Etiketler

Bir Dünya Dili Olma Açısından Türkçemiz Üzerine Genel Bir Değerlendirme

I. Üzerinde duracağımız konuya, dünya dili ne demektir? sorusuna verilecek bir yanıtla başlamak istiyorum.

Bir dile dünya dili denebilmesi için o dilin sıradan öteki dillere bakarak üstün bir niteliğe ve birtakım ayrıcalıklı özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikleri, kısaca o dilin tarihî bir derinliğe, yani eskiliğe ve zenginliğe, çok geniş bir coğrafî yaygınlığa, bu yaygınlıkla orantılı bir kültür ortaklığına; ayrıca sistem yapısındaki gelişmeye elverişli mükemmelliğe, tarih boyunca taşıdığı kültürel değerlere, söz varlığındaki dolgunluk ve zenginliğe, kavram ve anlam değerleri açısından ulaştığı yapı mükemmelliğinin sonucu olan geniş bir kavramlar alanına ve söz varlığına sahip olması ve bütün bu özelliklerin birleşkesi olarak da köklü ve güçlü bir kültür, sanat, bilim ve felsefe dili olabilme niteliklerine sahip bulunması diye tanımlanabilir.

II. izmir Dokuz Eylül Üniversitesince düzenlenen “III. Uluslararası Sempozyum”un ana başlığı “Dünya Dili Türkçe” olduğuna göre, acaba Türkçemiz bir dünya dili olabilme açısından yukarıda sıralanan nitelik ve özelliklerden hangilerine sahip bulunmakta ve nasıl bir durum sergilemektedir? Bu soruyu, Türk dili üzerinde şimdiye kadar yapılagelen çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak yanıtlamaya çalışmak uygun olacaktır.

III. Türk dilinin tarihî akışında, coğrafî yayılışında, yapı ve işleyişinde, söz varlığında ve
kültürel değerlerinde var olan temel özellikler ana çizgileri ile şu noktalarda toplanabilir:

1. Türkçe, çok eski bir tarihî varlığa, dolayısıyla öteki önemli dillere kıyaslanınca zengin bir tarihî derinliğe sahiptir. Türkçenin tarihî derinlik ve eskiliği, elbette onu konuşan Türklerin tarihteki varlıkları ve eskiliği ile orantılıdır.

Bugün elimizde arkeolojik kazılarla elde edilen belgelerin ve bu kazılardan çıkarılan tabletlerin ortaya koyduğu sonuçlara göre, Türklerin tarihteki varlıkları, zaman açısından Türk dilinin bütün kollarına kaynaklık eden ve MÖ birkaç yüzyıl öncesine kadar uzanan Büyük Hun Devletini oluşturan Türk kavimlerinin varlığından çok daha eskilere, en az milattan 3500-4000 yıl öncelerine (Ercilasun, 2004:36) kadar uzanmaktadır. Sümerce üzerinde çalışan bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre, Sümerler ile Türklerin ataları arasında söz varlığı alış verişinin bulunması, bu konuda her iki dil arasında 168 Türkçe kelimenin ortaklaşması ve bazı ek benzeşmelerinin bulunması (Tuna, 1997:5-15; Tosun-Yalvaç, 1981), Türklerin daha MÖ 3500 yıllarında Yakın Doğu‟da muhtemelen Doğu Anadolu‟da yaşadıklarını ve bu iki dil arasındaki söz varlığı alış verişinin de bu döneme rastladığını ortaya koymuştur. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde MÖ 4000‟lerde başlayan çok güçlü bir kültür birliğinin varlığına işaret ederek bu kültürü yaratanların Asyalı bir kavim olan ve dilleri Altay diline benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de “Erken Hurri Kültürü” dendiğini bildiriyor. Hurrilerin torunları da Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş olan Urartulardır. A. Ercilasun da Avrupalılar; Anadolu, iran ve Hindistan‟a uzanmadan önce Anadolu‟dan ta Kuzey Hindistan‟a kadar uzanan bir eklemeli dil kuşağının varlığına işaret etmiştir (2004:33). Bu konuda M. Erdal ise, “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar” adlı bildirisinde, arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya MÖ 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, hatta Tibet kaynaklarında Tibetlilerin Batı Türkistan‟daki Oğuzlara Hor dediklerini dikkate alarak Hurriler ile Oğuzlar arasında ayniyet bağlantısı kuran bir teori de ortaya atmış (2004:929-937) bulunmaktadır.

Öte yandan Mezopotamya‟daki Sumerler ile Doğu Anadolu‟da yurt tutmuş Türkler arasındaki ilişkiyi aydınlatacak bir başka belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almıştır. Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş(Boğazköy)‟ta ele geçirilen bir arşivde, Akkad kralı Naram-sin‟e ait “Şartamhari Metinleri” diye bilinen çivi yazılı metinler elde edilmiştir. Bu metinlerden öğrenildiğine göre, imparator Naram-sin MÖ 3000 yıllarında Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiştir. O zaman bu bölgede, şehir devletleri hâlinde yurt tutan 17 krallık vardı. Bunlardan biri de adı 15. sırada yer alan Türkî kralı İlşu-Nail‟dir (ayrıntılar için Korkmaz 2010:33-37). Bu bilgilere daha başka kaynaklarda yer alan veri ve bilgiler de eklenebilir. Görülüyor ki, Türkler ve konuştukları dil olan Türkçe, bugün elde var olan verilere göre Orta Asya‟dan önce Yakın Doğu ve Anadolu‟ya kadar uzanan bir eskiliğe sahiptir. Ancak, ne yazık ki, bugün elimizde bu dönemlere ait Türkçe bir metin yoktur.

