik.

Beden dilinin yabancılara Türkçe öğretimi üzerinde etkisini araştırdığımız bu çalışmada amacımız beden dilini aktif olarak kullanarak kelime öğretimi yapmaktır. Bu süreç esnasında öğrenci üzerinde kültürel bir beden dili farkındalığı oluşturmayı ve öğretmen açısından ise derse karşı öğrenciyi olumlu motive edebilmek amacıyla öğretmenin beden diline dikkat çekmeyi amaçladık.

             Çalışmamızın başında, çalışmamızı yapmamızın gerekçelerini ortaya koyan problem durumu, araştırmanın amacı, araştırmanın önemi, araştırmanın yöntemi, varsayımlar, kapsam ve sınırlılıklar, veri toplama teknikleri, toplanan verilerin analizi ile ilgili araştırmalar açıklanmıştır.

 Çalışmamızın kavramsal çerçevesinde ise beden dilinin ne olduğu, önemi ve özelliklerinden bahsedildikten sonra beden dilinin yabancılara Türkçe öğretiminde nasıl kullanılacağı konusuna değinilmiştir.

 Bu çalışma Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde lisans eğitimi almadan önce Türkçe hazırlık eğitimi gören yabancı öğrenciler üzerinde uygulanmıştır. Önce biri deney grubu diğeri kontrol grubu olmak üzere on beşer kişilik iki sınıf seçilmiş ve uygulama bu iki sınıf üzerinde yapılmıştır. Bu iki sınıfa ön test-son test yöntemiyle dönem başında ve dönem sonunda test uygulanmış ve sonuçları SPSS yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonucunda beden diliyle kelime öğretimi yapılan sınıfın klasik yöntemle kelime öğretimi yapılan sınıfa göre daha başarılı olduğu gözlenmiştir.

1.1. Giriş

Dünyada üzerinde çok tartışılan ve konuşulan kavramlardan biri de beden dilidir. Günümüzde beden dili ile ilgili çok yönlü araştırmalar yapılmakta, konunun önemi ve gerekliliği birçok bakımından ortaya konulmaktadır. Eğitim ve öğretimde beden dilinin yardımcı bir öğe olarak kullanılmaya başlandığı görülmektedir.

Yirmi birinci yüzyıl sınırların ortadan kalktığı, ülkelerin sadece kendi içlerinde değil; diğer ülke insanları ile doğrudan ya da dolaylı iletişimlerinin arttığı bir yüzyıldır. Bunun sonucu olarak her alanda iletişim ihtiyaçları artmakta, bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerinde dilin yeterli olmadığı durumlarda başka iletişim kaynaklarına başvurulduğu görülmektedir. Bu kaynakların başında ise beden dili gelmektedir.

Devletlerarası ilişkiler, turizm ve eğitim hareketliliği, sosyal ihtiyaçlar iletişimi tek yönlü olmaktan çıkarmış, çok yönlü hale getirmiştir. Özellikle bir başka dili öğrenme ve o dilin gerekliliklerini yerine getirme adeta bir temel ihtiyaç haline dönüşmüş, bu durum ayrıcalık olmaktan çıkmıştır. Önceleri bir yabancı dili öğrenmek ayrıcalık ve seçicilik iken günümüzde bu durum her birey için gerekliliğe dönüşmüştür.

Yabancı dil öğretiminde birçok unsur bir arada bulunur. Bu unsurların başında o dilin kendi gerekliliklerini ve kullanım farklılıklarını iyi bilmek gerekir. Bu kapsamda kültürel davranışlar ve sosyal ilişkilerin o dilin içindeki yerini iyi incelemek gerekir. Yabancı dil öğrenen kimse öncelikle öğrendiği dili kendi diliyle karşılaştırarak öğrenir. Öğreten ise öğrenenin kültürel davranışlarını iyi bilmesi halinde daha kısa sürede sonuca ulaşır. Zaman zaman ortaya çıkan bazı temel problemleri çözmek ve kısa süreli bir iletişim alanı oluşturabilmek için öğrenen ve öğreten arasındaki iletişimde ortak davranışlar ve tutumlar rol oynar.

Dilini bilmediğimiz bir ülkede bazı temel ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere genellikle evrensel dil dediğimiz beden dilinden faydalanırız. Bu da bize karşılıklı iletişimde ortak davranışların ne denli önemli olduğunu gösterir.

Üzerinde durulması gereken bir başka hususta dil ve insan bağlantısı ve insanın kendi diliyle duygu, düşünce ve isteklerini ifade ederken başka bir dile ait ögeleri anlama çabasıdır. Burada da o dilin anlamsal karşılığından çok davranış ilişkisi önem kazanır. Herhangi bir dili çok iyi bilmesek bile dili kullananın davranışlarından yola çıkarak neyi anlatmak istediğine dair önemli ipuçları elde edebiliriz.

Bir dili ilk defa öğrenen birisi o dille ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmasa bile öğretici ile aralarındaki iletişim genellikle evrensel kabul ettiğimiz beden dili üzerinden yapılır. Yabancı dil öğretimindeki temel yaklaşımlardan birisi de budur.

Beden dilinin, dil öğretiminde önemini ifade eden ve bu konunun gerekliliğini vurgulayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Ancak yabancılara Türkçe öğretiminde beden dilinin etkililiği ve gerekliliği üzerinde geniş kapsamlı bir çalışmanın yapılmadığı görülmüştür. Amacımız bu eksikliğin üzerine gidip konunun önemine ve gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Yaptığımız çalışmanın temel problemi ve bu probleme bağlı amaç, önem, varsayım ve sınırlılıkların belirlenmesi durumunda daha nesnel sonuçlar elde etmek mümkün olabilecektir.

 1.2. Problem Durumu

İletişim ve dil, sosyal yaşamın temelini oluşturan iki önemli yapıdır. Sosyal etkileşimin kurulabilmesi için iletişim gereklidir. İnsanların konuşma, duygularını ifade etme ve paylaşma gereksinimi olan varlıklar olduklarını göz önünde bulundurursak, insanlar arası iletişimde konuşmanın, duygularını ifade etmenin ve fikir alışverişinde bulunmanın ne derece önemli olduğu ortaya çıkar. Hogg (2007: 618)'da bu konuda; "Gerçekten de iletişimin olmadığı bir sosyal etkileşim düşünmek olanaksızdır." diyerek sosyal yaşam içerisinde iletişimin ne denli önemli olduğuna temas eder. Aynı topluma ait ve aynı kültürü paylaşan insanlar arasındaki fikir alışverişinden söz edilebileceği gibi, farklı toplumlara ve farklı kültürlere ait insanlar arasındaki iletişimden de söz etmek mümkündür.

Günümüzde artık ülkeler arası sınırlar neredeyse ortadan kalkmıştır. Teknolojinin bizlere sunduğu imkânlar sayesinde, dünyanın diğer ucundaki biriyle rahatlıkla iletişime geçebilmekteyiz. İnsanlar devamlı gelişmekte olan kitle iletişim araçları sayesinde birbirleri hakkında bilgi sahibi olmaktadırlar. Bu gerek televizyon gerekse internet aracılığıyla gerçekleşmektedir. Farklı ülkelerden insanlar birbirleriyle karşılaştıklarında birtakım gereksinimler ortaya çıkmaktadır. Farklı dilleri konuşan insanların söz konusu karsılaşmalarında birbirlerini anlamak istemeleri, karşılıklı fikir alışverişinde bulunma arzuları, yabancı dillerin öğrenilmesini zorunlu hâle getirmektedir. Buna uluslararası ticari ilişkiler, eğitim, kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkiler de eklenince insanlar için yabancı dil öğrenmek mecburi bir durum olmaktadır. Bu durumda birbirleriyle sık sık karşılaşan insanların birbirlerinin dilini öğrenmeleri veya iletişim kurabilecekleri ortak bir dili öğrenmeleri gerekliliğini ortaya koymaktadır.

İnsanlar birbirleriyle iletişim kurarken bunu sözlü ve sözsüz olmak üzere iki şekilde yaparlar. Sözsüz iletişim esnasında ise mutlaka beden dilini kullanırlar. Sözlü iletişim ise beden diliyle desteklenerek yapılmaktadır. Kimi zaman beden dili, kimi zaman ise sözlü iletişim bir adım öne çıkmıştır. Ancak araştırmalar iletişimde beden dilinin; ses tonu (%38) ve sözcüklere (%7) göre %55 oranla önde olduğunu göstermektedir (Mahrebian, Ferris; 1967: 248). Mahrebian'ın yukarıda verdiği oranlara bakacak olursak, beden dilinin sesler ve sözcüklere göre iletişimde daha ön planda olduğunu görürüz. Buna bağlı olarak Telman; Ünsal (2005: 98) beden dilinin seslere ve sözcüklere oranla daha geniş kapsamlı olduğunu; "Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır." ifadesiyle dile getirir.

Beden hareketlerinin sözleri desteklemesi sayesinde kişiler arası iletişim gerçekleşir. Beden dili ve sözlü iletişimin birbirini desteklediği bir iletişim ortamında, insanlarla kurulan iletişimin ciddi bir olumlu etkisi olacaktır. Karşı tarafa söylenmek istenenler beden dili sayesinde daha doğru ve etkili söylenmiş olacaktır.

Yapılan araştırmalar, duygulara bağlı olarak ortaya çıkan yüz ve beden ifadelerinin, kişiler arası iletişimde çok önemli bir yeri olduğunu gösterir. Kaşıkçı (2002: 13) beden dili ile davranışların ve duyguların birbirleri ile olan ilgisinden söz ederken "Beden dili, kişinin duygularını ve düşüncelerini anlamak anlamına gelir.

 Çünkü düşünceler duyguları, duygular davranışları, davranışlar da zamanla kişinin karakterini oluşturuyor.'' demektedir. Molco (2000: 11)'da bu görüşü destekleyerek; "Beden dili bize iç dünyamızla ilgili önemli ipuçları sunmaktadır." der. Yani kişilerin karakter yapılarının, davranışlarının ve duygu durumlarının beden dili ile dışa yansıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu zincirleme hareket, beden dilinin insanın var olmasında çok önemli bir rol oynadığını da göstermektedir. İnsanın beden dili ile kurduğu bağdaşım, bu yaşam içindeki var oluşunun da ispatıdır. Beden dilimiz gayet doğaldır ve yapmacık değildir. Çünkü içimizdeki duygular doğaldır ve bizi yansıtır. Bu durumda beden dilimizi asla bir tiyatro oyuncusunun senaryoya göre gerçekleştirdiği davranışlar olarak tanımlayamayız. Tâbiki bedenimizi doğal olmayan bir şekilde de kullanabiliriz fakat bu durum hemen belli olur ve hareketlerimizin samimiyetsiz olduğu ortaya çıkar.

 Beden dilinin ortak iletişim kurma adına evrensel bir yönünün olduğunu da söylemeliyiz. Bu kapsamda Baltaş; farklı kültürlere ait insanlarla yapılan bir araştırmanın sonucundan söz ederek, beden dili konusunda evrensel bir sistemin varlığından bahsetmektedir. Türk, Japon, Amerikalı üniversite öğrencilerinin denek olarak kullanıldıkları bir araştırmada herkesin farklı ağız, kas ve göz tipi ile oluşturulmuş farklı yüz ifadelerini değerlendirmeleri istenmiştir. Sonuç olarak her kültürün kendine özgü belirleyici özelliklerine rağmen benzerliklerin daha ağır bastığı görülmüştür (Baltaş; 2002: 26) .

 Ortak beden dili hareketleri, söz ettiğimiz evrensel sistemin varlığını gerçekten doğrulamaktadır. İnsanlar hangi kültüre ait olurlarsa olsunlar birbirlerinden nefret ettiklerinde aynı tepkileri verirler. Birisini dikkatle dinlerken yapılan ve onay anlamına gelen baş sallama hareketi veya uykumuz geldiğinde yaptığımız esneme ya da korktuğumuzda gözlerimizi açmamız, her kültürde aynı şekilde ifade edilmektedir. Bu ortak ifadeleri Altıntaş; Çamur (2001: 17) 'birincil işaret sistemi' diye isimlendirerek şu açıklamayı getirmektedir : "Birincil işaret sistemi, organizmanın en temel ihtiyaçlarından kaynaklanan haz ve acı yaşantılarını ve bu yaşantılara bağlı olarak ortaya çıkan duyguların bedendeki sinyalleridir." Yani bir Amerikalının bedeninde, korku karşısında oluşan beden dili işaretleri bir Türk'ün veya Alman'ınkinden farklı değildir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Dil-Kültür İlişkisi Ve İran'da Türkçe Öğretimine Etkisi

Kültür ve dil kavramlarının birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu bilinmektedir. Dil ve kültür arasındaki bu ilişki, anlam bilimi düzeyinde, o dilin söz varlığında en belirgin şekilde kendini göstermektedir. Bir dilin söz varlığı, o dili konuşan halkın gelenekleri, inançları ve yaşama bakış ları hakkında genel bilgiler verir. Bu nedenle bir halkın yaşayışında meydana gelen değişiklikler o halkın konuştuğu dili ve söz varlığını doğrudan etkiler. Bu hususun ışığında geçmiş yüzyıllarda Türkler ile Farslar arasında doğrudan ve dolaylı iletişim yaşanmıştır. Bu çerçevede Türk kültürüyle Fars kültürünün birbirleriyle olan münasebetinin sonucu olarak da Farsça ile Türkçe arasında ciddi bir ilişki ve kültür, dil, bilgi alış verişi ortaya çıkmıştır. Öyleki bu ilişki islamiyet öncesi dönemden günümüze kadar sürmüştür. Bu ilişkinin en etkili olduğu alanlardan biri de dildir. Farsça ile Türkçe arasındaki ilişki sadece kelime alış verişi ile sınırlı kalmamış aynı zamanda dillerin söz dizimi bile bu ilişkiden etkilenmiştir. Bu çalışmada İranda yabancı dil olarak Türkçenin öğretiminde, bu ilişkiden nasıl yararlanabilineceğini, İran'da Türkçe öğretiminin diğer ülkelere göre farklı yanlarının neler olduğunu, Türk ve Fars kültürünün ortak yönlerinin, yabancı dil olarak Türkçe öğrenenlerin en çok zorlandığı atasözü ve deyimlerin öğretimini nasıl kolaylaştırdığını, Farsça ve Türkçe arasındaki ortak kelime, deyim ve atasözlerinin neler olduğunu, farklı kurlarda Türkçe öğrenen İranlı öğrencilerin bildikleri ve kullandıkları kelime, atasözü ve deyimlerden örneklerle ortaya koymaya çalıştık.

1. Giriş

Dünyada dil öğretimi çok eski tarihlere dayanmaktadır. Her milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sisteminin var olduğu gerçeğinden yola çıkarak dil öğretiminin asırlar boyunca var olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi çok eskilere dayanan ve dünyanın en büyük dilleri arasında yer alan diller, bu durumunu ait olduğu milletlere borçludur. Çünkü tarihte iz bırakan milletler dillerini geliştiren, koruyan ve başka toplumlara öğreten milletlerdir. Bu bağlamdan hareketle bu büyük dillerden biri de Türkçedir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretim tarihi ise ilk yazılı kaynak olarak bilinen Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı Divan u Lügati't-Türk'e dayanmaktadır. Türkçe bugün ortalama 200 milyon insan tarafından kullanılmakta ve dünyada en çok kullanılan diller arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Fakat ülkemizde yabancı dil olarak Türkçenin öğretimi 1970'li yıllardan itibaren önem kazanmaya başlamıştır. Türkçenin yabancılar tarafından öğrenilmek istenmesi ve ülkemizin ekonomik ve politik ilerlemelerine paralel olarak yurt dışında açılan Türk liseleri ve üniversitelerde okutulan Türkçe dersleri sayesinde birçok yabancı, Türkçeyi öğrenme ve tanıma fırsatı bulmaktadır. Bu gelişmeler ışığında bugün dünyanın birçok yerinde Türkoloji kürsüleri, Yunus Emre Enstitüleri açılmakta ve buralarda Türk dili, Türk kültürü öğretilmekte ve Türkçe dersleri verilmektedir. Bu bağlamdan hareketle yabancı dil olarak Türkçenin öğretildiği yerlerden biri de İrandır. Fakat İran'da Türkçe öğretimini diğer ülkelere göre farklı kılan-kolaylaştıran- bir etken vardır. Bu etken ise Türk kültürü ve Fars kültürü arasındaki ilişki ve buna bağlı olarak gelişen Türkçe ile Farsça arasındaki dil ve kültür alış verişidir.

İslamiyet öncesi dönemde başlayan ve günümüze kadar devam eden Türkler ile Farslar arasındaki ilişki ortalama ondört yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Çeşitli sebeplerle Orta Asya'dan Anadolu'ya göç eden Türkler ile Farslar arasında birçok alanda olduğu gibi kültür alanında da yüzyıllar boyunca etkili bir iletişimin varlığı gözlemlenir. Bu etkileşimin temelinde ise müşterek din ve komşuluk unsurlarının etkileri bulunmaktadır.

"Tatsız Türk bolmas - Başsız börk bolmas"

Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılın son çeyreğinde yazdığı Divan u Lügati't -Türk adlı eserinde yer alan bu atasö zü, Türklerle İranlıların, Türkçe ile Farsçanın tarihî ilişkisini göstermek bakımından son derece önemlidir. Türklerle İranlıların, tarihin çeşitli dönemlerinde ortak bir coğrafyada uzun zaman bir arada yaşadıkları, bu birlikteliğin zaman zaman siyasî çekişmelere ve savaşlara dönüştüğü bilinmektedir. Bu anlamda, Türk-İran ilişkilerinin, İslamiyet öncesi ve sonrası dönemlerde, başta siyasî, tarih ve coğrafya olmak üzere din, dil, edebiyat, felsefe, sanat, mimari, bilim tarihi, halkbilim gibi pek çok bilim alanına konu olabilecek şekilde günümüze dek kesintisiz olarak sürdüğü söylenebilir. (ÖRS : 2006).

DİL- KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Evren derinlemesine incelendiğinde birbiriyle bağlantısı olmayan hiçbir şey gösterilemez. Şüphesiz her şey doğrudan ya da dolaylı olarak birbiriyle ilişki içerisindedir. Kavramlar arasındaki bu ilişkilerin bazıları kimi zaman hiç görünmezken, bazıları ise çok derin ve sınırları birbirinden ayrılamayan bir ilişki içerisindedir. Bu bağlamdan hareketle bu ilişkilerden biri de dil ve kültür ilişkisidir. Öyle ki dil ve kültürü birbirinden ayırmak mümkün değildir. Örneğin bir yerde dilden bahsediliyorsa orada doğrudan ya da dolaylı olarak kültürden de bahsediliyordur. Günümüze kadar dil, kültür ve dil-kültür ilişkisi üzerinde çeşitli tanımlar ve yorumlar yapılmıştır. Bu çerçevede;

' 'Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendi kanunları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık, millet birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese, seslerden örülmüş muazzam bir yapı, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir'' (Ergin 1982:14). Aksan'a göre ise; (Aksan 1977: 13) Dil, düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan ögeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.

Demirel (2004:2) ise yapılan dil tanımlarının ortak yönlerini şöyle özetlemiştir:

  • Dil, bir sistemdir.
  • Dil, seslerden oluşur.
  • Dil, bir iletişim aracıdır.
  • Dil bir düşünme aracıdır.
  • Dil insanların oluşturduğu toplumlarda kullanılır.

"Dil, uzun bir zaman içerisinde ve çeşitli tarih, çoğrafya ve kültür şartları altında meydana gelmiş; içtimaî yönü ağır basan tabiî(canlı) bir varlıktır."(Timurtaş1980:13).

Kültür ise: En genel ve en nesnel tanımı ile kültürün, insanın yarattıklarının tümü olduğunu belirten Kongar (2005:19), insanın yarattığı bütün araç ve gereçleri maddî kültüre; yine insanın bütün anlamları, değerleri, kuralları manevî kültüre örnek olarak göstermektedir. Kongar'a göre kültür, doğanın ya da Tanrının yarattıklarına ek olarak, insanoğlunun yarattıklarının tümüdür. Her türlü araç gereç, makine, giyim kuşam, inançlar, değerler, tutumlar, kültürü oluşturan öğelerdir. (Kongar, a.e., s.38)

Kültür sözcüğü, Latince coleri kökünden gelir. Coleri, bakmak, işlemek demektir. Hayat gibi kültür de bireyleri birbirine bağlar, onların kendi içlerine kapalı olan bilinçleri arasında bir köprü kurar. Kültür, kendini kalıtlamaz, aktarır, geçirtir. Oluşumlarını, değerlerini bireylerin birbirlerine vermeleri ile kuşaktan kuşağa geçer. Kültürün kalıtlanan değil de, alınan verilen, geçen bir şey olması, onu edinmek için öğrenmeyi, dünyasına yükselebilmek için bir kavrama ve işleme  davranışının  gösterilmesini   gerektirir. (Gökberk

2004:65,66,67).

Sadık Tural ise kültüre yapılan pek çok tanımı ihtiva eden kapsamlı bir tanım yapar: "Kültür, tarih bakımından mevcudiyeti kesin olarak bilinen bir toplumun, sosyal etkileşme yoluyla nesilden nesle aktardığı manevî ve maddî yaşayış tarzlarının temsil ve tecelli bakımından yüksek seviyedeki bir bileşiği olan, sebebi ve sonucu açısından ise ferde ve topluma benlik, kimlik ve kişilik ile mensubiyet şuuru kazandırma, bütünleşmiş kılma, yaşanan çevreyi ve şartları kendi hedefleri istikametinde değiştirme arzu ve iradesi veren değer, norm ve sosyal kontrol unsurlarının belirlediği bir sistemdir."(Tural 1992b:109).