Milattan birkaç yüzyıl öncesini içine alan Büyük Hun Devleti dönemi ile onun parçalanmasından sonra oluşan dönem ve alanlar, genellikle Çin kaynaklarındaki kayıtlardan izlenebilmektedir. Halen elimizde mevcut en eski Türkçe metin, Esik kurganı buluntuları arasında ele geçen ve MÖ 4. yüzyıla ait olduğu bilinen, Orhun yazısına benzer harflerle yazılmış olan iki satırlık bir metindir. Ayrıca, Çin kaynaklarında MS IV. yüzyıla ait tek beyitlik bir metin de bilinmektedir (Tekin, 1993).

Türkçeye ait düzenli ve sağlam metinler, bilindiği üzere, ancak milattan sonraki yüzyılları içine alan Türk devletleri dönemlerine girmektedir. Nitekim VI. yüzyıldan başlayarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Kıpçak, Çağatay, Osmanlı dönemlerini içine alan tarihî akış ise, doğrudan doğruya belgelerle izlenebilmektedir. Elimizde artık bu dönemlere ait yüzlerce eser ve yazılı metinler vardır. Bu eserler, bir yazı ve edebiyat dili olarak, Türkçenin çok yönlü değerlerini sergilemektedir. Bu zengin tarihî dönemlerin devamı da biraz sonra üzerinde durulacağı üzere, çok geniş bir coğrafyayı içine alan günümüz Türk yazı dilleri ve lehçeleri ile varlığını sürdüre gelmektedir.

2. Burada Türklerin tarihteki eskiliği dolayısıyla, Türkçenin milattan önceki tarihî dönem-leri ile ilgili bir soruna da parmak basarak açıklığa kavuşturma durumu ortaya çıkıyor.

Yukarıda işaret edildiği üzere, yapılan arkeoloji kazılarından elde edilen veri ve bilgiler, Türklerin tarihini MÖ 3000-3500 yıllarına kadar götürebildiği hâlde, elde bu dönemleri aydınlatacak metinlerin bulunmaması, Türkçenin bu tarihî derinliğe koşut bir eskiliğinin ve gelişmişliğinin var olup olmadığı hususunu tartışma konusu yapabilir ve yapmıştır da… Bu noktada düğümü çözecek yöntem, Türk dilinin yaşı konusundaki araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlardır.

Bilindiği gibi, bugün için bizim en eski yazılı metinlerimiz MS VI-VIII. yüzyıllar arasına giren Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların dil yapısı üzerinde yapılan araştırma ve çalışmalar, yazıtlardaki dilin gerek söz varlığı, gerek içerdiği kavramlar, kavram alanları ve özellikleri açısından hayli gelişmiş, sanatlı ve edebî bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dilin böyle gelişmiş bir düzeye ulaşabilmesi için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini dikkate alan dil bilimci ve dilciler, Eski Türkçenin yaşının 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmişlerdir (Aksan, 1975-76:133-141; 1987:45-48). Biz bu konudaki bir makalemizde, Eski Türkçeden günümüze uzanan yazılı dönemlerdeki gelişmeleri dikkate alarak Eski Türkçenin yaşının 2500-3000 yıl daha gerilere çekilebileceği görüşüne ulaştık (Korkmaz, 1989, 1994:353-370; 2005/I, 217-231). Hatta bu yaşı 4000, 5000 ve 6000 yıl eskiliğe götüren araştırma ve görüşler de vardır (Sertkaya, Kormuşin, 2006). Demek oluyor ki, Türk dili de gelişme koşulları açısından çok eski bir tarihî derinliğe sahip bulunmaktadır.

3. Coğrafî genişlik konusuna gelince:

Tarihî açıdan çok eskilere uzanan Türk dili, coğrafî bakımdan da kapsamlı bir genişlik ve yaygınlığa sahiptir. Nitekim, yine arkeoloji kazılarına dayanan buluntuların ortaya koyduğu verilere göre, Türklerin Orta Asya‟daki yaygınlığı ta taş devrinden başlayıp demir ve tunç devirleri ile bozkır kültürünü içine alan bir coğrafî genişliğe dayanmaktadır (Kafesoğlu, 1996:48, 210-211; Koca, 2003:13-15; Esin, 1978:11-12; Ercilasun, 2004:39-42).

Her ne kadar Çin kaynaklarında Hun adı Hiyungnu biçimiyle ilk kez MÖ 318 tarihli bir anlaşmada kayda geçmişse de yine bu kaynaklarda, Türklerin Çin‟deki ve Asya‟daki yayılma alanlarını MÖ 1700 yıllarına kadar indiren bilgiler yer almaktadır (Kafesoğlu, 1996:58; Ögel, 1981:117-121; Ercilasun, 2004:51-52). Çin‟in

batı kesimine doğru uzanan ve Asya Hunları diye adlandırılan bu büyük Hun Devletinin içinde Türk ya da Türk olmayan birçok kavim yer almaktaydı. Zaman içinde çeşitli efsaneler ile de karışıp kaynaşarak mitolojik unsurları ve farklı katmanları içine alan Oğuz Kağan Destanı da aslında Hun devrinin ve Hun coğrafyasının destanıdır (Ercilasun, 2004:55-59). Zamanla Hun tarihinin siyasî yapısında kendini gösteren değişme ve parçalanmalar dolayısıyla, bir yandan Asya‟nın doğusundan batısına uzanan göç dalgaları ile Türkler, Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan‟a kadar uzanırken (MÖ 170), bir yandan da milattan sonraki IV. yüzyılda (374), Hunların İdil Irmağını geçerek Karadeniz kuzeyindeki Germen kavimlerini yerinden oynatıp Doğu ve Batı Roma sınırlarına dayanması, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu göç dalgası, Roma imparatorluğunu ikiye ayırdığı gibi, Batı Roma imparatorluğunun yıkılışına (MS 476), dolayısıyla Eski Çağ‟ın kapanıp Orta Çağ‟ın başlamasına da yol açmıştır (Ercilasun, 2004:69).