Dil ve kültür bir elmanın yarısı gibidir. Bu yüzden bu iki kavram birbirinden ayrı düşünülemez. Dil, kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan en önemli araçtır. Bu yüzden dil kültürün taşıyıcısı konumundadır. Dil olmadan kültürün var olması, gelişmesi, değişmesi ve geleceğe aktarılması düşünülemez. Bu bağlamda yapılan tanım ve yorumlara baktığımızda;

Bazen dildeki bir sözcük bile milletin inançları, gelenekleri, kişilerin kendi aralarındaki davranış ve ilişkileri, maddî ve manevî kültürü üzerinde fikir verebilir (Aksan 1977:67).

Her dilde mefhumlar örgüsü bulunduğundan ve her dil insanlığın bir bölümünün tasarlama biçimini ele aldığından, kısacası her dil özel bir dünya görüşünün yankısı olduğundan, yabancı bir dilin öğrenilmesi de insana yeni bir görüş kazandırır, görüş açılarını çoğaltır (Akarsu 1998:64).

Kültür, insan davranışlarının, bu davranışları etkileyen düşünce biçimlerinin, inançlarının, törenlerinin, dilinin ve tüm maddî manevî birikimlerinin oluşturduğu bir bütündür. Kültür bir milletin hayat tarzıdır. Milletin ortaya koyduğu kültürün bütün unsurları dilin söz varlığı içinde değer bulmaktadır. Dil, beden; kültür ise kan ölçüsündedir (Jiangn 2000:328).

Dilin içinde kültürün bütün özellikleri ve tarihi, sosyal birikimlerin hepsi bulunur (Bölükbaş ve Keskin: 2010).

Dil öğretimi kelime veya dil bilgisi öğretimi değil, aynı zamanda o dilin içinde geliştiği kültürün de öğretimidir. Hem yabancı dil öğretiminde hem de Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde kültür öğretimi, üzerinde önemle durulan bir konudur. "Dil kültürüyle birlikte öğrenilir" ifadesi kültürün dilden ayrılamayacağını ve dil öğretimindeki yerini açıkça ifade eder.

YABANCI DİL ÖĞRENİMİNDE VE ÖĞRETİMİNDE KÜLTÜRÜN YERİ

Yabancı bir dili öğrenmek demek o dilin dil bilgisini bilmenin yanında hangi durumlarda dilin hangi yapı ve sözcüklerinin de kullanılacağını bilmek demek olan iletişimsel beceriye de sahip olmak demektir. İletişimsel beceriyi kazanabilmek ise öğrenilen dilin kültürünü bilmekle olur. Bu nedenle dil öğrenimi ve öğretiminde kültür kavramı asla unutulmamalıdır. Bu bağlamda yapılan tanımlara baktığımızda: Sayısız tanımı olan kültür kavramı, yabancı dil öğretiminde de çok tartışılan, yabancı dil öğretimiyle ilgili teori, yöntem ve teknikleri etkileyen, yabancı dil eğitiminde de çağın hızlı akışına uymak için her zaman hesaba katılması gereken, sürekli değişen ve gelişen bir kavramdır ( Aytekin 2009:3).

Yabancı bir dil öğrenme uğraşı aynı zamanda yabancı bir kültürü de anlama /tanıma uğraşı demektir. Yabancı dilde öğrendiği her yeni sözcük, anladığı her yeni tümce, çözebildiği her yeni metin yabancı dil öğrenen kişinin bilincinde, o dili konuşan kişilerle, o kişilerin yaşadığı dünyayla ilgili yeni düşünceler, yeni imgeler oluşmasına neden olur (Tapan 1990: 55). Pehlivan ise; "Yabancı dil öğretimi, aynı zamanda kültür öğretimidir. İnsanlar ait oldukları toplumun ve o topluma ait kültürün kelime ve kavramlarıyla kendilerini ifade ederler. Bütün kelime, kavramların arkasında bir kültür geçmişi vardır. Bu sebeple öğretilen dilin toplumunun yapısı ve sosyal değerleri dikkate alınmalıdır." (Pehlivan 2007:12) demiştir.

Yabancı dil öğretimindeki süreçlerde uygulanan metodlara baktığımızda karşımıza hep yeni yöntemler çıkmıştır. Her yeni yöntemin, bir önceki yöntemin eksiklerini kapatmaya çalıştığını görüyoruz. Bu yüzyılın gözde öğretim metodu ise globalleşen dünyada sadece kelime veya gramer öğretiminin yeterli olamayacağını; çünkü bu kelime ve gramer öğretiminde farklı ülkelerin kültürel farklılıklarından doğan anlama problemlerini çözmenin de zorunlu olduğunu savunmaktadır (Çetinkaya 2008:3).

Yabancı bir dil öğrenilirken, yalnızca öğrenilen dilin dilbisisi kuralları değil, o dilin derin anlamları da öğrenilir. Bu da hem öğrenilen dili hem de öğrenilen dilin kültürünün daha kolay öğrenilmesini sağlar. Sonuç olarak, yabancı dil öğretiminde öğretilen dilin kültürel ögelerine yer vermek, dilin gramer kurallarının yanı sıra, temel kültürel özelliklerini de öğrencilere aktarmak hem öğrenilen dili öğrenciler için daha anlamlı hale getirecek hem de yabancı dil öğrenmenin, zor, sıkıcı ve uzun zaman alan bir uğraş yerine daha zevkli ve kısa sürede ögrenilen bir uğraş olarak algılanmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca, öğrencilerin başka kültürleri tanıması, dünyada başka yaşam tarzında insanların da olduğunun farkına varması (özellikle küçük yaşta dil ögreniminde), öğrenenleri dil ögrenmeye karşı motive ederek öğrenme hızlarını arttırırken, başka kültürlere sahip insanlar ile arasında empati kurmasına ve yabancı dil öğrenmeye karşı olumlu tutum geliştirmesine de yardımcı olacaktır (ER 2006:11).

Devamını okumak için tıklayınız...

 

Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi

Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu diller arası alışverişler, o dillerin konuşurlarının türlü düzlemlerdeki karşılıklı ilişkilerinden ortaya çıkar. Dillerin dünya üzerinde kapladığı coğrafya ile bu coğrafyada yaşayanların ilişkiler süreci, yani tarih, bu konunun ana eksenleridir; çünkü her kişi ya da topluluk, kendisininkinden farklı coğrafyalarda yaşayan ve farklı bilgilendirme yollarından geçmiş başka kişi ya da topluluklardan yeni şeyler öğrenir ve öğrendiklerinin adını da kendi diline taşır.

Bilgilenme, bir toplumunkendi yapıp etmeleri kadar başka toplumlardan öğrendikleri veya öğrenebildiklerine de bağlıdır. Günümüz insanının bilgilerinin büyük kısmı, içinde yaşadığı toplumdan çok, başka toplumlara aittir. Çağımız insanının birden fazla yabancı dile gerek duyması da bu yüzdendir. Eski devirlerde göçler, savaşlar, ticaret kervanları ve din yayıcılarıyla taşınabilen bilgiler,  bugün, çok kısa bir sürede dünyanın her yerine ulaşabilmektedir.  Küreselleşmeyi bu anlamda, tekniğin dünyayı küçültmesi anlamında anlamak gerekmektedir. Eski devirlerde yalnızca yöneticilerini eğiten halklar, tek tanrılı dinlerle birlikte eğitim-öğretim hizmetinin demokratikleşmesiyle, cami avlularındaki medreseler ile kilise avlularındaki manastırların bu demokratikleşmenin başlangıç noktalarını oluşturmasıyla hız kazanan bilgi birikimi, daha bu çağlarda ulusal sınırlara sığmaz olmuştu. Bu bilgi birikiminin ve ulaşılan yeni bilgilerin çok kısa bir sürede dünyayı kuşatabilmesi, küreselleşmenin anlamı olmuştur.

Topluluklar arasındaki tarih ve coğrafya farklılığına doğru orantılı olarak bağlı olan bu almalar, binlerce yıl önce başladığı kabul edilen, henüz tamamlanmamış ve hiç bir zaman da sona ermeyecek olan bir süreci, “dil ailelerinin oluşma süreci”ni temsil ederler. Arka planında, yakın zamana kadar bir hanedanlar tarihi olan dünya tarihinin kavim bölünme ve birleşmelerinin yattığı bu toplumlar arası  ilişkiler süreci, yerli yersiz, gönüllü gönülsüz, haklı haksız dil bölünme ve birleşmeleri yaratır; her dil, bir başka dilden    şu veya bu ölçüde etkilenerek, tarih dediğimiz bu süreç, böylece sürüp gider. Tarihçilerin en güvenilir kaynakları olarak dil verileri, bize, tarihin bir savaşlar tarihinden ibaret olmadığını, savaşların birkaç saatlik, birkaç günlük işler olduğunu, asıl tarihin, savaşlar da dahil, bir ilişkiler tarihi, bir öğrenmeler ve öğretmeler süreci olduğunu göstermektedir.

Türkçe, bugün yaşayan dillerin en yaşlılarından biridir ve bu tarih derinliği yanında mekanca da geniş bir coğrafyaya sahiptir. Türkçenin konuşucuları, bu geniş tarih ve coğrafya diliminde birçok devlet kurmuşlar, komşuluklarında yer alan kavimlerden birçok bilgi öğrenmişler ve komşularına da birçok bilgi öğretmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin komşularına öğrettikleri ile komşularından öğrendikleri bilgilerin adları, Türkçe ile ona komşu olarak yaşayan başka diller arasında, oldukça zengin bir söz alış verişine yol açmıştır.

Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu diller arası alışverişler, Türkçe kadar komşusu ulusların dillerini de ilgilendiren bir konudur. Türkçe ve komşu diller konusunda, bugüne kadar yüzün üzerinde kitap ve on binin üzerinde makalenin yazılması, Türkçenin tarihçe derinliği ve coğrafyaca genişliğinin bir sonucudur. Sayıları böylesine kabarık olan bu kitap ve makaleler içinde, türkologlara ait olanlar, pek sınırlı sayıdadır; çünkü dediğimiz gibi, bu konu, türkologlar kadar sinolog, hungarolog, islavist, arabist, vb. araştırmacıları da ilgilendirmektedir.

“İlk çağlardan beri, gerek Avrupa gerekse Asya’daki tarım kuşağında yaşayan ülkelerin tarih kayıtlarında geçen ve hep kuzeyden geldiği söylenen kavimler arasında değişik adlarla da olsa yer alan Türkler, tarihin bildiği kadarıyla, sadece bozkır kuşağının tek hakimi olmakla kalmamışlar, aynı zamanda, Çin, Kuzey Hindistan ve Ortadoğu’yu içine alan tarım kuşağını da yurt edinmişlerdi. Bu sebeple de bugün, nüfus yoğunluğu Türkistan, Hazar çevresi ve Anadolu ekseninde olmak üzere yaklaşık 6-7 milyon kilometrekareyi kaplayan Türk dili, tarih içinde, Sibirya’dan Doğu Avrupa’ya, Orta Asya’dan Orta Akdeniz’e kadar yaklaşık 11 milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu yazımızda, Türklerin ve dolayısıyla Türkçenin bu geniş coğrafyasında yaşanmış ve yaşanmakta olan komşuluk ilişkilerine bağlı olarak, Çince, Farsça, Urduca, Arapça, Rusça, Ukranca, Ermenice, Macarca, Fince, Romence, Bulgarca, Sırp-Hırvatça, Çekçe, İtalyanca, Arnavutça, Yunanca, Lehçe, Fransızca, Almanca, İngilizce vs. gibi dillerle Türkçenin ilişkilerinden söz edeceğiz”

Türkçe ile komşu diller arasındaki alış verişler, Türkler ile komşu uluslar arasındaki bilgi alışverişini gösterir. Komşulardan birinin diğerinden öğrendiği her bilgi, genellikle, komşunun dilindeki adıyla tanındı. Kısacası, Türkçe ile Türkçeye komşu olarak yaşamış ve yaşamakta olan diller arası ilişkilerin tespiti demek, bir ölçüde, Türklerle komşuları arasındaki ilişkilerin tespiti, Türklerin komşularına öğrettikleri ile komşularının Türklere öğrettiklerinin belirlenmesi demektir.

Şimdi Türkçenin komşularıyla ilişkilerini ve bu ilişkiler konusunda yapılan çalışmaları kısaca gözden geçirelim. Bilindiği gibi özel adların her türü, tarih ve coğrafyanın, yani ansiklopedilerin malı olan dil birimleridir ve anlam boşalmasına uğradıkları için dil ve düşünce dünyasının üyeleri olmaktan uzaktırlar. Biz, burada, Türkçenin derin tarih ve geniş coğrafyasından miras kalan her türlü özel adı bir kıyıya bırakarak, Türkçe ile komşu diller arasında, birinden diğerine bilgi taşımış, gittiği dilin anlam örgüsünde kendisine yer bulmuş sözlük birimlerinden söz edeceğiz. ve Türkçenin bu dillerle olan gramer ilişkilerinden, bu konularda yapılmış çalışmalardan  söz edeceğiz.

1. Türkçe-Çince İlişkileri

Bugünden binlerce yıl öncelere uzanan Türk-Çin ilişkilerinin ilk devirleri tamamen karanlıktır. Çin kaynaklarında “sien-pi, tu-yü hun, hiung-nu, ti, tik, tinglin, t'ie-le” gibi adlarla zikredilen kuzey kavimlerinin Türklüklerini tarihçiler tartışadursunlar, Türkçede, “Türk” adının ilk defa kullanıldığı Kök Türkler devrinden günümüze kadar süren Türk-Çin ilişkilerinin bile hayli derin olduğu bilinmektedir. Ticaretten savaşa, aynı devletin vatandaşlığından dindaşlığa kadar her türlü komşuluk ilişkilerini yaşamış olan bu iki ulus, günümüz dünyasının en eski komşularıdır. Çağlar boyu süren bu komşuluk, bu iç içelik, mutlaka, bu ulusların dillerine de yansımıştır.

Türkçe ve diğer Altay dilleri ile Çince üzerindeki çalışmalar, bugün için çok yetersizdir. Henüz Altay dillerinin ve Çincenin tarihî sözlükleri hazırlanmamış ve bütün bu dillerdeki kelime kök ve aileleri tespit edilmemiştir. Dolayısıyla, bugün, ancak Çin kaynaklarında geçen "Çin transkripsiyonlu Türkçe kelimeler"den bahsedebiliyoruz veya Türkçede ailesini yahut Altay dillerindeki paralellerini tespit edemediğimiz herhangi bir kelimeyi Çince (veya Farsça, Tohorca, Sanskritçe, Tibetçe, vs.) kabul etmekten daha ileri bir çalışma yapamıyoruz.

Çinliler,    şu anki bilgilerimize göre, Türklerden çok daha önce yazıyı kullanmağa başlamışlardır. Onların bilhassa Türkçenin yazıya geçirilmiş en eski örneklerinin bulunduğu 8. yüzyıldan daha önceki yazılı eserleri, Türkçeye ve diğer Altay dillerine ait değerli bir malzeme yığınını barındırırlar.    Şimdiye kadar değerlendirilemeyen bu malzeme, 8. yüzyıl öncesi Türk tarihi ve Türk dili tarihi açısından çok önemlidir; fakat bu malzeme yığınının değerlendirilmesi güçlüklerle doludur. Bu güçlükler, 1941'de, L. Ligeti'nin “Çin Transkripsiyonlu Barbar Glosarları Meselesi” adlı yazısında ele alınmıştır.  Ligeti, bu yazısında, sinologların Altay dillerinin meseleleriyle ilgilenmediklerinden, Altay dillerini bilenlerin ve bu yolda araştırma yapanların da Çincenin bilmeceleri karşısında kılavuzsuz çırpındıklarından şikayet eder. Bunlara ek olarak, Çincenin tarihinde (bilhassa kelime sonu seslerinde) hem ses hem imlâ bakımından büyük değişiklikler olduğunu vurgulayıp Türkçe- Çince ilişkisini araştırmada yardımlarına muhtaç olduğumuz Çin transkripsiyonlu metinlerin çözümü ile uğraşacakların Çin ve Altay dillerinin tarihlerini bilmeleri gerektiğini belirtir.

Ligeti, adı geçen yazısında, Türkçedeki Çince veya Çincedeki Türkçe unsurlar yerine, ancak "Çin Transkripsiyonlu Türkçe kelimeler" üzerinde durmuştur. Bu konuyla Ligeti'den önce birkaç bilgin daha uğraşmış; fakat Altay dillerini de bilen ve bu yolda en çok çalışan o olmuştur. Tekrar edelim: Bu çalışmalarda söz konusu edilen şey, bu dillerin birbirlerinden aldıkları unsurlardan çok, Çin yazısıyla yazılmış Türkçe kelime ve metinler olmuştur. Ne yazık ki bu konuda da fazla bir yol alınmış değildir. Bu çalışmalar, daha, Çin transkripsiyonlu Türkçe kelimelerin aslî    şekillerinin tespitini sağlayacak seviyeye ulaşmamıştır. Nitekim Çincenin ve Türkçenin tarihî gelişmelerini çok iyi bilen ve Karlgren'in sözlüğünü kullanan bazı türkologlar tarafından bu konuda yapılan yanlışları düzeltmeğe çalışan Ligeti bile Hunların meşhur hükümdarının adını Bagato yerine hep Çin transkripsiyonuna bağlı kalarak Mao-tun şeklinde kaydetmiştir. Aslında, Ligeti'den önce başlayan bu yanlış değerlendirme, "bagator <Tü. baga 'genç' ~ Moğ. baga 'küçük, ufak ; az' + Tü. tor 'kale; kale beyi' ~ Moğ. kur-a 'kale, şehir'" adı yerine    Mao-tun    şeklinde aslî olmayan bir    şahıs adının literatüre girmesine, bizde de Mete gibi  bir hayalet sözün doğmasına yol açmıştır. Yapısı son derece açık olan ve tor ~ çor-a, ~ or (>Mac. úr “bey”) ~ kurgan gibi dal kökleri bulunan bu kelimeyi G. Clauson'un alıntı kelime olarak değerlendirmesini ise anlamak mümkün değildir.

1.1. Türkçedeki Çince Unsurlar:

Türkçedeki Çince unsurlar üzerinde henüz monografik bir çalışma yapılmamıştır. Bu yolda şimdiye kadar yapılan tek şey, Çin yazısıyla yazılı Türkçe kelime ve cümleler, şahıs ve yer adları, kısacası Çin harfleriyle transkripsiyonlanmış Türkçe ile ilgilenmek olmuştur. Türkçeye geçmiş, herhangi bir bölgede, herhangi bir devirde Türkçenin malı olmuş, Türk düşüncesinin yapı taşlarından biri haline gelmiş Çince unsurlar, bilimin ölçüleri içinde araştırılmamıştır. Bu konuda elimizde bulunan, ancak, çeşitli sözlük yazarlarının Türkçedeki varlığını açıklayamadıkları bazı kelimeleri özel bir çaba harcamaksızın Çinceye yakıştırmalarından ibarettir. Meselâ, M. R™s™nen, sözlüğünde 147 kelimeyi Çince kaynaklı göstermiştir; fakat ne bu sözlükte Çince asıllı gösterilen kelimelerin hepsinin Çince oldukları, ne de bu 147 sayısı kesindir. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur Sözlüğü’nde ise  Çince kaynaklı gösterilen 70 söz vardır. Çinlilerin,  Türklerin en az iki bin yıllık komşuları olduklarını düşünürsek, bu sayının daha da arttırılma imkanı kendiliğinden doğar. Hatta söz almanın ötesinde, söz dizimi düzleminde gerçekleşmiş etkileşmelerden bile şüphelenmemiz gerekmektedir.  Türkçe ile Farsça, Rusça, Bulgarca ve bütün Balkan dilleri arasındaki ilişkiye benzer veya ondan da güçlü ve köklü bir ilişki gerçekleşmiş olmalıdır. Bilindiği gibi, Türkçeyi gözardı ederek, bu dillerin ne sözlükleri ne de gramerleri yazılabilir.  Çince için de durum pek farklı olmasa gerektir; nitekim Çince, bugün çok heceli dillere oldukça yaklaşmıştır.

Yeni devirlerin Çincesinden Türkçeye geçmiş unsurları  işleyen bir çalışma, 1970 yılında, Moskova'da yayımlandı. Tabiî ki diller arasındaki alıntıların tespiti, yazının yaygınlık kazandığı yeni devirler söz konusu olduğunda, eski devirlerle kıyaslanamayacak kadar kolaydır. Nitekim daha ilk çalışma olmasına rağmen, bugünkü Uygur Türklerinin dilinde 1873 Çince kelime ve    şekil tespit edilmiştir. Bu çalışma, dediğimiz gibi Moskova'da, 1970 yılında Rahimoviç tarafından “Çağdaş Uygur Dilinin Çince Unsurları” adıyla yayımlandı.

1.2. Çincedeki Türkçe Unsurlar:

'Çincedeki Türkçe unsurlar’ sözü bile, zor söylenebilecek bir sözdür. Böyle bir şeyden söz etmek bile, açıklayamadıkları her sözü Çinceden alınmış bir söz gibi sunmağa çalışan ve Çince bilmedikleri halde, bu işten büyük bir zevk alan meslektaşlarımızı çileden çıkaracaktır. Bu meslektaşlarımızın Çince kaynaklı ilan ettikleri sözleri, “Çağdaş Çincenin Sözlüğü” ile Liu  Zhengyan, Gao Mingkai, Mai Yongqian, Shi Youwei gibi Çinli dilciler tarafından hazırlanan ve varyantlarıyla birlikte, çeşitli dillerden Çinceye giren 10,000 kelimelik "Çincedeki Alıntılar Sözlüğü"adlı eserlerin Türkçe kaynaklı göstermeleri, oldukça düşündürücüdür. Bunun, tabii ki bazı sebepleri vardır. Bu sebeplerin en önemlisi, elimizdeki yazılı en eski Türkçe belge ile Çinçenin ilk yazıya geçirildiği devir arasında bin yıllık bir sürenin bulunuşudur. Bir başka sebep, yazının dilden daha elle tutulur bir yapı olarak dilin yerini almasıdır.

Eski dilleri bugün için ancak yazı ile izleyebiliyor olsak da, etimoloji çalışmaları yapanların elinde, köklerin dal biçimleri, eski bilgi-yeni bilgi ilişkisine dayalı anlam örgüsü, vb. başka belgeler de vardır. Bu belgeler, en az yazılı belgeler kadar güvenilir kaynaklardır. Burada iki konu bilhassa çok önemlidir. Birinci konu, dillerin ses yapıları ve bugünkü türetme mekanizmalarını geliştirmeden önceki yeni bilgileri adlandırma yoludur. Diller, kendilerini sınıflandırmada bir ölçek olarak kullandığımız bugünkü türetme mekanizmalarını geliştirmeden önce, yeni bilgileri, değişik ses farlılıklarıyla oluşmuş dal köklerle adlandırmışlardır ve bu kök dallanması, dillerin yazı ile buluşmasından çok önce gerçekleşmiştir.  İkinci konu ise, dillerin anlam yapılarıdır. Burada mutlaka önceki ve sonraki bilgi ilişkisi aranmalıdır.    İnsan zihninde bir önceki bilgi ile ilişkilendirilmemiş hiçbir yeni bilgi olamaz; her yeni bilgi, önceki bilgilerimizden birinin komşusudur. Bir dilin belli bir zaman ve mekan diliminde kurulan bu ilişki, bir başka yer ve zaman diliminde kurulmamış veya unutulmuş olabileceği için, tarihi boyunca dillerdeki ses ve anlam değişmelerini incelemeyi ana görevi edinmiş olan dilcilik, eş zamanlı ve eş mekanlı çalışmalara gerek duymaktadır. Bilindiği gibi diller biçim ve anlam yapılarından oluşmaktadır ve her iki yapı da değişkendir. Bireysel olan ses yapıları, anlam yapılarına göre çok hızlı bir değişkenlik içindedir. Gerek dal köklerin yaşama alanı bulabilmeleri, gerek bütün dillerde ortak olan düzensiz ses değiştirme yollarıyla ortaya çıkan biçimler ve gerekse türetme mekanizmalarının çalıştırılmasıyla, yani düzenli ses değiştirme yollarıyla elde edilen yeni biçimler, anlam dallanmalarının bir sonucudur.   Bütünüyle sosyal olan dillerin anlam yapıları, yani önceki ve sonraki bilgilerden oluşan anlam örgüleri veya ‘dil içi dünya görüşleri’, etimoloji çalışmalarının en sağlam belgeleridir ve etimoloji çalışmalarının ana amacı da, dillerde ortak olan düzenli ve düzensiz türetmeleri izlemek değil, dillerdeki eski-yeni bilgi ilişkilerini araştırmak, bu ilişkilere dayanarak o dilleri konuşanların bilgilenme yollarını birleştirebilmek, zihin haritasını çizebilmektir.

Yukarıda, ses değişmelerinin ve ses olaylarının, genellikle, bütün dillerde ortak olduğunu, anlam değişmelerinde, birinci-ikinci anlam, yani önceki ve sonraki bilgi ilişkilerinde büyük farklılıkların yaşandığını söylemiştik. Bu farklılıklara rağmen, çeşitli dillerdeki birinci anlam-ikinci anlam, yani önceki ve sonraki bilgi ilişkisinin zaman zaman çakıştığını hayretle görürüz. Bu durum, dillerin ortaya çıkışları konusunda veya bilhassa onların yazının birleştirici ve tutucu işlevinden yararlanamadıkları sözlü devirlerinde olup bitenleri, bu yazı öncesi devir insanlarının dil ve düşünce dünyasını yakalamakta, etimoloji çalışmalarına büyük ip uçları sunar.

Böyle yapmazsak, dil ile yazının buluşmasının insan dilinin oluşum süreci içinde oldukça yeni bir olay olduğu ve diller yazı ile buluştuklarında, kök dal biçimlerinin çoktan oluşup  komşu bilgileri adlandırmada kullanıldıklarını göremezsek, yubu-n- ~ çub ~ çubuk ~ çim-    ~ çimgen    ~    suvar-, vb. sözlere rağmen ‘su (<sub) sözü Çincedir’ diye veya Türkçe konuşan insanların, yazı yazma bilgisini “yontmak, kazmak, kazımak” bilgisine dayanarak adlandırdıklarını gözardı edersek, yani Türkçe konuşanların eski bilgi-yeni bilgi ilişkisini görmezlikten gelirsek, yaz-  ~ yar- ~ çız- ~ kaz- ~ yır ~  yır(t)- ~  yara, vb. ilişkisini ihmal edersek,  bıç-/biç- ~ biti- ilişkisini görmezsek, ‘biti- fiili Çince piet’ten gelir’ diye yüz yıldır süren ve bestesiyle güftesi birbirini tutmayan şarkıları söyler dururuz.

Orkon âbidelerindeki gelişmiş alfabeye, sistemli ve pek ekonomik imlâya bakarak, Türkçenin çok eski bir yazı geleneğine sahip olduğunu, 8. yüzyıldan en az bin yıl önceden beri yazılmakta olduğunu düşünebilir veya Aurel Stein'in ifadesiyle 'kumlara gömülü şehirler'de eski Türk kültürünü araştırmak için bir türlü başlatılmayan kazılara ümit bağlayabiliriz; fakat eldeki dil malzemesini dikkatlice değerlendirerek bu yorumların veya yeni yapılacak keşiflerin sonuçlarını beklemeden de bazı hükümlere ulaşabiliriz: Biz, Orkon'da, bir kavim diliyle, yani bir 'kök dil' bir 'kök Türkçe' ile değil, şiveler ve akraba diller arası iç alıntılar ile beslenmiş, az da olsa, yabancı komşularından aldıklarıyla zenginleşmiş bir imparatorluk diliyle, bir kültür diliyle karşılaşırız. Kök Türk İmparatorluğunun dilinin bir imparatorluk dili olarak Osmanlıcadan veya İngilizceden farkı, birliğe iştirak eden kavimlerin, aynı dilin, yani Eski Türkçenin değişik şivelerini konuşanlardan veya bu dilin akrabası olan dilleri konuşanlardan oluşmasıdır.

Kısacası, Çincedeki Türkçe unsurlar sözü, kolayca söylenebilen bir söz değildir. Yukarıda da söylendiği gibi Çincede Türkçe unsurların bulunabileceği bir çok araştırmacı tarafından düşünülmemiştir. Bir taraftan da yakın zamana kadar, hem Çinceyi hem Türkçeyi bilen Çince veya Türkçe bilginlerinin yetişmemiş olması, bu konudaki araştırmaların  Paul Peliot ve öğrencisi Lajos Ligeti’nin ulaştıkları noktada kalmasına yol açmıştır.

Son yıllarda yayımlanan Çağdaş Çincenin Sözlüğünün ve Çincedeki Yabancı Sözler Sözlüğünün taranması bile, oldukça ilgi çekici sonuçlar doğurmuştur. Bir Uygur Türkü olan Alimcan    İnayet, sağlam bir Çince ve Türkçe bilgisine sahip olmanın verdiği ehliyetle, bu sözlükleri taradığında ilgi çekici sonuçlara ulaşmış ve Çincede 307 Türkçe söz olduğunu tespit etmiştir.

2. Türkçe-Farsça İlişkileri

Asya ve Avrasya'nın bilinen en eski kavimleri olan ve    İranî olup olmadıkları hâlâ tartışılan Kimmerler (M.Ö. 12.-8. yy.) ve İskitler (M.Ö. 8.-3. yy.) istisna tutulursa, bildiğimiz ilk Türk-İranî kavim ilişkisi, Hunlar ile Alanlar arasında M.S. 370'lerde olmuştur. Bu tarihlerde doğu-batı yönündeki bir Hun akını, Orta Asya steplerindeki    İranî kavimlerin hakimiyetine günümüze kadar son verdi. Daha sonra tarih sahnesine çıkan ne Partuşlar, ne Soğdlar, ne de Sâsânîler, Asya steplerinde söz sahibi olabildiler.

Çinlilerden sonra en eski komşuluğumuz    İranlılarla olmuştur. Sâsânîlerden yirminci yüzyılın ikinci çeyreğine kadar    İran'ın dâimâ bir Türk devleti tarafından yönetildiğini ve bugünkü devletin sınırları içinde yaşayan halkın yarıdan çoğunun Türk olduğunu düşünürsek, bu ilişkinin sadece çok uzun değil, aynı zamanda çok derin bir ilişki olduğunu anlarız. Hele son bin yılda Türklük dünyasının ortasında kalan    İranlılar ile Türkler, bu uzun komşuluk ilişkisi sırasında birbirlerinden pek çok şey öğrenmişlerdir. Ankara’da, 1995 yılında yapılan bir yayın, bu ortaklaşalığın bugün bile sürdüğünü göstermektedir. A. Dilberipur’un “Türkçe- Farsça Ortak Kelimeler Sözlüğü”, bize, bugünkü Fars ve Türk dilleri sözlüklerinin 7.000 sözünün ortak olduğunu göstermektedir.

2.1. Türkçedeki Farsça Unsurlar:

Sâsânîlerin sonuna kadar sürdüğü kabul edilen Eski ve Orta Farsça ile Sanskritçe, Tohorca, Soğdca gibi diğer Hint-Avrupa dillerinden Türkçeye geçen unsurlar konusu, hemen hemen, Türkçe-Çince ilişkileri kadar zor ve çetin bir konudur.

Türkçe ve Altayca çalışmalarının yetersizliği yüzünden, bugün, bu dillerde ailesi ilk anda göze çarpmayan kelimeleri, bu Hint-Avrupa dillerinden birine mal etmek moda haline gelmiştir. Bu moda, tabii olarak, zaman zaman tenkitlere uğramaktadır. Hattâ bu modaya çok uyanlardan bile zaman zaman bu tür tenkitler yükselmektedir.

Farsçadan Türkçeye geçmiş unsurlar konusunda bugüne kadar epeyce çalışma yapılmıştır. Türk ve Fars toplumları arasında sanıldığından daha kuvvetli bir iç içelik, dolayısıyla da bu diller arasında daha geniş çaplı bir alış-veriş söz konusu olmalıdır. Bu konuda sözlük yazarlarının çok kısa sürede koydukları teşhisleri, sözlüklerinin madde başlarında işaretlemeleri dışında, komşu dillerdeki Türkçe alıntılar üzerine yapılan çalışmalarda, Türkçe aracılığıyla bu dillere geçmiş Farsça sözler gösterilmiş, yani Türkçeden alınan bu sözlerin ilk kaynaklarının Farsça olduğu işaretlenmiştir. Türkçedeki Farsça unsurları başlı başına bir konu olarak ele alan incelemeleri ise, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz türkolog Andreas Tietze başlatmıştır. Bu çalışmada, Farsçadan Türkçeye geçmiş 136 söz incelenmiştir. Bu konudaki son çalışmaları Stanislaw Stachowski yapmış, 1972-1979 yıllarında yedi bölüm halinde yayımladığı çalışmalarını, daha sonra kitaba dönüştürmüştür. Bu çalışmada Farsçadan Türkçeye geçmiş 686 söz incelenmiştir.

2.2. Farsçadaki Türkçe Unsurlar:

M. Fuad Köprülü, 1938'deki    Şarkiyatçılar kongresine sunduğu bildiride bu konunun önemini vurgulamış ve 280 sözü liste halinde örnek olarak vermiştir. Bundan çeyrek yüz yıl sonra da bu konu geniş ve ayrıntılı bir    şekilde Gerhard Doerfer tarafından incelenmiş ve "Yeni Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar" adıyla yayımlanmıştır. Bu eserde Türkçeden Farsçaya geçtiği müzakere edilen 2545 Türkçe ve Moğolca söz yer almaktadır.

Bu kabarık sayıya bakarak Farsçadaki Türkçe unsurların belirlenmesinin sona erdiği düşünülmemelidir. Bugün Farsçada kullanılan ve Türkçe oldukları açık olan pek çok söz, bu eserde yer almamaktadır. G. Doerfer'in emek mahsulü bu eseri hakkında iki hususu belirtmek gerekir. Birincisi, araştırmacının Türkçe oldukları son derece açık olan bazı kelimeleri tereddütle karşılamış olması, hattâ bu kelimeleri başka dillere ait göstermesidir. Meselâ o, birçok tarih yazarının Türkçeliğini kabul etmedikleri, al ~ yal değişmesinin henüz inandırıcı şekilde açıklanmadığı ve kelimenin bilhassa İran’la sınırı olan Türk illerinde yaşadığı gibi hafif gerekçelerle Farsçada da kullanılmakta olan    alev kelimesinin Türkçe olmadığını ileri sürer. Aslında, Fars.    alav    <Tü.    alev 'alev' kelimesi, sadece Türkçenin bir kelimesi değil, diğer Altay dillerinde, hattâ Ural dillerinde de ortak olan bir kelime ailesinin üyesidir: Tü. alap 'alev' ~ alış- 'tutuşmak; alışmak' ~ yalap 'alev' ~ yalabı- 'alevlenmek' ~ yalın 'alev' ~ yal- 'yalınmak, alevlenmek' ~ yalaz 'yalaz, alev' ~ yıldız 'yıldız'    ~    yıldırım 'yıldırım'    ~    yaldrı-/ yaldra- 'ışımak, parlamak' ~ yaşu- 'ışımak' ~ ışık 'ışık' ~ yaşna- 'parlamak, şimşek çakmak' ~ yaşın  'ışık, parıltı, yıldırım' (EDPT, VEWT)    ~    çaş(ı)->çeş(i)-    >    çeşmek  'şimşek' (DS) > çemşek > şemşek 'şimşek' (DS) > şimşek 'şimşek' vb. ~ Moğ. ulal- 'kızarmak, kırmızı olmak ~ ulabur 'kırmızılık'  ~ ulabtur “kırmızımsı, pembe” ~ ulabalza- 'kızarmak'    ~ ulagan/ulaan 'kırmızı, kızıl' ~ ulayma 'kızgın, kızıl' ~ gilay- ‘ışıldamak, parlamak’ ~ gilab “ışıklı, alevli” ~ gilalza- “ışıldamak” ~ gilbay- ‘ışımak, ışıldamak’ ~ gilas ‘ışıklı; ışıkla’ ~ gilaski- ‘ışıldamak” ~ ayungga “şimşek, yıldırım, nayzagay, çakın, çakılgan” vb. (Lessing) ~ Kor. pul/bul 'ateş' ~ pyel 'yıldız'  ~    Jap.    foshi/hoshi 'yıldız' // Mac.vil- kökünden:    villámlik  'ışıldamak'  ~ villán 'parıltı' ~ villamós 'elektrikli, tramvay' ~ villámlás 'yıldırım', villány 'elektrik' ~ világ 'dünya' ~ csillág 'yıldız'  ~    Fin.    valo  'ışık'  ~ valoisa  'ışıklı, aydın'~    valoisuus    'aydınlık'~ valaistus 'parlatma' ~ valaiseva 'parlatıcı, ışık'.

G. Doerfer'in adı geçen eseri hakkında belirtilmesi gereken ikinci husus, bugün Farsçada kullanılan pek çok Türkçe kelimenin eserde yer almamasıdır. Öyle görünüyor ki bu yolda bilhassa konuşma dilini kaynak alarak yapılacak daha ileri çalışmalar, Farsçadaki Türkçe unsurların sayısını  daha da arttıracaktır. Meselâ G. Doerfer'in eserinde yer almayan ve Redhouse dışında bütün sözlüklerde Farsça olarak işaretlenen atiş 'ateş' kelimesi Türkçeden alınmıştır: Tü. ot> od 'ateş' ~ ota- 'ısınmak, odun yakmak' (EDPT, VEWT) ~ otaş/öteş > ataş ‘ateş' (kelime Farsçaya muhtemelen bu    şekliyle geçmiş ve Farsçada atiş telâffuzunu alarak daha sonra bu Farsça telâffuzu ile tekrar Türkçeye alınmıştır)    ~ otlan- 'ateşlenmek, öfkelenmek'    ~    otlug 'ateşli, öfkeli',    otung 'odun' ~ oçak ‘ocak’    ~ otag    ‘otağ’    ~ uçkun ‘kıvılcım”  ~ kotar- “pişirmek”  (EDPT) ~ Moğ. odu(n) 'yıldız' ~ oçı(n) 'kıvılcım' ~    modun
‘ağaç’ ~ koço/hoço ‘şehir’ (Lessing).

Bu konudaki çalışmalar sürdürülmektedir. Al-Sayyid ‘Addi Shir, “Arap Dillerindeki Farsça Alıntılar Sözlüğü” adlı araştırmasını 1980 yılında yayımlar. Bu sözlüğün üçte birini Türkçe sözler oluşturur. Araştırmacı, bu sözlerin Türkçe olduklarını belirtmiş ve bunların Arapçaya Farsça yoluyla geçtiğini ileri sürmüştür.

Yine son yıllarda da, A. Ershadi Fard, “Fars Dil ve Edebiyatında Türkçe Alıntılar Sözlüğü” adlı çalışmasını yayımlamıştır.

3. Türkçe-Urduca  İlişkileri

Bir Ural-Altay dili olan Türk dili ile Hint-Avrupa dil ailesinin Hindî dilleri arasındaki ilişkiler çok eski dönemlere kadar uzanır. Hindistan, Türklerin benimsediği dinlerden biri olarak, budacılığın merkezi olması yanında, çeşitli Türk boylarının da göç yeri olmuştur. Hint kavimleri, tarihin her döneminde, bir veya birkaç Türk kavmiyle komşuluk yaşamıştır. Son olarak da, islam dindaşlığının Gazneli Mahmud ile komşuluk ilişkisine ve nihayet Kutbettin Aybek’in 1192’de Delhi Sultanlığı’nı kurmasıyla da yöneten-yönetilen ilişkisine dönüşmesi, 665 yıl süren bir birliktelik yaratmış ve bu ilişkiler, İngilizlerin 1857’de Hindistan’ı işgaliyle sona ermiştir.

3.1. Türkçedeki Urduca Unsurlar

Böyle bir çalışmaya rastlayamadık. Türkçede Urduca unsurların bulunabileceği düşünülmediği gibi, Türkçeye Hint dillerinden girmiş her sözü Farsça kaynaklı göstermek gibi bir yanlışlık da sürekli tekrarlanmaktadır.

Eski devirler söz konusu olduğunda, Budacılığı benimseyen eski Uygurların dilindeki Sanskritçe sözler üzerinde epeyce durulmuştur. Eski Uygur metinlerinin her yayınında, hatta ilk Türkçe islami metinlerin  ve Kuran çevirilerinin yayınında Sanskritçe sözler gündeme gelmiştir. Aracı dil sözlükleriyle de olsa, Eski Uygurcadaki Sanskritçe sözler çözülmeğe çalışılmıştır. Bu sözlerin büyük kısmı, Budacılık terimleri oldukları için, Uygurların yeni bir din olarak müslümanlığı benimsemeleriyle canlılıklarını yitirmişler ve tarihsel sölükteki yerlerini almışlardır. Tabii ki budacılık dininde kalan Moğolların sözlüğünde önemli bir yer işgal ederler.

3.2. Urducadaki Türkçe Unsurlar

Günümüzde Pakistan devletinin resmi dili olan ve Hindistan'ın da resmi dilleri arasında yer alan Urduca, günümüzde başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde yüz milyonlarca kişi tarafından konuşulmaktadır. Urduca ile Türkçenin ilişkisi üzerine bazı çalışmalar vardır.

Türk dilinin etkilediği sahalardan Hindistan yarımadasında, Hindî dillerle Türk dili ilişkileri konusundaki ilk çalışma, Otto Spies’in yayımladığı Hindî dillerdeki Türkçe kökenli sözlerle Türkçe üzerinden bu dillere geçen sözlerin yer aldığı 135 sözden oluşan bir listedir.

Bu konuda Abidin İtil tarafından yayımlanan makalede ise Türkçe-Sanskritçe ilişkileri değerlendirilerek, Sanskritçeden Türkçeye ve Türkçeden Sanskritçeye geçen birtakım sözlerin üzerinde bu iki dil arasındaki linguistik paralellikler gösterilmiştir. Türkçe-Sanskritçe ilişkilerinin çok eskilere dayandığını vurgulayan bu yazıda, Türk hanedanların kuzey Hindistan’da kurdukları uzun süreli yönetimlerde resmî dil olarak Farsçayı kullanmalarına rağmen günlük dil olarak Türkçeyi  kullandıklarını, bunun sonucu olarak da gerek Farsçaya gerek Hindistan’daki değişik lehçelere, hatta modern Sanskritçeye çok sayıda Türkçe kelimenin yerleştiği ve Hindûstânî dilinde 80, Bengal dilinde de 40 kadar Türkçe kökenli sözün bulunduğu belirtilmiştir.

Türkçe- Hintçe ve Urduca arasındaki ilişkilerle ilgili olarak, “eski ve büyük sözlükleri taramanın uzun zaman alacağını” söyleyen Erkan Türkmen, başlıca iki pratik sözlüğü tarayarak hazırladığı 118 kelimelik bir listeyi, iki yazı olarak yayımlar.