Büyük Hun Devletinin dağılmasından sonra tarih sahnesine çıkan ve birbirini izleyen Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm, Altınordu, Çağatay, Selçuklu, Osmanlı gibi Türk devletlerinin coğrafî alanları, doğuda Moğolistan ve Çin sınırından başlayıp Orta ve Batı Asya‟yı aşarak Balkanlar‟a kadar uzanan bir genişlik ve yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca, Karadeniz‟in kuzeyinden Batıya doğru yol alan Peçenek, Kıpçak, Kuman vb. Türk göçleri de coğrafya alanlarını Macaristan içlerine kadar genişletmiştir. Bugün Macaristan‟ın Kumanova diye anılan bölgesi ve bu bölgeye ait Kumanca yer adları o dönemin yadigârıdır. Aynı genişlik kuzeyde Sibirya içlerinden güneyde Hint Okyanusu‟na ve Afrika‟ya kadar uzanmıştır. 1453 yılında Fatih‟in istanbul‟u zaptı ile de yine Türkler aracılığında tarihin Orta Çağ dönemi kapanmış ve Yeni Çağ dönemi başlamıştır. Bundan sonraki coğrafî yayılımlar günümüze kadar uzanmış bulunmaktadır.

Görülüyor ki çok eski çağlardan başlayıp günümüze kadar uzanan farklı zaman dilimlerinde; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türklerin elbette bu yayılışla orantılı olarak dil coğrafyalarında da aynı genişlik söz konusudur.

Günümüz Türk dünyasına gelince:

Dil sınıflaması bakımından Moğol, Mançu, Kore ve Japon dillerini de içine alan Altay dil ailesinin nüfus yoğunluğu açısından en önemli kolunu oluşturan Türkçe, kendi içinde Güneybatı, Kuzeybatı, Güneydoğu ve Kuzeydoğu Lehçeleri diye adlandırılan dört büyük lehçe grubunu oluşturmakta; bunların her birinde önemli yazı dilleri, lehçe ve ağızlar yer almaktadır. Böylece, Türk dili bugün yine doğuda Çin Halk Cumhuriyeti içerisinden başlayıp batıda Atlas Okyanus‟una; kuzeyde Kuzey Buz denizinden Hindistan kuzeyine kadar uzanan bölgelerde, birbirlerine oranla temel yapıyı değiştirmeyen ancak, bazı ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı ayrılıklarıyla 12 milyon kilometrelik bir coğrafya alanında 220 milyon insan tarafından konuşulan ve yapılan hesaplamalara göre, yalnız Türkiye Türkçesinde bile konuşma dilini, yazı dilini, edebiyat ve bilim dili ile ağızları içine alan 600 binden fazla söz varlığına sahip olan (Akalın, 2009:196-204) bir dünya dili durumundadır. Büyüklük açısından da dünyada 5. sırada yer almaktadır.

Genel olarak Türk Dili başlığı altında topladığımız bu dil, bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Yeni Uygur Türkçesi gibi, her biri bağımsız birer yazı dili oluşturan kolları dışında, Rusya Federasyonunun doğu ve batı kesimleri ile Kafkas ve Balkan‟lara yayılmış olan Altay, Hakas, Tuva, Başkurt, Gagavuz, Karakalpak, Balkar, Kumuk, Karaçay, Nogay Türkçeleri ile Çuvaş ve Yakut Türkçeleri sıralanabilir. Türk dilinin coğrafyası açısından bunlara bugün Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, iran, Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova gibi ülkelerde yaşayan Türk nüfusu ve konuştukları Türkçe de eklenebilir. Ayrıca, 1960‟lı yıllardan başlayarak iş bulma, eğitim görme, dil öğrenme, ticarî ve teknik alanlara açılma gibi çeşitli nedenlerle dünyanın beş kıtasına yayılan Türk nüfusu da altı milyonun üzerindedir. Bu konuda yapılan araştırma ve incelemelere göre, günümüzde Türkiye dışında 34 ülkede daha Türkiye Türkçesi konuşanlar tespit edilmiştir (Akalın, 2009:202). Çağımızın ortaya koyduğu gelişmeler ve Türk nüfusunun yaygınlığı dolayısıyla ihtiyaca göre, orta ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği 87 ülke vardır (Akalın, 2009:202).

Sonuç olarak Türkçenin coğrafî sınırları Asya dışında, Avrupa‟da Atlas Okyanusu‟na, Amerika kıtasında Kanada ve Birleşik Amerika ile Avustralya kıtasına kadar uzanan bir yayılma da göstermiştir. Ben 2005 yılında Güney Amerika‟daki Kolombiya‟nın 3. büyük ili olan Cali(Kali)‟nin dağ turizmine açılan bir bölgesinde ihtişamlı bir tabela ile Hotel Ankara yazısını görünce heyecanlı bir sevinç duygusuna kapılmaktan kendimi alamamıştım. Aynı bölgede yemyeşil dağlar arasına serpiştirilmiş bir çiftlik evinin Villa Antalya diye adlandırılmasına da tanık oldum.

Dönelim kendi ülkemize… Cumhuriyet döneminde Türk kültürüne, Türk dil ve edebiyatına verilen büyük önem dolayısıyla, önce istanbul ve Ankara Üniversitelerinde başlayan Türklük bilimi çalışmaları bugün Türkiye çapında bütün üniversitelerimize yayılmış; çok verimli çalışma ürünleri ortaya konmuş bulunmaktadır. Hele Türk Dil Kurumu‟nun bu alandaki çok yönlü ve kapsamlı çalışmaları başlı başına bir dönüm noktası oluşturmaktadır.

20. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak Rusya, Almanya, Macaristan gibi ülkelerde sistemli Türkoloji çalışmalarının yapılması ve yaygınlaşması sonunda bugün dünyanın 28 ülkesinde kurulmuş olan Türkoloji bölümlerinde Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk kültürü çalışma ve araştırmaları yapılmakta, değerli yayınlar ortaya konmaktadır.

4. Türk dilinin sistem yapısındaki özelliklere gelince:

Zaman darlığı dolayısıyla bu konuda fazla ayrıntıya girmeden örnek olarak Türkiye Türkçesini ele alıp özet halinde açıklama ve değerlendirmeler yapmak gerekirse, şu hususlar dile getirilebilir:

a- Dilimiz ses yapısı açısından ünlüler ile ünlüler ve ünsüzler ile ünsüzler arasındaki benzeşme kuralları dolayısıyla uyumlu ve mükemmel bir görünüm sergilemektedir. Ağacın dallarından tutacaksınız; bizim ilimizin çevresindeki ilçeler örneklerinde görülen ve ünlüleri ünlüler ile dengeleyen ünlü benzeşmesi ile; keskin, yaprak, dizgin, tutsak, gözcü örneklerinde görüldüğü üzere ünsüzlerle ünsüzler arasında boğumlanma (articulation) özellikleri açısından var olan ünsüz benzeşmesi kuralları bu dilin ses yapısına uyumlu bir akıcılık kazandırmıştır (Korkmaz, 2010/1:38-39). Aynı düzenli durum Türkçenin hece yapısında da ortaya çıkar. Türkçe sözlerin tek doruklu birer hece yapısına sahip olması, ona uyumlu bir özellik kazandırmıştır. Dilin uyarlama gücü, bu özelliğe uymayan yabancı sözleri de kurala uydurmuştur. Skumbri>uskumru, scala/iskele, film>film, vasf>vasıf örneklerinde görüldüğü (Banguoğlu, 1990:123 ve öt.) gibi. Dilimizde ayrıca,konuşmayı bazı dalgalanmalara uğratarak cümleleri türlü ses perdesinden geçirmek yoluyla onlara çeşitli duygu ve anlam incelikleri katan bir tonlama özelliği de vardır. Konuşma dilinde kendini gösteren bu tonlar yükselen ve alçalan tonlar biçimindedir. “Yanıma gelir misiniz?” soru cümlesinde söz yükselen bir tonla sonuçlanırken Artık dışarı çıkmayınız gibi bir yargı cümlesinde alçalan bir ton yer almıştır. Bu tonlara elbette sözcükler üzerindeki vurgular da eklenmelidir. Vurgu ve tonda dilin anlam yapısına göre ayarlanan iniş ve çıkışlar, dilde bir müzikalite ortaya koymuştur. Yabancıların Türkçeyi kulakta müzik etkisi bırakan bir dil olarak değerlendirmeleri, bu dilin nice yüzyılların süzgecinden geçerek durulmuş uyumlu ve müzikal bir nitelik kazanmış olmasından kaynaklanan önemli bir özelliğidir. Türkçenin bu uyumlu yapısı yalnız günlük konuşmalarda kalmamış; birer halk bilimi ürünü olan maniler, türküler, ninniler, atasözleri ve destanlara da yansıyarak dile uyumlu bir değer ve zenginlik katmıştır.

b- Bir dilin, çağın gereksinimlerini karşılayabilecek düzeyde bir gelişim gösterebilmesi, o dilin yapısının ve türetme olanaklarının işlek ve yaratıcı olmasına bağlıdır. Bilindiği üzere, Türkçe, çok çeşitli türetme olanaklarına sahip bir dildir. Addan ad, addan fiil, fiilden ad, fiilden fiil türetme yolu ile ortaya koyduğu binlerce söz varlığı dışında, iki ayrı sözcüğün birleştirilmesi ile ortaya çıkan gecekondu, imambayıldı, düşeyaz-, bırakıver- gibi birleşik kelimeler ve yine dilin kendi kendine oluşturduğu akça „para‟, dolmuş, gözde „sevgili‟, tanıdık „ahbap‟, yazın, kışın gibi örneklerde göze çarpan ek kalıplaşması yolu ile ortaya koyduğu sözcükler, dilin yaratıcılığından kaynaklanan ve yeni yeni kavramlar elde etmek için başvurduğu değişik bir türetme yoludur. Dilimizin kökü sabit tutan ve yeni türetmeleri köke eklenen çok çeşitli yapım ve sözleri birbirine bağlayan çekim ile karşılayan eklemeli (iltisaklı, agglutinative) bir dil olması, ona gerçekten sitemli ve mantıklı bir matematik değer kazandırmıştır.