Bu konuda son çalışmayı yapan Münevver Tekcan ise şunları söylemektedir: “Yukarıdaki araştırmacılar tarafından daha önce tespit edilen Hindî dillerdeki ve Urducadaki Türkçe sözlere ek olarak 77 söz daha tespit ettik. Daha önce yapılan çalışmalarda taranan eserlerin dışında, Urduca-Urduca, Türkçe-Urduca olarak hazırlanmış üç sözlük ile Delhi Sultanlığı’nın saray hayatını konusunda yazılan Bezm-i Âhir adlı eseri taradık. Bu sözlerin etimolojik ve morfolojik özelliklerini başka bir çalışmanın konusu olarak bıratık. Elde edilen yeni sözler ile daha önce yayımlanan sözler, yapı özelliklerine göre ve tematik olarak değerlendirildi. Tespit edilen sözlerin sayısı 227’dir. Sosyal hayatla ilgili 140, yönetimle ilgili 61, beslenme ile ilgili olanlar 17; giyimle ilgili olanlar ise 9’dur.

4. Türkçe-Arapça İlişkileri

Sâsânîleri aşıp geçerek Kafkaslardan    Şiraz dolaylarına kadar uzanan Avar Hunlarını veya hanedanlarının adıyla Heftalitleri ayrı tutarsak, ilk Türk-Arap ilişkisi, M.S. 630'larda, bugünkü    İran topraklarında başlamıştır. Bu ilişki, coğrafî sebepler yüzünden, Selçuklular devrine kadar Farslar kanalıyla olmuştur. Ayrıca Ruslardan satın aldıkları Türk köleler vasıtasıyla Kafkaslar üzerinden gerçekleşmiş sınırlı bir Türk-Arap ilişkisi de söz konusudur.

Arapça, Türkler için sadece bir komşu dili olmaktan daha fazla şeyler ifade etmiştir. Bu dil, Türklerin yeni dinlerinin ve Farslardan öğrendikleri Arap edebî geleneğinin taşıyıcısıydı. Dolayısıyla komşuluğun ötesinde, yöneten ve yönetilenin dili ilişkisi, Farsça-Türkçe arasında olduğu kadar Arapça-Türkçe arasında da mevcuttur.

Bu yoğun ilişkilere rağmen, gerek Türkçedeki Arapça unsurlar, gerekse Arapçadaki Türkçe unsurlar konularında yapılmış monografik çalışmalar olsa da, bu çalışmalar, her iki konunun da geniş ve hacimli olmasından ötürü, yapılacak yeni çalışmalarla tamamlanmaya muhtaçtırlar.

Türkçeye Farsçadan geçmiş bir çok söz gibi, Arapçadan geçmiş sözler de Türk dil ve düşünce dünyasının birer üyesi olmuşlardır. Bu sebeple, yukarıda söylenen ve komşu dillerdeki Türkçe unsurları araştıran yüzün üzerindeki kitap ve on binlerce makalenin malzemesi arasına, Türkçeden alınmış Türkçe kaynaklı sözler yanında, Türklerden öğrenilmiş bilgilerin adları oarak Farsça veya Arapça kaynaklı sözler de dahil edilmiştir.

Her ikisi de geniş coğrafyalara yayılmış bulunan Türkçe ve Arapça ilişkileri, din, sanat, bilim ve kültür, yöneten-yönetilen ilişkisi gibi oldukça etkili temellere dayanmaktadır. Türkçe ile Arapçanın ilişkilerini ele alan monografik bir kitap bulunmamakla birlikte, çeşitli araştırmacıların bu konuda epeyce makalesi vardır. Bu iki dil arasında söz alışverişinin ötesinde işler de olmuştur. Türkler yeni ulaştıkları bilgileri Arapça köklerden türettikleri sözlerle karşılarken, Araplar, sokağı, çarşı pazarı, esnaflığı, sosyal ve askeri kurumlarıyla bütün sosyal hayatı Türklere ve Türkçeye bırakmış gibidirler. Bu yüzden, Türkçenin kavram eki ve sıfat eki yanında, meslek eki de Arap konuşma dilinde büyük bir yer tutmuştur.

4.1. Türkçedeki Arapça Unsurlar:

Gerek Türkçedeki Arapça unsurlar, gerekse Arapçadaki Türkçe unsurlar konularında ayrıntılı ve konuyu bütünüyle kucaklayacak bir çalışma bulmak mümkün değildir. Belki bunun sebebi, her iki konunun da geniş ve hacimli olmasıdır.

Karl H. Menges'in 'Altaycada Eski Mezopotamca Alıntı Kelimeler' ve N. Poppe'nin 'Altay Dilinde Eski Kültür Kelimeleri' adlı yazılarıyla aynı yıllarda temas ettikleri Türkçe ile diğer Altay dillerindeki Arapça unsurlar konusu yanında, Türkçedeki Arapça unsurlar hakkında ilk ayrıntılı çalışma, A. Tietze tarafından  'Anadolu Türkçesine Doğrudan Doğruya Arapçadan Alınmış Kelimeler' adıyla 1958'de yayımlanmıştır. Bu çalışmada Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça hacimli bir konunun yalnızca bir alanı incelenmiş ve 216 söze yer verilmiştir. Oysa Arapça köklerden Türkçede türetilmiş yeni sözlerin veya Türkçede yeni anlamlar kazanmış Arapça sözlerin de var olduğunu düşünürsek, bu sayının eksikliğini, dolayısıyla bu konuda daha çok iş yapılması gerektiğini ve Türkçe sözlüklerdeki
işaretlemelerin de yeterli olmadığını görürüz.

Bu çalışma ise, adından da anlaşılacağı üzere, Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça hacimli bir konunun bir dalından ibarettir.

4.2. Arapçadaki Türkçe Unsurlar:

Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu ise, Türkçedeki Arapça unsurlardan daha fazla işlenmiştir. Özellikle    İstanbul başkent yapıldıktan bugüne kadar müslümanlık için bir din Türkçesi yaratamayan veya kilise İslavcası, kilise İspanyolcası, kilise Macarcası, vb. gibi bir cami Türkçesi yaratamayan ve Avrupa’nın 15. yüzyılda bitirdiği tartışmaları bugün bile sürdüren Türkler, Araplara, askerlik, beslenme ve giyim-kuşam gibi pek çok alt kültür bilgisi öğretmişler ve dolayısıyla Türkçeden Arapçaya bu alanlarla ilgili pek çok söz alınmıştır. Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu, sözlük yazarlarının o kadar yoğun işin arasında verdikleri kısa işaretlemeler dışında da birçok kitap ve makalenin konusu olmuştur. Bu kitap ve makaleler, genellikle, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Arapçanın her hangi bir bölgesindeki Türkçe unsurları konu edinmektedirler.

İslam Ansiklopedisi’ne bu ansiklopedinin kuruluş amaçlarına uygun yazılarından tanıdığımız din bilgini Muhammad Bin Cheneb, Türkoloji ile ilgili ilk ve tek eserini bu konuda vermiştir. 1922 yılında Cezayir’de Fransızca olarak basılan M. bin Cheneb’in eseri, 1967 yılında Ahmed Ateş tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır. Eserde Cezayir Arapçasında yaşayan 634 Türkçe sözü incelemiştir. Cezayirdeki konuşma dilinde yer alan bu kadar çok Türkçe söze rağmen, bu din bilgininin önsözdeki son değerlendirme cümlesini sizlerle paylaşmak isterim: “Eksikleri de olan bu 634 kelimelik liste, Türklerin Cezayir konuşma diline bir miktar kelime soktuklarını göstermektedir. Bununla beraber “dona kedi sokmak” ve “bereket versin” deyimleri de bir yana bırakılırsa, Türkler galiba Cezayir konuşma diline hiçbir etki yapmamıştır”. Bu iki halkın geçmişteki birlikteliklerine haksızlık eden bu sözlere, “Günlük konuşma dilinizde 634 Türkçe söz varsa, bir parça Türk gibi yaşıyorsunuz demektir” diyerek, gecikmiş bir cevap verelim.

Bu konudaki çalışmalar, V.A. Gordlevskiy'in 1961'de yayımlanan 'Türk Dilinin Arapça Üzerine Tesiri Meselesi Hakkında' adlı çalışmasıyla devam eder.

Ahmet Ateş'in konuyla ilgili çalışması ise, kendisinin de ifade ettiği gibi V. A. Gordlevskiy'in makalesi ile J. B. Belot'un ve H. Wehr'in sözlüklerinden derlenmiş kelime listeleridir.

Diller arasındaki alış verişlerde, bazen, alıcı dil, aldığı unsur üzerinde öylesine derin ses ve anlam değişiklikleri yapar ve aslî şekil ve anlam ile verildiği dilde aldığı şekil ve anlam birbirinden o kadar uzaklaşır ki herhangi bir sözlük yazarının o kadar işin içinde verdiği kararlara güvenmek, bizi sık sık yanlışlıklara sürükler.

Bütün bu çalışmalar, 1984 yılında    Şamil Fahri Yahya tarafından değerlendirilmiştir. Şamil Fahri Yahya’nın hazırladığı doktora çalışmasında 1981 Türkçe söz, Arapçanın çeşitli coğrafyalarındaki biçim ve anlamlarıyla verilmektedir. Araştırmacı, ayrıca, Arapçada sık kullanılan Türkçenin bazı isim yapım eklerini ve bu eklerin geçtiği sözleri de listelemektedir.

1990 yılında, Mahammad Ahmad Duhman, “Memlükler Devrindeki Tarihsel Sözler Sözlüğü” adlı çalışmasını    Şam’da yayımlar. Bu çalışmada o devrin Arapça metinlerinde geçen 891 söz ve ifade yer almaktadır.

Arapçadaki Türkçe unsurlar konusunu en çok çalışan bilgin, Erich Prokosch olmuştur. Prokosch’un Sudan Arapçasındaki Türkçe sözlerle ilgili eseri, Türkçe-Arapça ilişkileri konusunda, alıntıların ses bilgisi konusunda ve Türkçe meslek ekinin Arapçada kullanımıyla ilgili bilgiler verdikten sonra 202 Türkçe sözü inceler.

Yakın zamanlarda da  Bedrettin Aytaç tarafından “Arap Lehçelerindeki Türkçe Kelimeler” adlı bir eser yayımlanır. Türkçe sözlerin Arap Lehçelerindeki biçimlerinin de gösterildiği bu eserde 941 söz   yer almaktadır.

5. Türkçe-Rusça İlişkileri

Türklerin Çinliler, Farslar ve Araplardan sonra en eski komşuları önce Ruslar sonra da bütün Slavlardır. M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan Kuzey ve Güney Slavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren, önce Avarların, sonra da Bulgar Türklerinin ziraatçı tebaları olarak daha doğuya çekilmişler ve nihayet M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına ulaşmışlardır. Bu sebeple gerek Kuzey Slavları, gerekse Güney Slavları, bu bin beş yüz yıla yakın süre içinde daima bir Türk kavminin komşusu oldular.

M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan Kuzey ve Güney İslavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren, önce Avarların, sonra Bulgar Türklerinin ziraatçı tebaları olarak daha doğuya (belki zorla) çekilmişler ve nihayet M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına ulaşmışlardı.

Ruslar ile Türklerin ilişkilerini  bir kaç döneme ayırmak mümkündür. En eski zamanlara ait devre, Kiev Rusyası oluşmadan önceki 6.-7. yüzyıllardaki Slovenler ile Avarların ilişkileri ve daha sonra Hazarlar, Volga Bulgarları ve diğer Türk boyları arasındaki ilişkiler. Tarihe baktığımız zaman, Rus ve Türk toplumlarının ticaret, ekonomi ve yerleşim bakımdan birbirleri ile yakın temas içerisinde idiler. Bundan dolayı, bu halkların günlük kullanılan dili öğrenmeleri gerekirdi. Bunun sonucunda birçok Türkçe söz Rusçaya geçmiştir. Türkçe kelimelerin Rusçaya geçişleri Kazan, Astrahan ve Kırım Hanlıkları döneminde daha da artmıştır. Daha sonra da Sovyetler Birliği’nin içerisinde Türk toplulukların olması, Rusça- Türkçe ilişkisinde çok önemli ve etkin bir faktör olmuştur.  Araştırmalara göre Rus dilinde Yunanca, Latince, Fin-Ogur, Moğolca,    İran dillerinden sözler yer almaktadır. Bu dillerin arasında Türkçenin ise önemli bir rolü vardır.

Türk dillerinden gelmiş ve günlük konuşmalarda kullanılan sözler dil araştırmacıları için büyük bir ilgi alanıdır.

Yapılacak yeni çalışmalarla Rusçadaki Türkçe sözlerin sayısı artacaktır; çünkü Ruslarla Türklerin son yıllarda ilişkileri eskiye göre daha da hareketlenmiştir. Yani birlikte yaşamalar artmıştır, dolayısıyla da karşılıklı  öğrenmeler çoğalmış olmalıdır. Buna bir örnek vererek sözümüzü tamamlamak istiyoruz. İncelediğimiz kaynaklardaki Türkçe sözler listesinde tek başına tamam sözü yoktur; ancak bugün Rusçada tamam sözü sıkça kullanılmaktadır.

5.1. Türkçedeki Rusça Unsurlar:

Bu konuda ilk çalışma, H.F. Miklosich tarafından 'Türkçedeki    İslavca, Macarca ve Romence Unsurlar' adıyla 1889'da yapılmıştır. Bu tarih,    İslavcadaki Türkçe unsurların araştırılmağa başlandığı tarihlere rastlamasına rağmen, bu yoldaki çalışmalar o kadar heyecan verici bulunmamış olmalı ki İslavcadaki Türkçe unsurlar konusu etrafında cereyan eden meşhur tartışmaları, bu konu etrafında görmüyoruz.

Bunun sebebi, H. F. Miklosich ve Snjezana Valjacic'in de ifade ettikleri gibi Türkçe’deki İslavca unsurların pek az oluşudur. Malzemesi oldukça sınırlı olan bu konu, son olarak 1957'de 'Türk Halk Dilinde    İslavca Alıntılar' adıyla Andreas Tietze tarafından incelenmiştir. Türkçedeki    İslavca alıntıların ses bilgisi açısından da değerlendirildiği bu çalışmada 233 İslavca söz yer almaktadır.

5.2. Rusçadaki Türkçe Unsurlar:

İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha sonra da Güney İslavlarının dilleri üzerinde başlayan bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük halinde Elizaveta Nikolaevna    Şipova'nın ve Abdullah Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

E. N. Şipova'nın “Rus Dilindeki Türkçe Unsurlar Sözlüğü” adını taşıyan eseri, Alma- Ata'da, 1976 yılında yayımlanmıştır. Bu çalışmada, Rusçaya Türkçeden geçtiği kabul edilen 1507 kelime üzerinde durulmaktadır. Bu sayı,    Şipova'dan önce Rus etimoloji sözlüğünü yazmış olan M. Vasmer'in eserindeki Türkçe unsur sayısından epeyce azdır.

N. Poppe Jr.'a göre M. Vasmer'in eserinde Türkçe asıllı olarak belirlenen 1700 kelime yer almaktadır. Vasmer'in eseri diyalekt kelimelerine yer verdiği iddiasıyla tenkit edilmiştir. Her halukârda, Rusların bugünkü yeni vatanlarına geldikleri tarihlerden beri süren Türk-Rus ilişkilerine bakarak, yüzün üzerinde makale ve kitabın yayımlandığı bu konuda, daha yeni, daha geniş ve daha ayrıntılı çalışmalar bekleyebiliriz.

Alma-Ata’da 1994 yılında yayımladığı “Rus Edebiyatında Türkizm”61 adlı eserinde, R.T. Mendekinova, Kazakistan’da yaşayan Rus yazar İ. P. Şuhov’un iki romanında 2500’e yakın Türkçe söz bulunduğunu belirtir. Bu eserde, Türk-Rus ilişkileri de değerlendirilmiş ve  456 Türkçe söz listelenmiştir.

Moskova’da, A.G. Spirkin,    İ.A. Akçurin, R.S. Karpinskaya tarafından 1980’de yayımlanan “Yabancı Kelimeler Sözlüğü”, Türkçe unsurlar bakımından 1955 yılında yapılan ilk baskısından çok farklı hale getirilmiştir. Sözlüğün bu ikinci baskısında, Rusçadaki Türkçe kelime sayısı gülünç bir rakama düşürülmüştür: 304. Türklüğü ve Türkçeyi, yalnız Türklerin kendileri değil, galiba komşuları da terkediyor!

6. Türkçe-Ukranca İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

6.1.Türkçedeki Ukranca Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçilerine de değinilmiştir.

6.2.Ukrancadaki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca  biçimlerine de temas edilir. Bilhassa Fasmer, sözlerin Rusça biçimlerinden önce Ukrancadaki biçimlerini verir. Ukrancadaki Türkçe unsurları konu edinen son monografik yayın da, bu iki İslav dilindeki Türkçe sözleri, iki ayrı bölüm halinde inceler.  Günlük gazete ve dergilerin, okul kitaplarının taranmasıyla oluşturulmuştur R. R. Devletov tarafından yayımlanan ve günlük dile dayalı bu çalışmanın Ukranca bölümünde 747, Rusça bölümünde 594 Türkçe söz yer almaktadır.

7. Türkçe-Ermenice İlişkileri

Tarihin bildiği kadarıyla Türklerin Çinliler, Farslar ve Bizanslılardan sonra en eski komşusu Ermenilerdir. Uzun bir zaman dilimi içinde komşuluk ilişkisi yaşamış olan bu iki halk, birbirinden pek çok şey öğrenmiş; öğrenilen  bilginin adı olan söz, komşunun dilinde de yaşama alanı bulmuştur.

Kafkasya’nın başka halklarının yazılı kaynakları, Orta Çağ başları Azerbaycan tarihi ve yazılı dönemden önceki  Türk dili  tarihi araştırmalarında, büyük önem taşımaktadır. Bu  yazılı kaynaklar, kapsadıkları Türkçe sözlük ve gramerlik unsurlarla, yazılı devir öncesindeki Türkçe’yi kurmakta, Türk dili tarihinin; yine kapsadıkları Türkçe kavim adları, kişi adları ve yer adlarıyla Türk tarihi çalışmalarının önemli  belgeleridir. Bilindiği gibi, Türk tarihi ve dili araştırmalarında, buna benzer bir rolü, Çin, Fars ve Bizans kaynakları oynamaktadır.

Kafkasya’nın başka halklarının tarih kaynaklarındaki ve dillerindeki  Türkçe etkisini, ilk olarak, Mordtmann incelemiştir.  Bu konuda birçok çalışma yapan Mordtmann, bu yazılarından birinde    şunları söylemektedir: “Ermeniler Hint-Avrupa grubuna bağlıdır; ama dilleri açıkça Turan etkisinin izlerini taşımaktadır. Bu ifade altında, ben, Osmanlılarla yüzyıllar boyu süren ilişkiler sonucu olarak Ermenice’ye giren Türkçe sözleri değil, Selçuklular, Osmanlılar vb. Türk devletleri doğmadan, M.S.  IV., V., VI., VII. yüzyılların yazılı Ermenicesindeki Turan unsurlarını kastediyorum.” Mordtmann, burada 23 Türkçe söz sunarak, bu sözlerin yazılı Türkçe’den önceki devirlerde, M.S. IV.-V. yüzyıllarda Ermenice’ye alındığını belirtmektedir.

VII. yy.dan başlayarak Kafkas kaynaklarındaki Türkçe kelimelerin sayısının hızla arttığı görülmektedir.VII.-VIII. yüzyıllar ve daha sonraki  Ermeni kaynaklarında,  Alp Arslan, Kılıç Arslan, Gazan, Atabeği,  vb. birçok kişi, ata, oğlan, kızlar, vb. akrabalık, avçı, temirçi, vb. meslek, Hun, Hazar, Türk, Kenger, Akatzir, Barsil, vb. kavim ve yer adı yanında, beslenme ve giyinme  gibi temel kültürler veya sosyal yapı ve üst kavramlarla ilgili  çok sayıda Türkçe sözle karşılaşırız.

Dillerin ses bilgisi ve söz dizimi düzlemlerinin temsil ettiği kullanım yapılarında, sözlüklerin temsil ettiği  edinim yapılarına oranla, oldukça zengin bir çeşitlilik ve hızlı değişiklikler yaşanmaktadır. Sözler, seslere ve cümlelere oranla daha kalıcı yapılardır. Bu yüzden, dil alışverişleri söz konusu edildiğinde, ilk akla gelen sözlük alıntıları olmaktadır. Geniş bir coğrafyada,  uzun bir süre yaşamış ve yaşamakta olan Türkçe’nin Çince, Farsça, Ermenice, Bulgarca, Arnavutça, Rusça, Macarca ve Romence gibi eski komşularıyla ilişkileri, yalnız sözlükte kalmamış, ses ve söz yapımı ile söz dizimi düzlemlerine de sıçramıştır. Bu yüzden, Türkçenin bu eski komşularıyla ilişkileri söz konusu olduğunda, sözlüklerde görülen söz alışverişlerinin ötesinde, gramerlik alıntılar da gündeme gelmektedir.

Türkçe-Ermenice ilişkileri söz konusu edildiğinde, Türkçenin Ermeniceden epeyce söz aldığını ve bunların 20 kadarının yazı diline de geçtiğini görüyoruz. Türkçenin Ermeniceden herhangi bir gramerlik unsur alması ise söz konusu değildir.

Türkçenin Ermenice üzerine etkisine gelince, bu etkinin Ermenicenin hem sözlük hem de gramer alanlarına yayıldığını görüyoruz. Tarihte olduğu gibi, bugün de, Ermenistan dışında küçük topluluklar halinde yaşayan Ermeniler arasında, bir yazı dilinin birleştiriciliğine dayanan standart bir dil yoktur. Ermenicenin etimoloji sözlüğünü yazmış olan R. Açaryan,  bu konuda, 1926’da Baku’da toplanan I. Türkoloji Kurultayında şunları söylemektedir: “Küçük Asya’nın Batı bölgelerinde, Kıbrıs’ta, Bulgaristan’da, Doğu Rumeli’de, Romanya’da ve Basa- rabya’da, İran’nın ve Kafkasya’nın bazı köylerinde, Türkçe’nin Ermenice üzerindeki etkisi o kadar yaygınlaşmıştır ki, Ermeniler kendi ana dillerini bile kaybetmişlerdir. Bu olay, birkaç yüz yıl önce gerçekleşmiştir. Polonya Ermenileri, 1530 yılından itibaren Ermeniceyi unutup Tatarcayı kabul etmiş ve Ermeni alfabesiyle büyük bir Tatar edebiyatı yaratmışlardır. Kilise kitapları bile Tatarcaya (Kıpçakçaya) tercüme edilmiştir. Ermeniler, Küçük Asya’da olduğu gibi,    İstanbul’da da Türkçe yazdıkları zengin edebiyatı, Ermeni yazısıyla daha da ilerletmişlerdir. Türk alfabeleri hiçbir zaman yeterli olmamış ve halk dilindeki bütün sesleri işaret etme niteliği taşımamıştır. Ermeni alfabesi ise, bu olgunluğa sahiptir. Tabiî ki bu sebeple, Ermeni alfabesiyle yazılmış bu edebiyat, Türk-Tatar dilinin tarihini öğrenmek bakımından son derece önemlidir. Türkçe’den alınma sözler, Türkçe’nin fonetik kurallarını kronolojik olarak belirleyebilme imkânını sağlar. Bu konuda, Ermeni yazarlarının eserlerinde yer alan geniş malzeme kullanılırsa, erken asırlardaki Türk-Tatarların yaşantıları ve tarihi de öğrenilmiş olur.”

Bugün Ermeni yazı dilinin komşuluğunda yer alan Azerbaycan Türkçesi, Ermenistan Ermenicesindeki Türkçe sözlerin geçiş yolu olmuştur. Bu yüzden, Ermenicedeki Türkçe alıntılar, büyük ölçüde, Eski Anadolu Türkçesi ile Türkiye Türkçesine oranla Eski Anadolu Türkçesine daha yakın olan Azerbaycan Türkçesinin  ses özelliklerini taşımaktadırlar.

7.1. Türkçedeki Ermenice Unsurlar:

Ermeniceden Türkçeye Geçen Sözler: Bu konu ilk olarak 26    Şubat-5 Mart 1926  tarihlerinde Baku’da toplanan I. Türkoloji Kurultayında dile getirilmiştir.  Türklüğün alfabe değişikliği temel konusu için toplanan,  bu arada Türklük Bilgisinin başka konularının da görüşülüp tartışıldığı bu kurultaya Ermenicenin Etimolojik Sözlüğünün ve Ermenicedeki Türkçe Unsurlar  Sözlüğünün yazarı  H. R. Açaryan da katılmış ve bildirisini Türkçe sunmuştur. Bu kurultaya sunulan bildiriler, yine 1926 yılında Rusça yayımlanmış ve Açaryan’ın söz konusu bildirisi Rusçaya özet halinde çevrilmiştir. Türk-Ermeni dil ilişkileri konusunda bir fikir  verebilecek düzeyde olan Ermeni bilginin bu bildirisinde, Ermeniceden Türkçeye geçmiş 200 kadar söz açıklanmıştır. Açaryan, Türkçe sunduğu bildirisini    şöyle sürdürmektedir: “Türkçe’nin Ermenice üzerindeki etkisi çok büyüktür. Ben, daha 1902’de, bu meseleyi geniş ve özel bir çalışmada ele almıştım... Bu kelimelerin sayısı 4000’e ulaşmaktadır... Genellikle, bir dilden başka bir dile isimler, bazen sadece sıfatlar, çok nadir hallerde ise fiiller geçer. Sayı  sıfatları, bağlaçlar ve zarflar ise, başka bir dil tarafından benimsenmezler; fakat Ermenicede bu tür unsurların hepsi aynı ölçüde yaygındır. Birçok vilayette 70, 80 ve 90 rakamları Türkçe adlarıyla kullanılmaktadır.    Rodos’ta da 69-99 arasındaki bütün sayı adları Türkçedir... Şimdi ise, konunun ikinci kısmı olan Ermenice’nin Türk-Tatar dili üzerindeki etkileri kısmına geçiyorum. Kopenhaglı bilginlerden Prof. Olger Peterson ve Viyanalı Kraelitz-Grainfenhorst, Türk-Tatarların bir grup kelimeyi Ermenilerden çok eski çağlarda aldıkları tahminini yürütürler. Ben, burada bu meseleye değinmeyeceğim. Sizin dikkatinizi daha eski dönemlere ait çeşitli Türk-Tatar, özellikle Anadolu ağızlarında karşılaşılan dil hadiselerine çekmek istiyorum. Bu kelimelerden bir kısmı edebî dile  de geçmiş; bir kısmı ise, sadece halk dilinde yaşamaktadır. Ermeniceden  Türkçeye geçen bu kelimelerin toplam sayısı 200’dür.”

Son olarak, yakın zamanlarda, bu konuyu Robert Dankoff  ele almış, Ermeniceden Türkçeye geçen sözleri bir sözlük halinde yayımlamıştır. Bu yayında 806 söz yer almaktadır. Dankoff’un bu çalışmasında, Açaryan’ın “toplam 200” dediği bu sayının, hangi amaçla olduğu bilinmez,  Ermenicede de yaşamakta olan pek çok Türkçe sözün veya Türkçenin başta Rumca olmak üzere başka dillerden aldıklarının Ermenice gösterilerek dört katına çıkarılmış olduğunu görmekteyiz. Dankoff, bu yayınına, Türkçe mi Ermenice mi olduklarının tartışılması  gerektiğine inandığı  309 söz daha ekler ve böylece Türkçedeki Ermenice sözlerin sayısı 1115’e yükselir.  Bu sayı, Ermenicenin etimoloji sözlüğünü ve R. Dankoff’un da başlıca kaynağı olan Ermenicedeki Türkçe unsurlar  sözlüğünü  yazmış bulunan  Açaryan’ın verdiği sayının altı katıdır. Dolayısıyla bu çalışma, bizi, Türkçedeki Ermenice sözler konusunda sağlam bir düşünceye götürmekten uzaktır.

Biz tekrar Açaryan’ın çalışmasına dönersek, Türkçedeki Ermenice sözlerin sayısını “toplam 200” olarak kabul edebiliriz. Çoğu ağızlarda yaşamakta olan bu sözlerden 20 kadarı Türk yazı diline de geçmiştir.

7.2. Ermenicedeki Türkçe Unsurlar:

7.2.1. Sözlük Alıntıları:

Bilebildiğimiz kadarıyla, Ermenice, M.S. IV. Yüzyılda, Türkçeden en az 23 söz almış bulunuyordu. XI. asrın sonlarına doğru, Türkçeden Ermeniceye geçen sözlük ve gramerlik alıntıların sayısı önemli derecede artmıştır. Bu devirden sonra Türkçe, yalnız Türklerin değil, aynı zamanda Ermeni yazarları ve aydınlarının da kullandığı yazı dili haline gelmiştir. Böylece, bu iki dilin ilişkisi, konuşma dilinin dışına taşarak edebî seviyeye genişlemiştir. V. L. Gukasyan, Türkçenin etimoloji sözlüklerinden birini de yazmış olan E.V. Sevortyan’ın, bu dönemi anlatırken  şunları yazdığını ifade etmektedir: “Ermeniler,  XII. asır Moğol işgaline kadar   Selçuklular ve Türkmenler, daha sonra da Osmanlılar ve şimdiki Azerbaycan Türklerinin atalarıyla bir arada yaşayarak, onlarla devamlı ve çok yönlü ilişkilerde bulunmuşlardı. Orta Çağ Ermeni edebiyatında Güney Türk kökenli kelimelerin bulunma nedenini Oğuz kavimleri ve halkıyla olan günlük ilişkilerle açıklayabiliriz. O dönemin birçok Ermeni yazar, yurttaşları Türkler gibi Türkçe konuşabiliyor, bazen iki dilli olabiliyordu.”

XV.-XX. yüzyıl Ermeni yazılı kaynaklarına dayanarak Ermenicede Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesine ait kelimelerin her geçen yüzyıl daha da arttığını söyleyebiliriz. Yukarda bahsettiğimiz R. A. Açaryan’ın “Ermenice’deki Türkçe Alıntılar” kitabında 4262 tane Türkçeden alınmış söz yer almaktadır.

Muhtemelen  II. Dünya Savaşının kargaşası yüzünden on yıl ara ile yayımlanmış iki yazısında, Eugeniusz Sluszkiewicz, Ermeniceye geçmiş Türkçe sözleri, dilciliğin en dağınık konularından biri olan alıntı sözlerin ses bilgisi açısından değerlendirmiş, Ermenicedeki 276 Türkçe sözü kullanarak, Türkçenin seslerinin Ermenicede nasıl temsil edildiklerini göstermeğe çalışmıştır.

7.2.2. Deyim Alıntıları: Bu  iki dil arasında,  söz alıntıları yanında, deyimlik alıntılar da söz konusudur.

1. Türkçeden Ermeniceye Değiştirilmeden Alınanlar:

Ay balam, ay canım, ay sağ ol>Ay balam, ay canım, ay sağol (ALŞ 1, 316) Aslan balası>Aslan balası (HA 1, 57)
Begafil  eşge düşdüm, dağıtdım  dünya  pulu>Begafl eşga düşdım  dagıtdum dünya puli (Erm. Aş. 88)
Bilene  bir, bilmeyene min>Bilana  bir, bilmiyana  bin (HA. I, 36)
Dedi eynindeki olan, paltarı  sat ver cahıra>Dedi aynindakı olmiş, partali sat, ver cahıra (Erm. Aş. 48)
Düşmenin  gözi kor olsun>Dyuşmanı  gyozi gyor olsun (ALŞ. I, 354)
Keçi can  hayında, gessab  piy ahtarır>Keçi can harayında, gesab piya man galis (ALŞ. I, 218)
Keçen  güne   gün çatmaz,  calasan günü güne>Geçan   gyuna-gyun  çatmaz, calason  
gyun  gyuna (ALŞ. I, 366)
Keşiş  bele iş>Keşiş bele iş (EA. I, 96)
Kor üçün  hamısı bir, ya burda, ya Bagdat’da>Kor  içün hamsi bir, ya burda, ya
Bagdat’da (ALŞ. I, 236).
Gorun çatlasın der – der can, gorun>Gyorn  çatlası derder can, gyorn (HA. I, 46)
Pah, namerd köpek oğlu>Pah, namard  gyopoğli (ALŞ. 1, 269)
Seni doğanın boynu sınsın, bele boynu sınsın, Seyran oğlan>Sani  doğanın boyni snsun,  
bele boyni  snsun, Seyran oğlan (ALŞ. I, 308)
Bilene bir, bilmeyene min>bilana bir, bilmiyana bin (HA.  I, 36)
Olacağa çare yoh>Olacağa  çara yoh (GA.  II., 171)

2. Türkçeden Ermeniceye Çevrilerek veya Melezleştirilerek Alınanlar:

Gel gel demek> Gjal-gjal anel  
Giç damar> Giz damar

Tike tike etmek> Tikä tikä anel  
Gadasını almak> Gadan arnel

Aslan kesilmek>Aslan ktrel

Eh, yaradan Allah>Eh, yaradan asdvaç (ALŞ. I, 361)
Düz danışanın papağı deşik olar>Drusd hosogi papağı  çag gıli (HA. I, 37)
İt hürer, kervan keçer>Şunı   ghaça,  karvanı  gkoça  (PP. I,  185)
Harada aş, orada baş>Bordeğ  aş, endeğ baş  (PP. I, 36)
Ahır atadan, babadan bele bilmişik>Ahr atadan, babadan esbes eng imaçel (HA. I, 98)
Oho, baş üste, canım çıhsın>Oho, baş yusda, cans dursga (ALŞ. I, 325).
Saggız kimi yapışır>Sahgzi  besa gıpçım (ALŞ. I, 321)
Maral kimi gözeldir>Marali bes gyozale (ALŞ. I, 314)
Gülüm, gülüm, gül çiçek>Gyulım, gyulım, gyul  çiçag (GA. II, 211)
Ay arvad, ne karvan keçmeli kecedir>Ay gnig, inç karvan  gdrelu gişere  (HT. I, 495)
Bir atım barıt kimi şeydir>Mi  atum baruti bes  bana (PP. I, 79)
Bir neçe tazı-tula meni  gerek gorhutsun?>Mi kani tazi tula inc  batke nahaç nen? (GA. II, 1939)
Deyirmanı sınıb  çah-çah olub>Cağaçi  godraç çahçahen darel (PP. I, 70)
Ne var, haneharabın arvadı?>Do  inca hani harabi gnig? (PP. I, 68)
Bu deyim alışverişleri yanında geri dönen alıntı deyimler de vardır; yani
Türkçe>Ermenice>Türkçe şeklinde  geri dönen alıntı deyimler:                  
Kordu, şildi, gebulumdur> Kores, şiles, gebules (İH. II, 316)
Her şey yavaş yavaş> Her şey gamas gamas  (MP. I, 21)
İravan aşından da oldug, Giravan daşından da (İH. II, 322)

7.2.3. Gramerlik Alıntılar:

En azından  1600 yıl  süren, Ermenicenin tarihteki ve bugünkü çeşitli Türk şiveleriyle ilişkileri sonucu, Yeni Ermenicede bazı yapı değişiklileri de olmuştur. Ermeni edebi dilinin kurucusu  Hacatur Abovyan ile ünlü Ermeni dilcileri  M. H. Abeğyan ve  R. Açaryan, yaptıkları çalışmalar sonunda, bu 1600 yıl süresince Ermenicede görülen büyük değişiklikleri ortaya koymuşlardır. H. Abovyan, M. H. Abeğyan ve R. Açaryan, değişik tarihlerde, benzer ifadelerle şunları yazmışlardır: “Azerbaycan  ve Türkiye Türkçelerinin etkisi sonucunda Ermeni dilinin söz dizimi epeyce değişerek, Hint-Avrupa dillerinin söz diziminden uzaklaşmış, Ermenice, eklemeli bir dil haline gelmiştir.”  Buna karşılık,    şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, Türkçede Ermeniceden alınmış herhangi bir gramerlik unsura rastlanmamıştır.

7.2.3.1. Ses Bilgisi Düzleminde: Bilindiği gibi, başka bir dilden yapılan alıntılar iki dillilik çizgisine yaklaşacak kadar çoksa, alındıkları dilin ses, şekil  ve söz dizimi yapısını zorlayarak, orada kendilerine hayat alanı bulabilmektedirler: “Eğer başka dilden söz alan halk etkilendiği dille az veya çok derecede tanışıyorsa, yada alıntı sözler yeteri kadar çoksa, bu durumda, ses yapısı olarak etkilenen dile uymayan yabancı sesler, geçtikleri dilin ses yapısını bozsalar bile genelde korunur.”

Türkçe alıntı sözler, bazı ünlü ve ünsüzleri de Ermeniceye taşımıştır. Bu konuda,  e, ö, ü ünlüleri ile eski Ermenicede bulunup da orta Ermenicede yer almayan    b, d, g     kapanma ünsüzlerinin yeni Ermenicede tekrar ortaya çıkışı,  Türkçenin ve bilhassa da söz başındaki kapanma seslerinin yumuşak varyantlarını tercih eden Azerbaycan Türkçesinin, yeni Ermenicenin  ses yapısına etkisi olarak değerlendirilmektedir.

7.2.3.2. Şekil Bilgisi Düzleminde:

Türk şivelerinin, özellikle de Azerbaycan Türkçesinin Ermenicede yapım ekleri vasıtasıyla yeni kelime oluşturulmasına da etkisi olmuştur.  Türkçeden Ermeniceye geçen –lık/-lik/-luk/-lük kavram eki, -lı/-li/-lu/-lü sıfat eki, -çı/-çi/-çu/- çü meslek ve –nçı/-nçi>-mzi    sıra sayı eki gibi yapım ekleri ve    mış/-miš fiil çekim eki, Ermenicenin kendi ekleri kadar işlektirler.79 Yeni kelime yapan bu ekler, giderek ana dildeki kelimelere de eklenerek girdikleri dile uyum sağlarlar. Türkçeden Ermeniceye geçmiş  ekli ve eksiz bazı söz çiftleri,  Ermenilerin dil ve düşünce dünyasında oluşturdukları kategorilerle, Ermenicenin morfolojik yapısında parçalanmaya yol açmışlardır:

av: “av” // avçi: “avcı”  
ayna: "ayna, şişe" // aynaçi: “aynacı, camcı”  
balta: “balta // baltaçi: "baltacı"
bitikçi: "yazar"  
bostan: "bostan" // bostançi: “bostancı”
çöp: “çöp, ot” // çöpçi: "otaçı, ot ile sağaltan”"
el: "halk, ülke" // elçi: “elçi, sefir”
ez-: "ez-" // ezilmiş: “ezilmiş”
yapunçi: "kepenek"  
ayrı: "ayrı" // ayrılmış: “ayrılmış”  
azar: "hastalık" // azarli: “hasta” // azarlamiş: “hastalanmış”
tamga: “damga” // tamgaci: "damgacı"  
toz: "toz" // tozlug: “tozlu yer”
meku: “bir” // mekumçi: “birinci”
yerku: “iki” // yerkumçi: “ikinci”
tasu: “üç” // tasumçi: “üçüncü”

7.2.3.3. Söz Dizimi Düzleminde:

M. H. Abeğyan, daha bu yüzyılın başlarında bu konuya dikkat çekmiştir. O, “Yeni Ermenice’nin Sentaksı (Ermenice), Erivan 1912” adlı monografisinde, “Türk    şivelerinin (Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi) etkisi yüzünden, yeni Ermenicenin (Aşharabar) söz dizimi,  eski Ermeniceden (Grabar) keskin farklılıklarla ayrılmaktadır” diye yazmaktadır. M. H. Abegyan'ın bu fikri, R. A. Açaryan'ın "Ermeni Dilinin Tarihi (Ermenice), II. cilt, Erivan 1951,  s. 287-291” adlı eserinde kesinlik kazanmıştır.  R. A. Açaryan, Ermenicenin söz dizimini genetik olarak bağlı bulunduğu Hint-Avrupa dillerinin söz dizimi ile karşılaştırırken şunları tespit etmiştir:


1. Eski Ermenicede yüklem cümlenin başında (özneden önce) gelirdi. Yeni Ermenicede ise, bunun tam tersi olarak cümle unsurlarının sırası aynen Türk şivelerinde olduğu gibidir:

tesi zthrcunn or jerger i vraj carin “gördüm kuşu öten ağaçta" > cari vra jergoy thrcuny
tesa “ağaçta öten kuşu gördüm".  
zinc araric vasn ordvoj imoj "ne etmek kendi oğlum için" > tyis hamar inc anem "kendi
oğluma (ben) ne yapayım?".

2. Eski Ermenicede asıl unsur, yardımcı unsurun önüne geçer, yeni Ermenicede ise,  bunun tam tersi yapılır:

ztunn Petrosi "ev Petro'nun" > Petrosi tuny "Petro'nun evi".


3. Eski Ermenicede diğer Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi zamir isimden sonra, yeni Ermenicede ise,  isimden önce gelir:

ajr ajs "adam bu" > ajs (es) mardy  "bu adam"; tun im  "ev benim" > im tuny  “benim
evim”; hor imun "babam benim" > im hory  "benim babam" vb.

4. Eski Ermenicede sayılardan sonra gelen isimler çokluk, yeni Ermenicede ise,  teklik halinde kullanılır:

hing tner  "beş evler" > hing tun "beş ev."

5. Eski Ermenicede zarflar isimden önce, yeni Ermenicede ise,  isimden sonra gelir:

araci hor imaj “önünde babamın benim” > im hor arac  "benim babamın önünde")

İki dil arasındaki bu sözlük ve gramer alıntıları  dışında, Türkiye ve Azerbaycan’daki bazı yer adlarının Ermenice olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, başta kişi ve yer adları olmak üzere, Ermenicede pek çok Türkçe unsurun da özel ad olarak kullanıldığını görmekteyiz.

8. Türkçe - Macarca İlişkileri

M.S. 463'lerde Karadeniz kıyılarına inen Ogur kavimlerinden biri olan ve Bizans kaynaklarında yanlışlıkla 'Türk' olarak adlandırılan Macarların dili ile Türk dilinin ilişkilerinin başlangıcı, Türk-Macar ilişkileri gibi tarihin derinliklerinde kaybolmaktadır. Bu devirden, yani M.S. 5. yüzyıldan önceki Türkçe-Macarca ilişkisi üzerinde konuşmak, bugün için hemen hemen imkânsızdır. Bu konuda söylenebilecek    şeyler    şimdilik sayılıdır: Birkaç zarfın yıpranarak ön ek halini almış    şekilleri dışında Macarca, Türkçe gibi sondan eklemeli bir dildir. Diğer taraftan, vokal ve konsonant sisteminde, Türkçe’deki kadar kuvvetli olmasa bile hakim bir benzeşmenin bulunduğu bir dildir. Bugün Macarcanın, hattâ diğer Ural dillerinin sözlüklerinde, kelime kök ve aileleri tesbite çalışılırken, Türkçeden ve diğer Altay dillerinden örnekler verilmekte, sık sık, "Türkçedeki ve diğer Altay dillerindeki paralelleriyle daha ileri bir incelemeyi gerektirmektedir." gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu ifadelerdeki bilgiyi iki şekilde yorumlamak mümkündür: 1. Bugün başlıca; Fince, Macarca, Samoyedce, Ostyakça,Çeremisçe, Votyokça, Vogulca ve Lapça’nın temsil ettikleri Ural dilleri ile Türkçe, Moğolca, Mançurca, Tunguzca, Korece ve Japoncanın temsil ettikleri Altay dilleri aynı kökten çıkmışlardır, bu diller eski bir geçmişte aynı ve tek bir dil imişler veya; 2. Sözü edilen bütün bu dilleri konuşan halklar, yani Ural ve Altay halkları, çok eski zamanlarda, çok uzun devirler boyunca yan yana veya birlikte yaşamışlar ve dolayısıyla dilleri birbirinin dillerine benzeşmiştir. Bu husus ise, konumuzun sınırları dışındadır.