5. Dilimizin söz varlığı, anlam bilimi özellikleri açısından da üzerinde durulmaya değer bir zenginlik gösterir. Türk dili, coğrafî yaygınlığı, tarihî derinliği ve eskiliği, geçirdiği çeşitli kültürel süreçlerle orantılı olarak zengin bir kavramlar dünyasına da sahip bulunmaktadır. Bu konuyu bir bildiri çerçevesinde birkaç örnekle değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Türk dili, onu konuşanların dış ve iç dünyasındaki binlerce kavramı anlamlı birer söz varlığına dönüştürebilmek için, biçim bilgisi kuralları dışında, anlam bilimi açısından da birtakım yollara başvurmuştur. Söz gelişi aslanağzı, ateş çiçeği ballıbaba, keçiboynuzu, devetabanı „bir bitki türü‟ gibi söz varlıkları, anlam bilimi açısından çeşitli nesneleri doğadaki nesnelere benzetme ve somutlaştırma yoluyla ortaya konmuş sözlerdir. Benzetme ve somutlaştırma yolunun daha zengin örneklerini ceviz yeşili, dede yeşili, deve tüyü, kahverengi, gülkurusu, kavuniçi, vişneçürüğü gibi başka dillerde örneklerine pek rastlanmayan ve renklere ton incelikleri katan çeşitli renk adlarında da görmekteyiz. Bunlara dilberdudağı,   hünkârbeğendi,   imambayıldı,   kadınbudu   köfte,   kalburabasma gibi   ince   nüktelerle bezenmiş yemek ve tatlı adları da eklenebilir (Aksan, 1987:55-57).

Bunlar dışında, insan vücudundaki bazı organların dış dünyadaki bazı nesnelere kaydırılması yoluyla yapılan adlandırmalar da vardır: Boğaziçi, Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı, dolap gözü, dört yol ağzı, Beşparmak dağları, kapı kolu, masa ayağı vb.

Türkçede, kavramları söz varlığına dönüştürme yollarından biri de anlaşılması güç soyut nitelikteki kavramların somut aktarmalarla karşılanmasıdır. Söz gelişi canı sıkılmak, işi kavramak, bir işte pişmek, kafası bozulmak, yüreği yanmak gibi söylemlerdeki sıkılmak, kavramak, pişmek, bozulmak, yanmak fiilleri mecazlı kullanım yoluyla somuttan soyuta uzanan anlam kayması örnekleridir.

Somutlaşmanın pek belirgin kalıplarından biri de dilimizde çok kapsamlı bir yer tutan deyimlerde yer almaktadır. Birbirinden farklı dil bilgisi kalıplarına başvurularak bir araya getirilmiş olan  birden  çok  söz   ya   da   söz  grubunu  yine  mecazlı  kullanımlar  yolu  ile  kaynaştıran  deyimler,aslında anlaşılması güç soyut kavramları somutlaştırma yolu ile karşılayan, dile anlam derinliği ve güzellikler katan özgün (orijinal) sözlerdir: Aba altından değnek göstermek; ağzını bıçak açmamak; başı dara gelmek; dişini tırnağına takmak; havanda su dövmek; turnayı gözünden vurmak; şeytana pabucu ters giydirmek; yüz bulup astar istemek (ayrıntılı bilgi için Korkmaz, 2007/III:259-268) gibi yüzlerce deyim aynı zamanda dilimizin kavram alanını genişleten söz kalıplarıdır.

Bunlara, halkın yüzyıllar boyunca geçirdiği deneme sonuçlarına dayanan, inandırıcılığı genel kural niteliği taşıyan ve bilgece düşünceleri özlü birer cümle kalıbı hâlinde anlatan Ak akça kara gün içinde; bakarsan bağ, bakmazsan dağ; balık baştan kokar; denize düşen yılana sarılır; dilim seni dilim dilim dileyim, başıma ne gelirse senden bileyim; el elden üstündür; doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar; Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır; mum dibine ışık vermez; üzüm üzüme baka baka kararır gibi yüzlerce atasözü de dilimizi hem şekil yapısı, hem de anlam derinliği ve zenginliği ile süsleyen çok değerli söz kalıplarıdır.

Türkçeye söz varlığı açısından zenginlik, çeşitlilik ve anlam niceliği katan öğelerden biri de ikiz kelimelerdir. ikiz kelimeler ev ev dolaşmak, demet demet maydanozlar, öbek öbek çiçekler, yığın yığın karpuzlar örneklerinde görüldüğü gibi, ya aynı sözün tekrarı ile anlam dolgunluğu ve zenginliği sağlayan sözlerdir. Yahut da vara yoğa üzülmek; dereden tepeden konuşmak; kolu kanadı kırılmak örneklerinde görüldüğü gibi, zıt anlamlı sözlerin yinelenmesine dayanır.

Türkçenin söz varlığını zenginleştiren, ona anlam incelik ve derinliği katan daha nice özelliklerden de söz edilebilir. Bu durum yalnız Türkiye Türkçesinde değil, bugün Türk dilinin yaşayan öteki yazı dilleri ve lehçelerinde de görülen bir durumdur. Lehçe farkları dolayısıyla bazı şekil değişiklikleri söz konusu olsa da genel durum aynı zenginlik ve derinliği yansıtır niteliktedir.

Türk dili çok eski dönemlerden başlayarak tarihî, sosyal, ticarî ve kültürel nedenlerle hem başka toplumlara kendi bünyesinden birçok söz vermiş, hem de birlikte yaşadığı ya da ilişkide bulunduğu komşu veya komşu olmayan başka toplumlardan (yani onların dillerinden) birtakım sözler alarak da kendi söz varlığına katmış bulunmaktadır. Dilimize bu yolla eski dönemlerde Çince, Moğolca, Sogotça ve Tibetçeden başlayarak daha sonraki dönemlerde de genellikle Arapça, Farsça gibi Doğu dilleri ile Fransızca, ingilizce, italyanca gibi Batı dillerinden epey söz girmiştir. Bunlara daha sınırlı sayıda Rusça, Yunanca, Ermenice, Almanca gibi sözler de katılabilir. Türkçe yabancı dillerden aldığı bu sözlerin büyük bir kısmını kendi dilinin ses ve söyleyiş kalıplarına yerleştirerek kendi söz varlığına katmış ve varlığını bu yolla da genişletip zenginleştirmiştir. Bugün Türkçede yerleşmiş bulunan acemi, âciz, ambar, anahtar, baston, boğaça, cadde, çerez, çılbır, düven, evlek, damat, fakir, fukara, inci, kent, marangoz, papatya, parça, postal, pulluk, reçete gibi nice nice sözler artık Türkçeleşmiş ve dilin kendi malı durumuna girmiştir.