8.1. Türkçedeki Macarca Unsurlar:

Tarihte birçok Türk kavmini içinde eriterek Türklükten can ve kan alan Macarlık ve Türkçe’den pek çok kelime alan Macarca, Türklere birşey vermekte oldukça cimri davranmış gibidirler. Galibâ, Macarlardan öğrendiklerimiz, Mac. varos "şehir">Tü. varoş "şehirlerin sur dışı mahallesi", Mac.    katona "asker">Tü.    katana/kadana "asker atı; iri bir at cinsi", Mac. kapocs "kopça, çengel">Tü.    kopça "kopça", Mac.    szoba "oda">Tü.    soba "soba", Mac. soronpo "şarampol">Tü. şarampol "şarampol" kelimelerinin anlamıyla sınırlı kalmıştır.

8.2. Macarcadaki Türkçe Unsurlar:

Karanlık devirlerden sonraki Türkçe-Macarca ilişkilerini iki döneme ayırıyoruz:

8.2.1. Yurt Tutuş Öncesi ve Arpad Devrinde Macarcaya Giren Türkçe Unsurlar:

Yurt tutuş öncesinin kelimeleri, ilk Batı Türkçesi veya Bulgar / Çuvaş tipli Türk dilleri kaynaklıdır. Arpad devri kelimeleri ise Kıpçak / Kuman dilinden alınmadır. Yani Macarca’ya 5-15. yüzyıllar arasında giren Türkçe kelimelerin 5-9. yüzyıllar arasında girenlerinin daha çok Çuvaş tipli Türk    şivelerinden, daha sonrakilerin ise, Kıpçak şivesinden alınmış olduklarını kabul ediyoruz. Çuvaş tipli şiveler, bilindiği gibi, Orkon âbidelerinde karşılaştığımız ilk yazılı Türkçenin yanında, ondan epeyce farklılaşmış bir    şive olup, tarihte Bulgar ve Hazar Türkçesinin, bugünse Çuvaşça’nın temsil ettikleri kabul edilen Batı Huncasını veya İlk Batı Türkçesini ifade etmektedir.

Macarcadaki Türkçe unsurlar konusunda, son bir buçuk yüz yıl içinde pek çok kitap ve binlerce makale yazılmıştır. Bu makalelerin çoğu kelime biyografileridir. Macarlar kendi dillerinin etimoloji çalışmalarını yaparken, tabii olarak dillerindeki İslav, Türk, Lâtin ve başka dillerden alınmış kelimeleri de incelemişler, bunlar üzerinde bir buçuk yüz yılı aşkın bir süre tartışmışlardır. Bu çalışmaların sonuçları, ilk defa Gombez Zoltan tarafından 1908 yılında, önce Macarca 'Yurt Tutuş Öncesinde Türkçe Alıntı Kelimelerimiz' adıyla, sonra da 1912'de Almanca olarak 'Macarca’daki Bulgar Türkçesinden Alıntılar' adıyla yayımlanmıştır. G. Zoltan'ın bu eserinde Macarcaya Türkçeden geçmiş 413 kelime müzakere edilmektedir. 1967-1976 yılları arasında yayımlanan Macarcanın etimoloji sözlüğünde değişik devirlerde Macarcaya girmiş 1500 civarında kelime bulunmaktadır.

Bütün bu müzakerelerden sonra, hem Türk-Macar hem de Türkçe- Macarca ilişkilerini işleyen hacimli bir çalışma, 'Yurt Tutuş Öncesinde ve Arpad Devrinde Macarca-Türkçe İlişkileri' adıyla Lajos Ligeti tarafından 1986'da yayımlandı. Bu eserde, bir yandan Karadeniz'in kuzeyindeki ve oradan Orta Avrupa'ya ve Balkanlara sarkmış Türk kavimleri ile bu kavimlerin Macarlarla ilişkileri üzerinde durulmuş, bir yandan da en eski zamanlardan 15. yüzyıla kadar Macarca’ya geçen 485 kelime uzun uzun müzakere edilmiştir.

Macar-Türk ilişkilerinin eskiliği ve canlılığı dolayısıyla, Macarca üzerindeki Türkçe tesiri o kadar kuvvetlidir ki bugün Macarlar'ın yaşattıkları bizim unuttuğumuz Türkçe kelimelerden bile söz açmak mümkündür: Tü.    arbagçı    /    arvışçı    'büyücü, büyücü hekim; doktor' Mac. orvos 'doktor'; Tü. bilig 'iz, işaret, bilgi' Mac. belyeg 'pul'; Tü. bor 'şarap' Mac. bor 'şarap'; Tü. bögüçi 'büyücü, şaman rahip' Mac. bölcs 'irfan',  bölcsész 'bilgin, filozof'; Tü. yaruk, çuv. surda 'ışık, mum' Mac. gyertya 'mum'; Tü. çıgıt / çıkıt 'peynir' Mac. sajt 'peynir'; Tü.    eke 'pulluk' Mac. eke 'pulluk'; Tü. ışkı /  yışkı /  yışak 'iki dilli bıçak, rende' kelimesinin muhtemel bir Çuvaş tipli biçimi: yılıg / yılag, Mac. gyalu 'rende'; Tü. yagak / yangak 'ceviz' Mac.    dio    'ceviz'; Tü. kabırçak    / kaburçuk    'sandık, tabut' Mac. koporso    'tabut'; Tü.    yıd yıs 'koku' Mac. szész 'alkol'; Tü. torak 'kaynatılmış ekşi süt, lor' Mac. turo 'lor'; Tü. yumur 'mide' Mac.    gyomor 'mide'. Macarca-Türkçe ilişkilerinin derinliğini gösteren bir başka husus da birçok Türkçe fiilin Macarcaya geçmesi yanında, Türkçeden alınan bu kelimelerin Macarların dil ve düşünce dünyasında yeni yeni anlamlar kazanmaları, hattâ birleşik kelimeler oluşturmalarıdır. Macarcadaki Türkçe fiiller, isimler gibi tek tek veya bütün halinde defalarca kaleme alınmışlardır. Son olarak Pallo Margit'in bu konudaki çalışması, 'Eski Türkçe Kaynaklı Fiillerimiz' adıyla 1982'de yayımlandı. Bu eserde, Türkçe kaynaklı 101 fiil vardır. Sayıları yüzü aşan Macarcadaki Türkçe fiillere bir kaç örnek verelim: Tü. boşan- 'boşanmak, kurtulmak' > Mac. bocsan- 'kurtulmak, affedilmek'; Tü. boşut- / boşat- 'kurtarmak, salmak'> Mac.    bocsat- 'kurtarmak, günahlarını affetmek'; Tü.    çevir- 'çevirmek' > Mac.    csavar- 'çevirmek'; Tü.    çök- 'çökmek, azalmak'> Mac.    csökken- 'azalmak, aşağı inmek'; Tü. yarat- 'yaratmak'> Mac. gyart- 'yaratmak, imal etmek'; Tü.    yaz-    , Çuv.    sir-    'yazmak'> Mac.    ir- 'yazmak'; Tü. yun- 'yunmak, yıkanmak'> Mac. gyon- 'günahlardan arınmak'. Dediğimiz gibi Macarcada Türkçe kelimelerle yapılmış birleşik kelimeler de vardır. Bir kaç örnek verelim: Tü. tegre 'çevre'> Mac. tér 'meydan, alan'; Tü. kip 'kalıp' > Mac. kép 'resim', bu iki kelimenin birleşmesiyle: térkép 'harita'; Tü. seki 'kanepe, divan'> Mac. szék 'sandalye'; Tü. kar 'kol', bu iki kelimenin birleşmesiyle: karszék 'koltuk'.

Osmanlılar Döneminde Macarcaya  Giren Türkçe Unsurlar:

Osmanlılar döneminde Macarca’ya giren Türkçe kelimeler hakkında da pek çok biyografi yazılmıştır. Bu dönemin kelimeleri ve haklarında yazılan biyografi ve münakaşaların sonuçları, Zsuzsa Kakuk tarafından, önce, 1973'te '16-17. Yüzyıllarda Osmanlı Dil Tarihine Dair Araştırmalar: Macar Dilinde Osmanlıca Unsurlar' adıyla yayımlanmıştır.Z. Kakuk'un Fransızca olarak yayımlanan bu 660 sayfalık geniş eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 1312 kelime yanında 402 şahıs adı ve 224 yer adı bulunmaktadır. Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş kelimelerle daha önceki devirde girmiş kelimeler arasındaki ana fark, Osmanlı döneminde girmiş kelimelerin daha çok kültür kelimeleri; önceki devirde girenlerin ise, daha çok kavram kelimeleri oluşlarıdır. Nitekim, Kakuk Zsuzsa 1977'de, bu yolda 'Macaristan'ın Türk Fethinden Kültür Kelimeleri' adıyla ikinci bir eser yayımladı. Zsuzsa Kakuk, bu eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 78 kültür kelimesini seçerek bu kelimeleri daha geniş    şekilde tanıtmış ve bunların Macarcadan başka girdikleri diğer Balkan dillerindeki   şekillerini de vermiştir. Macar etimoloji sözlüğüne göre, Macarcaya Osmanlı döneminde giren kelimelerin sayısı 501'dir. Bu yayınlar arasında, Macarcadaki Türkçe unsurların sayıları konusunda epeyce farklar görülmektedir. Bu yüzden, bu unsurların sağlıklı bir şekilde tespiti, daha uzun yıllar sürecek gibidir.

9. Türkçe-Fince İlişkileri

Finliler, tarihin her devrinde bir veya birkaç Türk kavminin komşuluğunda yaşamıştır. Bugün Hint-Avrupa dillerinin ortasında kalan Fince ve Macarca yanında, diğer Ural dillerinden birini konuşan halkların hepsi, Türk halklarına komşu olarak yaşamaktadır.

9.1. Türkçedeki Fince Unsurlar

Bu konuda herhangi bir yayına rastlayamadık.

9.2. Fincedeki Türkçe Unsurlar

Fince, Macarca ve Türkçenin çeşitli sözlük ve gramer karşılaştırmaları yapan yayınlar hariç, hakkında yapılmış herhangi bir çalışmayı görmediğimiz bu konuda Mustafa Öner, şunları söylemektedir:

“Dil aileleri şemasında Ural-Altay dil ailesinin Altay kolunda duran Türkçe ile Ural kolunda duran Fincenin ilişkisi ya da bu dillerin konuşurları olan Türklerle Finlilerin komşuluğu konusunda    şimdiye kadar yazılmış herhangi bir monografik çalışma yoktur. Coğrafyası dolayısıyla Türkçenin daha çok kuzey koluyla ilişkisi olan Finceden Türkçeye geçmiş herhangi bir söz bilinmezken, Fincenin Etimoloji Sözlüğünde 10 kadar Türkçe kelimenin Finceye alındığı belirtilmektedir.

Bu çalışma Suomen kielen etymologinen sanakirja, “Suomalis-Ugrilainen Seura” Lexica Societatis Fenno-Ugricae XII,1-7, Helsinki, 1981-(SKES)  adlı Fincenin etimoloji sözlüğünde belirlenen Türk dili ve diyalektlerinden alınmış sözlere dayanmaktadır.

Bu sözlükte “Türk Dilleri” başlığı altında toplam 118 söze atıf kaydedilmiştir. Bu atıflar diyalektler düzeyinde sınıflandığında çıkan liste şöyle olmaktadır: VII cilt ve 2293 sayfa tutan bu Fince etimoloji sözlüğünde, İngilizce kökenli sadece 128 atıf bulunduğu hesaba katılırsa, Türkçe alıntıların azımsanmayacak düzeyde olduğu anlaşılabilir.

1980 yıllarında yayımlanan bu sözlük de, “Macarcanın Tarihsel Etimolojik Sözlüğü” gibi, yüzelli yıl kadar önce başlayan Fince ve Macarca gibi Ural dilleri ile Türkçenin sözlük ve gramerce karşılaştırılmalarını yasaklayan bir tutum içindedir. Bu sözlük de “Türkçedeki falan söz ile karşılaştırılamaz” gibi ifadelerle doludur; kısacası, bu sözlük de Macarların etimolojik sözlüğü gibi, yalnız Türkçe ile ilişkilerini değil, bu ilişkileri araştırmayı bile reddeden bir doğrultudadır.

İnsan-varlık ilişkilerini gerçekler dünyasındaki biçimleriyle değil de kafamızdaki biçimleriyle kurmağa çalışmanın,  yani olgular karşısındaki dini ve ideolojik tutumun, gerçekler dünyasıyla bir ilişkisi yoktur. Hep olanlar ve olmakta olanlar ile değil, olması gerekenler ile ilgilenirler, gerçek olgulara uyumlu görünmek amacıyla hulle yaparlar.

Hrıstiyan olmalarına, yüzyıllar boyunca hrıstiyanlığa hizmet etmelerine rağmen, papalığın gözünde ikinci sınıf hrıstiyan olmaktan bir türlü kurtulamayan bu Fin-Ogur kavimlerinin, bilim soğuk kanlılığından uzak, hazırlıksız ve tamamen politik bir yaklaşımla başlattıkları “Turan Dilleri” görüşü, kolayca hırpalanıvermişti. Yüzelli yıl önce başlayan bu son derece masum bilim şüphesinin yolunun, yine politik endişelerle tıkanması, Budenz tarafından başarılmıştı90. Budenz’in bu eseri, Türk Dil Kurumu Kütüphanesi’ne giren ilk kitap olarak “1” demirbaş numarasını taşımaktadır.

Türkçe, bu diller ile binlerce yıl aynı coğrafyada yaşamış olmasına rağmen, 6. yüzyıldan bu yana izleyebildiğimiz Türkçe-İslavca komşuluğu yüzünden İslav dilleriyle bile bir ölçüde akraba olmuş iken, nedense, Türkçenin bu dillerle ilişkisinin araştırılması bile, en azından, psikolojik baskı altındadır. Bugün, bir olgu olarak, “Fincenin Hint-Avrupa Unsurları”, “Islavcanın Türkçe Unsurları” adlı kitaplar yayımlanırken, tarih öncesi ve tarihsel devirlerde hep aynı coğrafyayı paylaşmış olmalarına rağmen, Türkçe ile Ural dillerinin akrabalık ölçüsünün araştırılması, dediğimiz gibi en azından psikolojik baskı altındadır. Bu yüzden, bugün, bu diller arasında doğru dürüst sözlük bile yoktur; bugünkü turistik amaçlı sözlükler de eski sözlüklerin altındadır.

10. Türkçe-Romence İlişkileri

Romenler, diğer Latin kavimleri gibi M.S. ilk bin yıl içinde ortaya çıkmış ve Trakyalı ataları olan Hint-Avrupa köklü “Dacia”lılar ile aynı bölgede yaşamışlardır.

Türklerin Romanya coğrafyasındaki tarihleri ise eskilere dayanmaktadır. Eski Türk kavimlerinden olan Uzlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve sonra daha birçok Türk boyu Karadeniz’in kuzeyinden geçip gelerek bugünkü Romanya coğrafyasına yerleşmişlerdir. XIII- XIV. yüzyıllarında Altın Ordu ve sonraki yıllarda da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine giren bölgede bu sebeple Türk nüfus yoğunluğu fazladır.

10.1. Türkçedeki Romence Unsurlar

Bu konuda herhangi bir yayına rastlamadık.

10.2. Romencedeki Türkçede Unsurlar

Türkçenin Romence ile ilişkisinin ilk araştırılmaları Rusça ile ilişkisinin araştırılmağa başlanmasından çeyrek yüz yıl sonrasına aittir. Bu konuda bilinen en eski çalışma, yukarıda da andığımız Slav dillerinin ilk etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve Slavcadaki Türkçe unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz Miklosich tarafından yapılmıştır.

Aynı  yıllarda, Lazar Šaineanu, Romen dilindeki Türkçe unsurları incelediği  eserini yayımlar. Bu araştırmalar, 1885-1900 yılları arasında, B. F. Hasdeu, F. Rudow ve T. Löbel tarafından sürdürülür. Theophil Löbel’in  Romen dilindeki Türkçe, Arapça ve Farsça unsurları incelediği eseri 1894’te yayımlanır.  L. Šaineanu, Romen dili ve kültüründeki oryantal etkiyi araştırdığı, özellikle de Türkçenin etkisinin kültür boyutlarını da tartıştığı üç ciltlik muhteşem eserini önce 1900 yılında Romence ve 1902 yılında da Fransızca olarak yayımlar. 3900 civarında Türkçe unsur barındıran bu çalışmalara dayanarak, Romanya dışında da birçok çalışma yapılmıştır ve yeni eserlerin ana kaynağı, Romanya’da yapılan bu çalışmalar olmuştur. 1927 yılında, Karl Lokotsch tarafından yayımlanan etimolojik sözlükte ise 2235 madde başı bulunmaktadır. Bundan sonra 1960 yılında, Heine F. Wendt, Romencedeki Türkçe unsurları incelediği eserini yayımlar. Türkçeden alınan sözlerin alınma devirlerini de açıklamağa çalışan bu eserde, 1541 Türkçe söz irdelenmektedir. Bu çalışmalar dışında iki Türk araştırmacı yaptığı çalışmalarda Romencedeki Türkçe söz sayısının 1700 ile 3000 arasında olduğunu söylemişlerdir. Son olarak 2002’de Muammer Nurlu tarafından yayımlanan    Romencede Türk    İzleri  adlı eserde Osmanlı döneminde Romenceye geçmiş yaklaşık 1200 söz listelenmiştir.

Türkçe-Romence ilişkilerinin araştırılmasına Türkçe-Rusça ilişkilerinin araştırılmağa başlanmasından çeyrek yüz yıl sonra başlanmıştır. Bu konuda bilinen en eski çalışma,  İslav dillerinin ilk etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve    İslavcadaki Türkçe unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz Miklosich tarfından yapılmıştır.

Bu araştırmalara 1984'te Theophil Löbel 'Romen Dilindeki Türkçe, Arapça ve Farsça Unsurlar' adlı eseriyle ve 1900 yılında da L. Saineanu 'Romen Dilindeki ve Kültüründeki Oryantal Tesir' adlı eseriyle katıldılar. Türkçe-Romence ilişkileri konusundaki yayınları temin edemediğimiz için affınızı dileyip Romenceye, Macarcaya ve Rusçaya değişik anlamlarda verdiğimiz bir kelimemizin ilgi çekici macerasından kısaca bahsederek bu konuyu kapamak istiyoruz: Tü. obrak / ofrag 'eski, yıpranmış; eski elbise'> Mac. apró 'ufak', apróság, aprópénz    'bozuk para'; aynı kelime Romence’ye geçer: Rom. oprêg 'sırta alınan saçaklı dokuma' > Mac.    oprég     'Romen kadınların bilinen elbisesi' ve yine aynı kelime Rusçaya taşınır: ovrag 'yar, vâdi, dere'.

11. Türkçe-Bulgarca İlişkileri

Bugün ancak adları Türkçe kalan, ama bir zamanlar dilleri de Türkçe olan Bulgar halkı Karadeniz çevresi ve Balkanlarda bir çok yeri adlandırmışlar ve Türkçe konuştukları süre içinde başka kavimlerin boylarını da etkilemişlerdir. Bulgar Türkçesinin Slav dillerine, Romenceye ve Macarcaya yaptığı katkı, küçümsenemeyecek seviyededir. M.S. 1000’li yıllardan itibaren ise tamamen Slav dili konuşan bir halk haline gelen Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç  söz geçmiştir.

Slavlaştıkları tarihlerden günümüze kadar sürekli olarak Türk kavimleriyle komşuluk yaşayan ve 14. yy. başlarından 20. yy. başlarına kadar da Osmanlı Devletinin bir parçasını oluşturan Bulgarlar ve Bulgarca, tıpkı diğer Slav dilleri veya Arnavutça ve Ermenice gibi Türkçenin derin etkisi altında kalmıştır. Bu etki, Arnavutça ve Ermenicede olduğu gibi yalnızca sözlük düzleminde kalmamış, gramer düzleminde de olmuştur, dolayısıyla, bugünkü Bulgar grameri, Türkçenin bir çok ekini de barındırmaktadır.

11.1.Türkçedeki Bulgarca Unsurlar

Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç  söz geçmiştir.