Buna karşılık, özellikle aydınlar kanalı ile, yazı dilinde, Türkçenin yapısına ters düşen ve dile kendi kuralları ile birlikte girerek kullanımda yabancılık damgasını yitirmemiş olan bir kısım yabancı sözler de vardır. Onlar ayrı bir konuşma konusu oluşturduğu için burada o nitelikteki sözlere dokunmadan geçiyoruz. Yalnız şurasını da belirtelim ki bu nitelikte olup da dilimize sinmemiş olan yabancı kökenli sözlerin pek çoğu, önce dilde sadeleşme ve yeni lisan akımları, daha sonra da Dil Devrimi süreçlerinden geçerek dilde Türkçeleştirme çalışmaları yolu ile atılmış ve yerlerine Türkçeleri konarak benimsenmiş bulunmaktadır. Bu konuda elbette dili kullanan aydınlara düşen önemli bir görev de vardır.

6. Sözlerimizi bitirirken Türk dilinin bir özelliğini daha belirtme gereğini duyuyoruz. O da dilin bir kültür hazinesi olarak sergilediği durumdur. Her dil gibi Türk dili de tarihin derinliklerinden günümüze uzanan dönemlere ait bütün sözlü ve yazılı değerlerini, yani edebiyat, sanat, felsefe, bilim ve düşünce ürünlerini hep dil hazinesine aktarmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bir milletin, bir toplumun, bir kavmin dili, o milletin, o toplumun kültür varlığının aynası durumundadır. Dolayısıyla Türk dili yazılı ve sözlü binlerce ve binlerce eseriyle bu açıdan da bir kültür zenginliği sergilemektedir.

Dilin bir toplumun bireyleri arasında yalnızca karşılıklı anlaşmayı sağlayan bir araç olmayıp aynı zamanda duygu ve düşünceleri en iyi dışa vurma ve toplumu oluşturan bireyleri birbirine kenetleme aracı olması, sosyal bir olgudur. Dolayısıyla toplumun yüzyıllar boyunca biriktiregeldiği kültürün en iyi koruyucusu ve kuşaktan kuşağa aktarıcısıdır. işte dilin insan ile toplumu, toplum ile kültürü birbirleri ile kaynaştıran bu özelliği, ona sıradan bir iletişim aracı olma dışında, üstün ve önemli bir nitelik kazandırmıştır. Onu tarihi boyunca biriktiregeldiği sözlü ve yazılı bütün kültür değerleri ile de taçlandırmıştır.

Sonuç olarak görülüyor ki, Türk dili bugün yukarıda belirtilen temel özellikleri dolayısıyla hem edebiyat, sanat, bilim ve felsefe alanlarını temsil edebilen bir kültür dili, hem de bir dünya dili özelliklerine sahip bulunmaktadır.

Ancak, binlerce yılın süzgecinden geçerek ve işlenerek günümüze ulaşan Türk dilinin her zaman çağdaş gelişmelere ayak uyduran bir yapı sergileyebilmesi için, hiç şüphe yok ki dili işleyenler açısından da onu konuşan ve yazanlar açısından da gerekli ilgi ve duyarlığın gösterilmesi kaçınılmazdır. Bu duyarlık yediden yetmişe hepimizin boynunun borcudur.

Konuşmamızı ulu Atatürk‟ün pek isabetli olarak dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” (inan, 1959:261); ve “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (bilinçli olarak) işlensin ” yani ona sahip çıkılsın sözleri ile bitiriyoruz.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ Emekli Öğretim Üyesi

 

KAYNAKLAR

AKALIN, ġükrü Halûk (2009), “Türk Dili Dünya Dili”, Türk Dili, S.687 (Mart), s. 195-204.

AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin Yaşıyla ilgili Yeni Araştırmalar”

AKSAN, Doğan (1987), Türkçenin Gücü, Türkiye iş Bankası Yayınları, Ankara.

AKSOY, Ömer Asun (1971), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, TDK yay., Ankara.

BANGUOĞLU, Tahsin (1990), Türkçenin Grameri, TDK yay., Ankara.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, s. 39-42; 51-52; 69.

ERCiLASUN, Ahmet Bican (2007), “Türkçenin En Eski Komşuları”, Makaleler, Akçağ yay., Ankara.

EREN, Hasan (2001), “Türklerin Ana Yurdu Sorunu”, Türk Dili, S.: 600 (Aralık), s. 665-688.

ERDAL, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.

ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‟da Urartular, Ankara , TTK yay., s. 1-17.

ESiN,  Emel  (1978), İslamiyet‟ten  Önceki  Türk Kültürü Tarihi ve İslamiyet‟e  Giriş, istanbul.

GOLDEN, Peter (2002), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev: Osman Karatay), Ankara.

GÜRSOY, Kenan (2009), “Türkçe Felsefeye, Düşünceye Çok Elverişli Bir Dildir”, Türk Dili, S.:693 (Eylül), s. 261-271.XLV

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

HATiPOĞLU, Vecihe (1981), Türk Dilinde İkileme, TDK yay., Ankara.

iNAN, Afet (1959), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara, s. 261.

KOCA, Salim (2003), Türk Kültrünün Temmelleri, II. cilt, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (1989), “Tarihî Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı”, TDAY-Belleten 1989 (1994), s. 353-370.

KORKMAZ, Zeynep (1994), Türkçede Eklerin Kullanılış Şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2005), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. cilt, TDK yay., Ankara, 12-84.

KORKMAZ, Zeynep (2007), Türk Dili Üzerine Araştırmalar, III, TDK yay., Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2009), Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK yay., 3. baskı, Ankara.

KORKMAZ, Zeynep (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 38-39

KORMUġiN, igor (2007), 75. Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDK yay. (baskıda)

MEMiġ, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, 7. baskı, Konya.

SERTKAYA,  Osman (2007),  75.  Dil Bayramı Konuşmaları Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, TDyay., (baskıda)

TEKiN, Talat (1993), Hunların Dili, Doruk yay., Ankara.

TOSUN, Mebrure - Kadriye YALVAÇ (1981), “Sümer Dili ve Grameri/ Sümerceden Örnekler”, TTK yay., Ankara.

TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer Ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, TDK yay., Ankara.XLVI

Dil Nedir? -7- Dünya Dilleri Nasıl Sınıflandırılmıştır?

DÜNYA DİLLERİ NASIL  SINIFLANDIRILMIŞTIR?

Dilbilim uzmanlarınca yapılan sınıflandırmalar, “dil atlasları”nda toplanmıştır. Aşağıdaki şemalar, çoğunlukla kabul edilmiş ve son bilimsel ayrımlardır. Bu şemalar dillerin kökenlerini ve evrimlerini de tespit etmektedirler. (Şemalar sadeleştirilmiştir.)

HİNT-AVRUPA DİLLERİ

Hitit-Hint-İran

Ermenice

Trakça

Helen

Arnavutça

İtalik

Germen dili

Baltık-İslav dili

İran dili

   

İonia

 

Gaelce

Almanca

Rusça

Farsça

   

Yunanca

 

İrlanda dili

İngilizce

Sırpça

Afganca

       

İskoçya dili

Norveç dili

Bulgarca

Sanskritçe

       

Latince

İsveç dili

 

Hintçe

       

Roman

   
         

İspanyolca

   
         

İtalyanca

   
         

Fransızca

   

HAMİ-SAMİ GRUBU

Arapça

Kenan dili

Mısır dili

Habeş dilleri

İbranice

 

ZENCİ AFRİKA GRUBU

Sudan dilleri

Bantu dilleri

Şehra dilleri

Nil-Kongo dilleri

Boşiman

___________ *____________

ÇİNCE

____________ * ____________

TAY DİLLERİ

Laosca

Vietnam dili

Siyam dili

TİBET-BİRMAN DİLLERİ

Tibetçe

Himalaya dilleri

AMERİKA DİLLERİ

Aztek

Meksika

Maya

KAFKASYA DİLLERİ

Kuzey Çeçence

Güney Gürcüce

Avarca

Lazca

Çerkesçe

 

Türk Dili Hangi Gruptandır Ve Hangi

Köklerden Doğarak Gelişmiştir?

Türkçe Ural-Altay dilleri grubuna bağlıdır. Bu dillerin Altay kolundan doğup oluşmuştur. Aşağıdaki şema Türk dilinin bağlı bulunduğu grubu göstermektedir.

URAL-ALTAY DİLLERİ

Uralca

Fin dili

Macarca

ALTAY DİLİ

TÜRKÇE

Moğolca

Tunguz dilleri

Avrupa Türkçesi

 

Mançurya

Asya Türkçesi

   

Çuvaş Lehçesi

   

Yakut Lehçesi

   

Özbek Lehçesi

   

Kırgız Lehçesi

   

Kazak Lehçesi

   

Azeri Dili

   

Divanü Lûgat-İt-Türk'ün Dil Öğretim Yöntemleri Ve Dünya Filolojisine Katkıları Bakımından Bir Değerlendirmesi

  İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran temel özellikler vardır.İn­san, hayatıboyunca bu özellikler ile tanımlanmaktadır. Düşünen bir canlıolan insan, aynızamanda toplumsal ve sosyal bir varlıktır. Bu özellikleri­nin bir sonucu olarak, konuşan, anlaşan ve anlatım aracıolarak da dili kullanabilen bir canlıdır.

Bugün yeryüzünde, insanoğlu tarafından yapılan bütün keşifler, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Yazı,bunların arasında en önemli buluştur di­yebiliriz. Tarihin en eski dönemlerinden beri, kültür ve medeniyetlerin oluşmasında, son derece etkili olan yazı,dil dediğimiz olgunun doğasında mevcut olan kurallar bütününü ortaya çıkarmakta gecikmemiştir. Bu se­beple, dilin yapısına ilişkin çalışmalar da yazının bulunduğu dönemlere rastlamaktadır.

Dil üzerine yapılan ilk çalışmaların genel bir değerlendirmesi ya­pıldığında, bunların çıkışnoktasıolarak dinî ve kısmen ticarî nedenleri görmekteyiz. Doğu ve batıdünyasının dili algılayışbiçimleri birbirinden oldukça farklıolsa da, KaşgarlıMahmut'un Türkçe'yi belirli bir sistem içinde ele alması,daha da önemlisi dilini koruma çabası,onu tarihin ö­nemli filologlarıarasına almıştır.

Biz bu yazıda, başlangıçtan 11. yüzyıla kadar, doğu ve batıdün­yasında dil alanında yapılan çalışmaların genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, KaşgarlıMahmut'un dili ele alıştarzıüzerinde duraca­ğız. Ardından, Divanü Lûgat-it-Türk'teki yabancıdil öğretim yöntemle­riyle ilgili hususlarıtespit etmeye çalışacağız. Genel olarak kaynaklarda KaşgarlıMahmut ve eseri Türk dünyasısınırlarıiçinde ve Türkoloji araştırmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Dünya tarihinde, dil ve özellikle dil öğretimi üzerine yapılan çalışmalar arasında, Divanü Lûgat-it-Türk ve yazarının belirli bir konuma getirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple, yeri geldikçe, Kaşgarlı ve eserini, tarihî ve aktüel bir bakış açı­sıyla doğu ve batıdaki çalışmalarla mukayese etmeye çalışacağız.