11.2.Bulgarcadaki Türkçe Unsurlar

Bulgarcadaki Türkçe unsurlarla ilgili olarak, Bulgar yazar İvan Vazov, 1850’lerde şöyle demişti: “şehirlerimizde konuşulan dil neredeyse yarı Türkçe idi”. Bulgarcadaki Türkçe etkisinin son yıllardaki en büyük araştırmacısı olan ve geçen yıl kaybettiğimiz Alf Grannes, bu etkinin derinliği hakkında şunları yazmaktadır: “Büyük Bulgar    şair ve yazarı Petko R. Slavejkov’un Bulgarcada kullanılan 10.000 civarında Türkçe sözden oluşan bir sözlük hazırladığını biliyoruz. Ne yazık ki bu sözlük hiç bir zaman  basılmadı ve biz, bugün, A. Şkalyic’in    hazırladığı,    Sırp-Hırvatçadaki    8.742    Türkçe    sözü    içeren    sözlüğüyle karşılaştırılabilecek bir sözlükten mahrumuz”

1934 yılında Bulgarcadaki -lık, -çı ve -lı ekli 2000 civarındaki Türkçe sözün listesini yayımlayan B. Conev hakkında ise A. Grannes şunları söylemektedir: “Profesör B. Conev’in Bulgarcadaki Türkçe sözlerin küçük bir bölümünü listelediği açıktır. B. Conev, Bulgarcadaki Türkçe sözleri -lık, -çı ve -lı eki taşıyanlarla sınırlandırmıştır. Aslında, bu ekleri taşıyan sözlerin tamamını bile listelemiş olsaydı, bu sayı iki katına çıkabilirdi!”

1998 tarihinde yayımlanan Bulgarcadaki Yabancı Sözler Sözlüğünde 3548 söz, Türkçe olarak gösterilmiştir. Kısacası, Bulgarcada en az 3500 kadar sözün Türkçe olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

12.Türkçe-Sırp-Hırvatça İlişkileri

İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha sonra da Güney    İslavlarının dilleri üzerinde başlayan bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük halinde Elizaveta Nikolaevna    Şipova'nın ve Abdullah Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

12.1.Türkçedeki Sırp-Hırvatça Unsurlar

Türkçedeki Sırp-Hırvatça unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Sırp-Hırvatçadaki biçimlerine de değinilmiştir.

12.2.Sırp-Hırvatçadaki Türkçe Unsurlar

Yukarıda da söylendiği gibi Slav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamış ve günümüze dek süre gelmiştir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Slav dillerinden olan Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimeler de bir sözlük halinde yine Abdullah Şkaljic'in eserinde yer alır.

Şkaljic'in eseri ise, Güney İslavlarının, Sırp-Hırvat dillerinin Türkçe unsurlarını konu edinir. Diller arası alıntılar konusunda dünyanın en ilgi çekici eseri olarak kabul edilen Şkaljic'in sözlüğünde, 6878 değişik anlamda 8742 kelime yer almaktadır. Sözlüğünün başına kısa bir fonetik ve morfolojik açıklama ekleyen ve Türkçenin bütün Balkan dillerine verdiği bazı ek ve yapıları değerlendiren    Şkaljic, yine sözlüğünün girişinde, bu kelimeleri  ayrı grupta konularına göre sınıflandırmıştır.

13.Türkçe-Lehçe İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır vegünümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

13.1. Türkçedeki Lehçe Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçimlerine de değinilmiştir.

13.2. Lehçedeki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Lehçedeki  biçimlerine de temas edilir. Bilhassa Fasmer ve Doerfer, Türkçe sözlerin Lehçedeki biçimlerine de işaret derler. Monografik bir çalışmanın bulunmadığı bu konuda, Tadeusz Majda    şunları sözlemektedir: “Türk halklarının Slav kabileleri (sonradan Polonyalılar diye adlandırılan Slav kabileleri dahil) ile asırlarca süren münasebetleri, Slav dillerini daha ilk gelişme aşamalarında etkiledi. Son yıllarda bu etkileşim, araştırmacıların ilgi odağı olmuştur. Yapılan incelemeler neticesinde Slav dillerinin gelişmesi ve bu süreç üzerindeki Hun, Protobulgar ve Avarların etkisi ile ilgili yeni bilgiler ortaya çıkarılmaktadır. Adı geçen kabilelerin  konuştukları dilin Türk dil grubu mensubu olduğu kabul edilir. Diğer Slav dilleri gibi 5.-6. yüzyılda şekillenmeye başlayan Leh dili de, Türk dillerinin yoğun etkisi altında kaldı. Kelime dağarcığındaki Türkçe alıntıları tespit etmek ne kadar kolaysa, fonetik ve morfolosini tespit etmek de o kadar zor. H. Galton’un “Der Einfluss des Altaischen auf die Entstehung des Slawischen, (Wiesbaden 1997)” adlı yeni çalışmasında genel Slav dili için yaptığı incelemelere benzer çalışmaların Leh dili için yapılması gerekmektedir.”

14.Türkçe-Çekçe İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Ukran, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Çekçedeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

14.1.Türkçedeki Çekçe Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Çekçe biçilerinede değinilmiştir.

14.2.Çekçedeki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca  biçimlerine de temas edilir. Çekçedeki Türkçe unsurları konu edinen  monografik bir yayın bulunmasa da, F. Miklosish her iki eserinde de ara sıra, K. Lokotsch ise sık sık, Türkçeden alınma sözlerin Çekçedeki biçimlerini de vermeğe çalışmışlardır.  Fasmer, sözlerin Rusça biçimleri yanında Çekçedeki biçimlerini de verir. Türkçe unsurların bir kısmı da Çekçeye Macarca yoluyla taşınmıştır ve bu konu  yeni yeni  çalışılmaktadır.

1957 yılında, Çek ve Slovak dillerinin söz varlığı üzerindeki çalışmaların henüz başlangıç safhasında olduğunu belirten J. Blaskoviç, “Çek Dilinin Kök Sözlüğü” adlı eserde yalnızca 32 sözün Türkçe kaynaklı gösterildiğini; fakat bunların da doğru tespit edilmediğini ve doğru anlamlandırılmadığını ifade eder. J. Blaskoviç, bu yirmi sayfalık yazısında, Çek dilinde kullanılan şahıs adı, soyadı, yer ve kavim adı gibi 27 özel ad ile Türkçeden Çekçeye geçmiş 248 sözü irdeler ve yazısının sonunda    şunları söyler: “Bugün Çek dilinin Türk kökünden gelen unsurları üzerine söyleyebileceklerimiz kısaca bunlardan ibarettir. Bu kısa yazı bile Türk kavimlerinin ve bilhassa Osmanlı Türklerinin Orta-Avrupa kavimlerine yaptıkları kültür tesirinin ne kadar geniş olduğunu göstermeğe yeter. Bu araştırma objektif bir şekilde gerçekliği ortaya çıkarmakta ve Türk kavimlerini ve kültürlerini elverişsiz bir açıdan gören eski ve yanlış görüş ve iddialara son vermektedir.”

15. Türkçe-İtalyanca İlişkileri

Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi Bizans ve    İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri, bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar, Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden bahsederler.Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda yapılan tek    şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki alıntılar söz konusu bile edilmemiştir. 8.
ve 9. yüzyıllarda, ortodoks Doğu Roma zayıflamış, Ön Asya’daki ticaret hayatı, başta Venedikliler olmak üzere, Cenovalılar, Sicilyalılar, Pizzalılar ve Floransalıların eline geçmişti. Bu    şehir devletleri ile ve bazen de papalığın kışkırtmaları üzerine bu şehir devletlerinin ordularına katılmalarla oluşmuş Haçlı orduları ve Haçlı donanmalarıyla Türkler arasındaki egemenlik ve çıkar kavgaları, dünya tarihinin önemli bir bölümünü oluşturmuş ve bugün de bu kavgalar, papalık-hahamlık ittifakı yüzünden günden güne daha acımasız bir hal alarak sürüp gitmektedir.

Sözü edilen şehir devletlerine katılan Kuzey    İtalya’daki diğer    şehir devletleri, 1849 yılında, bir yandan da    İtalya’daki iktidarını bu devletlere de kaptırma endişesi içindeki papalığın şüpheli desteği ile Avusturya egemenliğine baş kaldırırlar ve nihayet bu 11 şehir devleti, 1861 yılında İtalya Birleşik Krallığını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren, aralarında bir yabancı dil gibi kullandıkları orta    İtalyadaki Toscana bölgesinin dilini esas alan bugünkü İtalyanca doğar. Türklerin savaşlar dışındaki ilişkileri, daha çok Venedikliler ve Cenovalılar ile olduğu için, Türkçenin de genellikle Venedik ve Cenova Lehçeleriyle ilişkisi olmuştur.

15.1.Türkçedeki İtalyanca Unsurlar

Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinde hazırlanmış ve henüz yayımlanmamış bir doktora tezine göre, Türkçedeki İtalyanca sözlerin sayısı  523’tür. Bu sözlerden baldıran, baraka, borsa, çapa, kalçın, poğaça, tapa ve toka sözlerinin İtalyacadan Türkçeye geçmiş sözler olarak değerlendirilmeleri yanlıştır.

1988 yılında, “İtalyanca ve Yunanca Kaynaklı Türkçe Denizcilik Terimler.” adlı eser yayımlanır.

15.2.İtalyancadaki Türkçe Unsurlar

Durdu Kundakçı’nın yukarıda belirttiğimiz ve henüz yayımlanmamış doktora tezine göre, İtalyancadaki Türkçe sözlerin sayısı  146’dır.

16.Türkçe-Arnavutça İlişkisi

Türklerin Arnavutlarla ilişkisi, yukarıda değinilen diğer Balkan halkları gibi Türk boylarının Karadeniz’in kuzeyinden geçip Balkanlara ilerlemesi tarihi kadar eski olsa da yoğun ilişkiler Osmanlı döneminde olmuştur.

16.1.Türkçedeki Arnavutça Unsurlar

Bu konuda yapılmış bir çalışma görmedik.

16.2.Arnavutçadaki Türkçe Unsurlar

Arnavutçadaki Türkçe unsurlarla ilgili çalışmalar, Slav dillerindeki Türkçe unsurlar üzerine çalışmaların başladığı XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bu konudaki ilk çalışma, yine Franz Miklosich tarafından yapılan çalışmadır.

Ardından Gustav Meyer Arnavutçanın etimoloji sözlüğünde Türkçe kelimeleri göstermiştir. Eserinin girişinde, G. Meyer    şunları açıklamaktadır: “Benim bu sözlüğümde 5140 madde başı bulunmaktadır. Bunlardan 1420 tanesi eski Romence mirası (Miklosisch’e göre bu sayı: 930), 540 tanesi İslavca (Miklosich’e göre bu sayı: 319), 1180 tanesi Türkçe, 840 tanesi Yunanca, 400 tanesi eski indogermen dillerindendir ve 730 tanesinin kaynağı belli
değildir.

Gyula Németh, “Arnavutçadaki Türkçe    İzleri” adlı  doyurucu yazısını 1961 yılında yayımlar. Dilaver Berberi, Arnavutçadaki Türkçe sözleri fonetik ve morfolojik açıdan değerlendirdiği doktora çalışmasını 1964'te tamamlar. “Arnavutçanın karşılaştırmalar yapacak kadar bol metni bulunmadığı için bu konuda ancak eş zamanlı bir çalışma
yapabildiğini” belirten D. Berberi, bu çalışmasında Arnavutçadaki Türkçe sözleri ses ve biçim açısından incelemiştir.  Bu çalışmadan on yıl kadar sonra, Norbert Boretzky, Arnavutçadaki Türkçe etkisini iki cilt halinde yayımlar. Birinci ciltte Arnavutçadaki Türkçe sözlerin ses değişmeleri ile Arnavutçada kullanılan Türkçe ek ve yapılar incelenir.    İkinci cilt sözlüktür. Bu sözlükte, varyantlarıyla birlikte 4078 madde yer alır. Ayrıca Arnavutçanın çeşitli ağızlarında kullanılan
Türkçe sözler ise, yine varyantlarıyla birlikte, 585’tir.

1998 yılında Vladimir E. Orel tarafından yayımlanan “Arnavutça Etimolojik Sözlük”’te, yalnızca  söz Türkçe kaynaklı gösterilmiştir.  G.  Meyer,  J.  Norbert,  M.  Fasmer  ve  E. Hamp’ın bu konuda çalıştıklarını ve eserler verdikleri belirten V. E. Orel, “düzinelerce sözün kendi eserinde yeni etimolojik açıklamalara kavuştuğunu” vurgulayarak, kendi sözlüğünün “Arnavutçanın prehistoryasına belirli bir bakış açısıyla bakmağa dayandığını” ifade etmektedir. Yazılı belgeleri iki yüzyıldan eski olmayan bir dilin “proto”su peşinde koştuğunu, asıl amacının Proto-Arnavutçayı kurmak olduğunu  bildiren ve elinde tek belge olmaksızın, Arnavutların m.ö. 3. yüzyılda terkettikleri Karadeniz’in kuzeyinde, Dacialıların ülkesinde ve Karpatlar’da dolaşıp duran V. E. Orel, pek çok Türkçe sözü de İslav kaynaklı göstermekte,
Arnavutçadaki birçok    İtalyanca, Grekçe, Romence, Makedonca ve Sırp-Hırvatça sözü de sözlüğüne almadığını açıkça söylemektedir. Sonuçta dış dünyada değil, yazarın zihninde oluşan ve kendisinin de dediği gibi “kurgusal” bir sözlük ortaya çıkmış ve yazarın pek sık kullandığı “Indo-European” sözü çerçevesinde amacına hizmet etmeğe başlamıştır.

“Kurgu”ları bir kıyıya bırakıp “olgu”lara ve gerçeklere tekrar dönersek, eski bir bölünmeyi temsil eden Ermeni, Arnavut ve Gürcü dillerini Hint-Avrupa dil grubuna dahil etmekte bugün büyük güçlükler yaşanmaktadır. Bunun başlıca sebebi ise, Türkçenin bu dillere etkisinin, sadece sözlük temelinde kalmayıp, tıpkı güney    İslavcası, Bulgarca, Makedonca, Romence ve Yunancada olduğu gibi, gramer ve söz dizimi düzlemine de sıçramış olmasıdır.  
Nitekim Arnavutçadaki Türkçe kaynaklı  ek  ve  yapılar, birçok yazıya konu olmuştur. 1972 yılında,  Hasan Kaleşi, bu konuda monografik bir çalışma yapmış  ve 1975 yılında da yukarıda ifade ettiğimiz gibi Norbert Boretzky, “Arnavutçadaki Türkçe Etkisi” adlı çalışmasının birinci cildini bu konuya ayırmıştır. Bu çalışmalarda da görüldüğü gibi, Türkçe çokluk eki ile sıfat ekleri (-li; -siz), kavram eki (-lik), meslek eki (-çi), eşitlik eki (-çe), küçültme eki (-çik), bu ekleri taşıyan birçok Türkçe sözün Arnavutçaya girmesi, Arnavutçanın dil ve düşünce düyasında bir gramer kategorisi oluşturmuş ve bu ekler, Arnavutça kelimelere de getirilmiştir.

17.Türkçe-Yunanca İlişkileri

Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi Bizans ve    İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri, bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar, Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden bahsederler. Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda yapılan tek    şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki alıntılar söz konusu bile edilmemiştir.

Türkçenin Yunanca ile ilişkisi, eski devirler ve Bizans üzerinden gerçekleşmiş  sınırlı ilişki bir kıyıya bırakılırsa, 11. yüzyıldan 1920’lere kadar sürmüştür.

17.1.Türkçedeki Yunanca Unsurlar

Türkçedeki Yunanca unsurları araştıran çalışmalar, K. Miklosich’in eserinden bir kaç yıl sonra başlamıştır. Gustav Meyer ve K. Krumbacher’in eserleri aynı  yıl içinde, 1893'te yayımlanır. Bu çalışmaları, A. Papadopoulos’un 1932 yılında yayımlanan Türkçedeki Yunanca sözleri incelediği eseri  izlemiştir.

Yunancadaki Türkçe unsurlar konusu kadar ilgi çekmemiş görünen Türkçedeki Yunanca unsurlar konusu, daha sonra, bilhassa A. Tietze tarafından etraflıca çalışılmıştır. Tietze bu çalışmasında 347 sözü incelemiştir.

1960 yılında Yunancadaki Türkçe unsurlar üzerine çalışan Konstantinos Kukkidis ise 900 Yunanca sözün Türkçeye alındığını kaydeder.

Bütün bu çalışmalardan sonra, Christos Tzitzilis, 1987 yılında yayımladığı eserinde, Türk yazı diline veya ağızlarına Yunancadan geçmiş 597 sözü incelemiştir.

17.2.Yunancadaki Türkçe Unsurlar

Yunancadaki Türkçe unsurlardan ise ilk defa söz eden ve bu sözleri listeleyen ilk kişi F. Miklosich’tir. Daha sonra G. Meyer ve L. Rouzevalle de bu konuda çalışmışlardır. Kıbrıs Türk aydınlarından Hüseyin  Şafi Alpay, Kıbrıs Rumcasındaki Türkçe sözlerin    İngilizce anlamlarından oluşan kitapçığını 1937’e Larnaka’da yayımladı ve 1940 yılında bizlere daha hacimli ve daha ayrıntılı bir kitap vadetmesine rağmen, bu işini Kıbrıs’ın kargaşa ortamında bitiremedi. Bu çalışmada 402 Türkçe söz yer almaktadır. Bu çalışmalardan sonra, Konstantinos Kukkidis, 1960 yılında Atina’da çalışmalarını yayımlar. Bu çalışmaların sonuçları, sonraki yıllarda ses ve anlamca inceleme altına alınır ve 1974 yılında Pavlos Georgidas tarafından Münih Devlet Üniversitesinde hazırlanan ve gecikmeli olarak daha sonra yayımlanan doktora tezi, Yunancadaki Türkçe unsurları ses bakımından inceler. Yunancadaki Türkçe unsurların sayısı, K. Kukkidis’e göre 3000 ve P. Georgidas’a göre ise 1968’dir.

1988 yılında ise  İ.T.Pambukis, Çağdaş Yunan Dilinin Türkçe söz varlığını incelediği eserini Atina’da yayımladı. 1994’te Konstantinos Giagkoullis, Kıbrıs Rum diyalektinin etimolojik sözlüğünü Lefkoşa’nın Rum kesiminde yayımlar . Bu sözlükte, 1520 Türkçe söz yer almaktadır. Son olarak 1998 yılında Ankara Üniversitesinde, Evangelia Ahladi tarafından hazırlanan yüksek lisans çalışmasında Yunancadaki Türkçe unsurlar ile Türkçedeki Yunanca unsurlar, gösterdikleri ses ve anlam değişiklikleri içinde ele alınmıştır.

Türkçenin bu dillerden başka Fransızca, Almanca ve İngilizce ile ilişkileri olmuştur; ancak  bu konularda yapılmış çalışmalar yetersizdir. Bu konuda tutarlı ve gerçekçi bir çalışma yapabilmek için, Türkçenin öteki komşularına oranla daha yeni devirlerde doğmuş olan bu genç dillerin Türkçe ile ilişkilerinin araştırılması kadar, eski Latin, Grek ve Germen dilleriyle ilişkilerinin de incelenmesi gerekmektedir. Türkçenin bu genç komşuları ile ilişkileri konusunda az sayıda birkaç çalışma söz konusudur. Süleyman Yıldız’ın doktora çalışmasına göre Almancada  Türkçe söz vardır. İngilizcede ise Gatenby’e göre 247152, İrek Bikkinin’e göre 800 civarında Türkçe söz yer almaktadır.

Prof. Dr. Günay Karaağaç

Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretiminde Bulunma Eklerinin Görsel Materyal Kullanarak Öğretiminin Başarıya Etkisi

Araştırmanın amacı yabancı dil olarak Türkçenin öğretiminde bulunma hâl eklerinin görsel materyal kullanılarak öğretiminin başarıya olan etkisinin belirlenmesidir. Nitel bir çalışma olarak tasarlanan çalışmada deneme modeli kullanılmıştır. Çalışma Yunanistan Selanik Aristo Üniversitesi Yabancı Diller Eğitimi Fakültesi bünyesinde açılmış olan yabancı dil olarak Türkçe kursuna devam eden ve üniversitenin farklı bölümlerinde okuyan 37 Yunan öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmacı tarafından tamamı temel seviye (A1) öğrencilerinden oluşan deney ve kontrol gruplarına 45'er dakikalık periyotlarla 3 saat ders verilmiştir. Katılımcıların başarı durumları, hâl eklerinin doğru biçimde kullanım yüzdeleri, boşluk doldurma ve eşleştirme başarı oranları gibi değişkenler konu uzmanı araştırmacılar tarafından oluşturulan hâl ekleri konu değerlendirme sınavı kullanılarak ölçülmüştür. Veriler SPSS (Statistic Program for Social Sciences) programına aktarılmıştır. Dört alt boyutun aritmetik ortalama ve standart sapmaları hesaplanmıştır. Değişkenler arasındaki hesaplamalar için çapraz tablo (cross-table) kullanılmıştır. Her bir boyut arasındaki ilişkinin belirlenmesi için Bağımsız Örneklemler T Testi (Independent-Samples T Test) uygulanmıştır. Bulgular p<0,05 düzeyinde yorumlanmıştır. Çalışma sonucunda deney grubunun genel başarısının, yazım yanlışlarını belirleme oranlarının, boşluk doldurma sorularında gösterdikleri başarının kontrol grubundan daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların en fazla zorlandıkları soru tipinin boşluk doldurma soruları olduğu tespit edilmiştir. En yüksek başarı ortalamasını gösterilen soru tipi çoktan seçmeli sorular olmuştur.

Giriş

Dünya üzerindeki diller bazı yakınlık ve benzerliklerine göre yapı ve köken olmak üzere iki bakımdan incelenmektedir (Demircan, 2007, s.3). Dillerin gruplanması üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda incelenen dile ait yazılı metinlerin önemi büyüktür. Farklı dillere ait eski yazılı kaynaklar incelendiği zaman ses, yapı, cümle kurulumu veya kavramların karşılanması bakımlarından ortak noktalar ortaya çıkabilmektedir. Farklı dillere ait yazılı metinler birbirleri ile karşılaştırıldığı zaman tabanda birleşmeye doğru gittikleri görülmektedir (Demircan, 2007, s.4). Dünya dilleri dil bilimciler tarafından genel olarak yapı bakımından; tek heceli(ayrımlı), çekimli (bükümlü) ve eklemeli olmak üzere 3 grupta incelenirken (Banguoğlu, 2004), kökenlerine göre Hint-Avrupa, Sami-Hami, Çin-Tibet, Ural-Altay ve Bantu Dilleri olmak üzere 5 gruba ayrılmaktadır (Demircan, 2007).

Yapı bakımından gerçekleştirilen sınıflandırılmada birinci grup olan ayrımlı diller grubunda kelimeler tek hecelidir. Cümle içinde değişime uğramazlar. Bu gruptaki dillere Çince ve Tibetçe örnek olarak verilebilir (Banguoğlu, 2004, s.12). Muharrem Ergin (1997, s.6) aynı dil grubuna tek heceli diller adını vermiştir. İkinci dil grubu çekimli veya bükümlü dillerdir (Ergin, 1997, s.6). Çekimli dillerde, ek kavramı bulunmaktadır; ancak kelime kökleri farklı şekillere girmektedir. Almanca ve Arapça bükümlü dillere örnek olarak verilebilir (Banguoğlu, 2004, s.12). Üçüncü ve son dil grubu ise Türkçenin de yer aldığı bitişimli dil grubudur. Ergin (1997, s.6) bu dil grubuna eklemeli diller adını vermektedir. Bu grupta yer alan dillerde değişmez kelime kökleri bulunmaktadır. Bu köklere farklı ekler getirilerek anlam ilişkileri kurulur (Banguoğlu, 2004).

 Tablo 1. Fransızca ve Almancada "Göz, Gözlük ve Gözlükçü" Sözcüklerinin Karşılıkları

Türkçe Sözcük

Fransızca

Almanca

Göz

Oneil

Auge

Gözlük

Verres

Brille

Gözlükçü

Opticien

Optiker

Tablo 1'de de görüldüğü gibi eklemeleri bir dil olan Türkçede sözcük sonuna getirilen ekler yeni kelime türetmek için yeterli olurken bükümlü diller grubunda bulunan Fransızca ve Almancada sözcük kökleri farklı şekillere girebilmektedir.

Türk dilinde bulunan ekler genel olarak yapım ve çekim eki olarak ikiye ayrılmaktadır (Zülfikar, 2012). Yapım ekleri genel olarak mevcut kök veya gövdelerden yeni fiil veya isim gövdeleri yapan eklerdir (Başdaş, 2006). Kapı-cı, ayakkabı-lık, söz-lük örneklerinde bu durum görülmektedir. Çekim ekleri kelimelerin hâl, sayı, durum, mekân, zaman gibi dil bilgisi ilişkilerini kurarlar (Banguoğlu, 2004, s.148). Kalem-ler (sayıca fazlalık durumu), okul-da (mekân), saat iki-de (zaman ilişkisi) örneklerinde çekim eklerinin sözcüklere yüklediği bazı anlamlar görülmektedir. Durum (Hâl) ekleri; Zülfikar (2012)'a göre Cumhuriyet döneminde evvelemirde (önce, ilkin), raddelerinde (sıralarında, sularında), akabinde (arkasında, sonrasında), örneklerinde olduğu gibi birtakım sözcüklerin ve terimlerin türetilmesinde kullanılsa bile, Türk dil bilgisi kitaplarında çekim ekleri başlığı altında verilmekte ve yapım eklerinden farklı olarak sözcüklere yeni bir anlam yüklememektedir. Durum Ekleri Türkçe dil bilgisi ile ilgili çalışmalarda; Hâl Ulamı, Türkçede Durum, İsim İşletme Ekleri, Hâl Ekleri ve İsmin Hâlleri, İsim Çekim Ekleri, Ad Durumları, İsim İşletme Ekleri, Çekim Ekleri, Ad Durumu, Hâl Kategorisi, Kavram İlişkileri, İsim Çekimleri, Hâl ve Hâl Çekimi vb. başlıklar altında ele alınmıştır (Mert, 2003). Vardar (1988, s.88)'e göre Türkçede yalın, belirtme, tamlayan, yönelme, çıkma, kalma ve eşitlik durumları bulunmaktadır. Farklı dil bilimcilere göre Türkçenin hâl eklerinin sayısı ve adları farklılaşabilmektedir.

Örneğin Korkmaz (1992), Türkçede isimlerin yalın, yükleme, ilgi, bulunma, yönelme ve çıkma hâllerinde bulunduğu belirtir ve eşitlik, yön gösterme ve vasıta hâllerinin Türkiye Türkçesinde yerlerini edatlara bıraktığını söyler. Mert (2003) hâl ekleri ile ilgili alanyazın özeti verdikten sonra Türkçede genel olarak hâl kategorilerini ifade eden görevli dil ögelerinden "eklerin" sadece şekillerine göre adlandırıldığını ve ismin beş ile dokuz arasında değişen hâlinden söz edildiğini söylemektedir. Mert (2003)'e göre hâl kategorileri göz ardı edilmektedir. Hâl kategorileri öğrencilere sadece bir ek olarak anlatılmakta böylece öğrenciler şekilden hareketle adlandırılan terimleri ezberlemektedirler. Mert (2003) hâl kategorilerine, seslenme hâli, özne hâli, belirten hâli, belirtilen hâli, nesne hâli, bulunma hâli, ayrılma hâli, birliktelik-beraberlik hâli, hedef hâli, yönelme hâli, hedef hâli, benzetme hâli, sebep hâli, vasıta hâli, nasıllık hâli, nicelik hâli, görelik hâli, benzetme hâli, sınırlama hâli, yaklaşma-varma hâli vs. örneklerini vermektedir. Mert, öğrenciler tarafından ezberlenen ismin yalın, -e, -de, -den ve -i hâllerinde kullanılan eklerin farklı hâl kategorilerini ifade eden görev elemanı olduklarını, Türkçenin her kategoriyi bir ekle değil, birçok görevli elemanla ifade etme zenginliğine sahip olduğu belirtir. (Mert, 2003, s. 28) Dolayısıyla Mert, ismin hâlleri ile öğretilen bilgilerin eksik ve Türkçenin zenginliğini daraltıcı nitelikte olduğunu söylemektedir.

İsmin hâlleri, ismin diğer kelimelerle münasebeti sırasında içinde bulunduğu durumlardır (Ergin, 1977, s.137). Hâl ekleri, çekim eklerindendir. Çekim ekleri ise sözcüklerin anlamlarını ve çeşitlerini değiştirmez, tümcedeki görevlerini belirtir (Gencan, 1983, s. 42) Bu durumda hâl eki alan sözcük, yeni bir anlam kazanmamakta sadece, yönelme, bulunma belirtme gibi farklı birbirinden durumlarda iletişime (münasebete) geçtiği diğer sözcüklere göre şekil alarak karşımıza çıkmaktadır. İsimler etrafında bulunan diğer kelimelerle münasebeti iki şekilde kurmaktadırlar; ilki kendisine bağlı unsurlarla olan münasebeti diğeri ise kendisine tabi olmayan, kendisinin tabi olduğu unsurlarla olan münasebetidir (Ergin, 1977, s.226). Şapkanın rengi örneğinde hem şapka hem de renk sözcüğü tamlayan ve iyelik ekleri sayesinde birbiri ile münasebet kurmuştur. Her iki sözcük de birbiri ile ilişkilidir. Ancak "Okula gidiyorum." örneğinde okul ve gitmek sözcükleri birisi isim ve diğeri eylemdir ve yönelme durum eki bu iki ilgisiz sözcük arasında münasebet kurmuştur. Yönelme durumu Korkmaz (2012, s.280)'a göre kelime gruplarında ve cümlelerde fillerdeki hareketin yöneldiği adın içinde bulunduğu durumdur. "Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?" (M.Akif Ersoy), "Havuzda su ışıl ışıldır." (Cahit Sıtkı Tarancı) örneklerinde olduğu gibi bulunma ve yönelme durumları mekânla doğrudan ilişkilidir (Gündoğdu, 2011). Fiilin cereyan ettiğin yeri gösteren, böylece bulunma hâli ifade eden isimler daima ek alır. Bu ekler -ta,-te,-da,-de şeklindedir (Ergin 1977: 234).

Değişik kaynaklarda farklı isimlendirmeler yapılmış olsa da genel olarak ismin hâl ekleri olarak adlandırılan ve yalın, bulunma (-de), ayrılma ( -den), yönelme (-e) ve belirtme (-i) olarak belirtilen durumlar başlangıç (temel-A1) seviyesi öğrencilerine öğretilmektedir. Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi (TÖMER) bünyesinde yapılan bazı çalışmalar Türkçenin öğretimi sırasında en çok yanlışın görevli dil öğelerinin kullanımında yapıldığını göstermiştir (Mert, 2003). Yabancı dil olarak Türkçe öğrenen öğrenciler, ana dilleri eklemeli bir dil değilse Türkçe ile karşılaştıkları zaman eklemeli bir dil olan Türkçenin dil mantığını anlayıncaya kadar zorluk çekmektedirler. Dolayısıyla yabancı öğrencilere Türkçe dil bilgisi kurallarının mümkün olduğu kadar basitleştirilerek ama aynı zamanda etkili bir biçimde öğretimi önem arz etmektedir. Temel seviye (A1) öğrencileri için hazırlanmış kitaplarda durum ekleri farklı üniteler içerinde bulunmaktadır. Örneğin Lale Türkçe Öğretim Seti Ders Kitabı 1'de bulunma hâl ekleri 3. ünite olan Günler-Dersler ünitesinde verilmiştir. Bu durum, haftalık 20 saat yabancı dil olarak Türkçe dersi alan öğrencilerin 3. hafta içerisinde ismin bulunma hâl eki ile tanışacakları anlamına gelmektedir. Türkçe öğrenmeye başlayalı henüz 3 hafta olmuş öğrencilere bu konunun mümkün olduğunca basitleştirilerek, anlaşılır biçimde sunulması öğrencilerin Türk diline karşı motivasyonlarını güçlendirmek adına yararlı olacaktır. Bulunma hâl ekleri anlatılırken aynı zamanda -d ve -t değişimleri ile büyük ünlü uyumu da içeriğe dâhil olmaktadır. Okutmanların konu anlatımında bu durumu da göz önünde bulundurmaları ayrıca seçecekleri örneklerin kolaydan zora doğru sıralanmış olması öğrencilerin konuyu anlamalarını kolaylaştıracaktır.

Bu çalışmada Türkiye dışında yabancı dil olarak Türkçe öğrenen Yunanistanlı üniversite öğrencileri üzerinde bulunma hâl ekinin Power Point sunuları kullanılarak görsel olarak zengin bir içerikle anlatımının öğrencilerin başarısı üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yabancı dil olarak Türkçe öğretimi yapan okutmanların görsel materyallerden en verimli şekilde yararlanmasının hem dersin zevkli geçmesine hem de daha anlaşılır olmasına yarar sağlayacağı düşünülmektedir.

Problem Cümlesi

Yabancı dil olarak Türkçe öğretiminde başlangıç seviyesi (A1, temel seviye) öğrencilerine bulunma hâl eklerinin görsel materyal kullanılarak öğretiminin başarıya etkisi ne yöndedir?

Alt Problem Cümleleri

Problem cümlesine bağlı olarak cevap aranacak alt problem cümleleri aşağıda verilmiştir.

  1. a.Sınav başarısı deney ve kontrol gruplarına bağlı olarak değişkenlik göstermekte midir?
  2. b.Katılımcıların en düşük ve yüksek başarı gösterdikleri soru tipi hangisi olmuştur? Bu durum cinsiyete göre farklılık göstermekte midir?
  3. c.Katılımcıların sert sessiz benzeşmesi ve büyük ünlü uyumu da kapsayıcı nitelikte olan eşleştirme sorularında gösterdikleri başarı deney ve kontrol gruplarına bağlı olarak değişkenlik göstermekte midir?
  1. d.Katılımcıların bulunma hâl eki ile ilgili yazım yanlışlarını tespit edebilme başarıları deney ve kontrol gruplarına bağlı olarak farklılık göstermekte midir?
  2. e.Katılımcıların, boşluk doldurma sorularında gösterdikleri başarı deney ve kontrol gruplarına bağlı olarak değişkenlik göstermekte midir?
  3. f.Katılımcıların çoktan seçmeli sorularda gösterdikleri başarı deney ve kontrol grubuna göre bağlı olarak değişkenlik göstermekte midir?

Yöntem

Bu bölümde araştırmada kullanılan model, evren, örneklem, veri toplama teknikleri ve veri analizi hakkında bilgi verilecektir.

Araştırmanın Modeli

Nitel bir çalışma olarak tasarlanan araştırmada deneme modeli kullanılmıştır. Deneme modelleri, Karasar (2012, s.87)'a göre neden sonuç ilişkilerini belirlemeye çalışmak amacı ile doğrudan araştırmacının kontrolü altında gözlenmek istenen verilerin üretildiği araştırma modelleridir. Çalışmada araştırmacı tarafından, temel seviye yabancı dil öğrencilerinin durum hâl eklerini öğrenmeleri için ortam oluşturulmuş, deney ve kontrol gruplarına 45'er dakikalık periyotlarla 3'er saat ders anlatımı gerçekleştirilmiştir. Hâl eklerinin doğru biçimde kullanım yüzdeleri, boşluk doldurma ve eşleştirme başarı oranları gibi değişkenler konu uzmanı araştırmacılar tarafından oluşturulan hâl ekleri konu değerlendirme sınavı kullanılarak ölçülmüştür. Deneme modeli ile yapılan her araştırmada mutlaka bir karşılaştırma vardır (Karasar, 2012, s. 88). Çalışmada durum hâl eklerinin, görsel materyaller kullanılarak öğretimi ile klasik ders anlatma yöntemi kullanılarak öğretiminin deney ve kontrol gruplarının başarısı üzerindeki etkisi karşılaştırılmıştır.

Evren ve Çalışma Grupları

Çalışmanın evrenini Yunanistan Selanik Aristo Üniversitesi Yabancı Diller Eğitimi Fakültesi bünyesinde yabancı dil olarak Türkçe dersi almakta olan 37 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Öğrencilerin tamamı daha önce hiç Türkçe dersi almamıştır. Öğrenciler Aristo Üniversitesinin farklı bölümleri ve sınıflarında okumaktadırlar. Çalışmada evrenin tamamına ulaşılmıştır.

Tablo 2: Çalışma Evrenini Oluşturan Öğrencilerin Cinsiyete Göre Dağılımı

Cinsiyet

Frekans

Yüzde

Kadın

26

70,3

Erkek

11

29,7

Toplam

37

100

Tablo 2'de katılımcıların cinsiyete göre dağılımı verilmiştir. Tablo 2'de de görüleceği gibi katılımcıların %70,3'ü (26 kişi) kadın; %29,7'si (11 kişi) erkektir. Kadın katılımcıların %76,9'u (20 kişi) 18-20 yaş, %15,4'ü (4 kişi) 21-23 yaş ve %7,7'si (2 kişi) 24 yaş ve üstü yaş aralığındadır. Erkek katılımcıların %63,6' sı (7 kişi) 18-20 yaş, %27,3'ü (3 kişi) 21-23 yaş ve %9,1'i (1 kişi) 24 yaş ve üstü yaş aralığında bulunmaktadır.


       Evren çoğu zaman içinde çeşitli elemanları olan, benzer amaçlı (işlevli) kümelerden oluşur (Karasar, 2012, s.114). Çalışma evreni, evrendeki tüm elemanların eşit seçilme şansına sahip oldukları Oransız Küme Örnekleme (cluster sampling) ile iki kümeye ayrılmıştır. Küme örneklemede evren ya da alta evrende eşit seçilme, şansı içindeki elemanları ile birlikte tüm kümeye aittir (Karasar, 2012, s.115). Evren içerisinde yansızlık kuralına uygun şekilde oluşturulan iki kümenin birincisi deney diğeri ise kontrol grubu olarak atanmıştır. Kontrol ve deney grupları oluşturulurken eşitlenmemiş kontrol gruplu model kullanılmıştır. Karasar (2012, s.102)'a göre eşitlenmemiş kontrol gruplu modellerde katılımcıların, benzer nitelikte olmalarına olabildiğince özen gösterilir, ayrıca grupların hangisinin deney ve hangisinin kontrol grubu olacağına yansız bir seçimle karar verilir. Bu çalışma için Oransız Küme Örnekleme türü ile oluşturulan iki grup birbirine benzer ve neredeyse aynı özelliklere sahip elemanlardan oluşmaktadır. Her iki grubun tüm elemanları daha önce Türkçe dersi almamışlardır. Deney grubu 19, kontrol grubu ise 18 kişiden oluşmaktadır. Tüm elemanlar aynı üniversitede ve aynı kursta Türkçe öğrenmektedirler. İki grubun da Türkçe okutmanları aynı kişidir. Dolayısıyla her iki grup da deney veya kontrol grubu olabilecek özellikleri taşımaktadırlar. Araştırmacı tarafından iki grup arasından yansızlık kuralına uygun bir şekilde deney ve kontrol grupları seçilmiştir.

Tablo 3'te deney ve kontrol gruplarının cinsiyete bağlı olarak dağılımı verilmiştir. Tablo 3'te de görüleceği gibi deney 13 kadın ve 6 erkek olmak üzere toplam 19 kişiden oluşurken, kontrol grubu 13 kadın ve 5 erkek olmak üzere toplam 18 kişiden oluşmaktadır.

Deney ve çalışma grubunda 45'er dakikalık ders periyodları ile 3'er saat ders anlatımı yapılmıştır. Deney grubunda ders anlatımı araştırmacı tarafından hazırlanmış Power Point programı sunuları ile gerçekleştirilmiştir (Ek 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7). Kontrol grubunda ise Power Point sunusu veya herhangi bir görsel materyal kullanılmamıştır.

 Veri Toplama Araçları

Çalışmada veri toplama aracı olarak konu uzmanı ve aynı zamanda deney ve kontrol gruplarının ders okutmanı araştırmacı tarafından hazırlanan Bulunma Ekleri Sınavı kullanılmıştır. Sınavın hazırlanma süreci 3 aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir.

Soru cümlelerinde ve şıklarda kullanılan sözcükler kursta kullanılan Lale Türkçe Ders Kitabı 1'den seçilmiştir. Sınavın hazırlanma sürecinde öncelikle uzman araştırmacı tarafından ders anlatımına paralel olarak 5 eşleştirme, 5 boşluk doldurma, 5 doğru-yanlış sorusu ve 5 tane çoktan seçmeli soru hazırlanmıştır. Hazırlanan sorular Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi TÖMER ve Ankara Üniversitesi TÖMER Kadıköy şubesinde görev yapan okutmanlara gönderilmiş ve onların dönütleri doğrultusunda bir soru cümlesinde değişiklik yapılmıştır. Oluşturulan soru havuzu dil ve yazım kontrolü için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim görevlisine gönderilmiştir. Son kontrolden sonra oluşturulan soru havuzundan bir eşleştirme, her birisi 5'er seçenekli olan 2 tane boşluk doldurma sorusu, bir tane doğru-yanlış sorusu ve 3 adet çoktan seçmeli soru seçilerek Bulunma Ekleri Sınavı oluşturulmuştur.

Tablo 4: Bulunma Ekleri Sınavı Sorularının Tür, Puan ve Yüzdelik Dağılımları

Soru Türü

Toplam

Puanlama

Yüzde

Eşleştirme

6

18

25

Boşluk doldurma

10

30

41,6

Doğru-yanlış

5

15

20,8

Çoktan seçmeli

3

37

12,5

Toplam

24

100

100

Tablo 4'te Bulunma Ekleri Sınavına ait soruların türleri, puan ve yüzdelik karşılıkları verilmiştir. Tabloda da görüldüğü gibi değerlendirme sınavında 18 puan değerinde toplam 6 tane eşleştirme, 30 puan değerinde 10 tane boşluk doldurma, 15 puan değerinde 5 tane doğru-yanlış sorusu ve 37 puan değerinde 3 tane de çoktan seçmeli soru bulunmaktadır.

Eşleştirme soruları öğrencilerin hem büyük ünlü uyumu kuralı hem de sert sessiz benzeşmesi kuralını uygulayarak sonuca ulaşmalarını gerektirecek şeklinde tasarlanmıştır. Boşluk doldurma sorularında öğrencilere toplam 10 tane sözcük verilmiştir. Bu sözcükler elimde, masada, sınıfta, kantinde, ofiste, Afrika'da, sende, bende, üniversitede ve kitapta sözcükleridir. Öğrencilerden verilen sözcükleri kullanarak cümlelerde bulunan boşlukları doğru bir şekilde doldurmaları istenmiştir. İlk boşluk doldurma sorusunda sadece cümle bulunurken, ikinci boşluk doldurma sorusunda bulunan seçenekler karşılıklı konuşma şeklindedir.

Boşluk doldurma sorusu örneği: A: Bu________ çok resim var.

B: Evet doğru, çok kütüphane var.

Doğru-yanlış sorusunda bulunan 5 cümlenin her birisinde bulunma hâl ekleri kullanılan kelimenin ilgili ekinin altı çizilmiş ve öğrencilerden cümlelerin karşısına doğru veya yanlış yazmaları istenmiştir. Böylelikle öğrencilerden hem büyük ünlü uyumu hem de sert sessiz benzeşmesi kuralını göz önünde bulundurarak cevap yazmaları beklenmiştir. İlgili cümlelerde kullanılan hâl eklerinin 4 tanesinin yazımı yanlış ve bir tanesinin yazımı doğru olarak verilmiştir.

Devamını okumak için tıklayınız...

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...