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, bugün insanlık için önem taşıyan bütün buluşlar, bir ihtiyacın ürünüdür. Gramer (dil bilgisi) çalış­maları, yazının bulunmasından ortalama 2500 yıl sonra başlamıştır. Dil üzerine yapılan bu ilk çalışmalar, bir dili öğrenme ve öğretme ihtiyacın­dan kaynaklanmaktadır.

Sümerler, hece yazıyı ilk kullanmış insan toplumları arasındadır. Şuruppak tabletlerinden anlaşıldığına göre, Sümer okulunda bir yandan çivi yazısı imleri öğretiliyor, öte yandan bunları destekleyici mahiyette, sözcük öbekleri, deyimler, bileşik adlar, eylem çekimleri üzerinde bilgi veriliyordu(Demircan, 2002: 141).

Anlaşıldığı gibi, insanlık tarihinde, dil öğretimine ilişkin ilk bilgi­ler Sümerlerden kalmadır. Yazının bulunması, ikinci bir ihtiyacı, yani dilin öğretilmesi konusunu da gündeme getirmiştir. Kaynaklar, dil bilgisi ve dil öğretiminin başlamasına neden olan olayı Sümer ve Akad toplum­ları arasındaki tarihî ve siyasî bir olaya bağlamaktadır.

O dönemlerde, Mezopotamya, bir çok farklı dilin konuşulduğu bir bölgedir. Babil'de egemenlik Akadlara geçtikten sonra da kent halkı­nın daha önceden konuştuğu Sümer dili yok olmamıştır. Akadlar siyasî üstünlük elde etmelerine rağmen, Sümer dinini de benimsemişlerdir. Bu­nun sonucu olarak, dinî törenlerde de Sümerce kullanılmaktadır. Öte yan­dan, Mezopotamya'da çok canlı bir ticaret hayatı vardır. Bunun sonucun­da ilk sözlükler yazılmaya başlanır. Değişik dillerdeki ad ve fiil çekimleri saptanıp, sözcük türlerinin de tespit edilmesinden sonra, artık dil bilgisi çalışmaları belirle bir ivme kazanmıştır (Akerson, 2000:26). İlk dil bilgisi çalışmalarının, çok dilli bir ortamda başlaması dikkat çekici. Demek ki, bir başka dili öğrenme ya da, kendi dilini öğretme ihtiyacı söz konusu olduğunda, insanoğlu dil bilgisine ve sözlüklere ihtiyaç duymuştur.

Mezopotamya'da ticarî hayatın gerektirdiği birtakım koşullar, daha da önemlisi, dinî törenlerin Sümer dilinde yapılması, ister istemez, bir arada yaşamak durumunda olan Akadça ve Sümerce arasında muka­yeseli dil çalışmalarının yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu ilk ça­lışmaların hızlı bir ilerleme kaydetmesinde, Akad ve Sümer dillerinin farklı dil ailelerinden gelip, ayrı yapılarda olmalarının önemli bir rolü vardır.

Akraba dillerin yapıları birbirine benzediğinden o dönemlerde, öteki dili öğrenmek için belki de sözlük yeterli sayılacaktı. Oysa, akraba olmayan diller arasındaki sözcük dağarcığı, biçimbirimler, çekim ve söz dizimi açısından büyük farklar vardır. Akraba olmayan iki dilin yan yana varlığını sürdürmesi, sözlüklerin yeterli olmamasına, bunun sonucunda da dil bilgisel kategori ve yapıların araştırılmasına yol açmış olabilir (Akerson, 1991: 16).

Görüldüğü gibi, ilk dil bilgisi araştırmalarının başlaması için Me­zopotamya'da gerekli sosyolojik ve siyasî şartlar oluşmuş durumdaydı. Bölgeninçok dillibir yapıya sahip olması, ticarî ve siyasî hareketlilik, birbirine akraba olmayan ayrı yapıdaki iki dilin (Sümerce ve Akadça) yan yana yaşama zorunluluğu, bu çalışmaları başlatmış ve belirli bir aşama kazandırmıştır. O tarihlerden aşağı yukarı 3400 yıl sonra, Kaşgarlı da benzer şartlar içerisinde dil çalışmalarına başlamıştır. Belki de onu, dil alanında bu kadarmetodikve nitelikli araştırmalar yapmaya sevkeden etkenler, Türkçe sevgisini de eklersek, yukarıdaki sebepler olabilir. Türk­çe ile Arapça'nın farklı dil ailelerine mensup olmaları, bölgenin diğer Türk lehçeleriyle birlikte çok dilli bir ortam özelliği göstermesi, Türklerin henüz benimsediği İslâmiyet'in Arapça'yla yayılmaya başlaması, Türk­lerle Araplar arasındaki siyasî ve ticarî ilişkiler, Mezopotamya'daki ben­zer ortamı oluşturmuştur. Bu şartların büyük çoğunluğu, tarihte Sümer ve Akad toplumları arasında da mevcuttur. Bütün bunların yanında, Türk­çe'nin Sümerceyle ve Arapça'nın Akadça ile aynı dil ailelerine mensup olmaları, dil çalışmalarını başlatan yukarıdaki şartların geçerlilik derece­sini bir kat daha artırmaktadır.

Mezopotamya'daki bu gelişmelerin ardından, filolojinin ve buna bağlı olarak, dil bilgisi ile ilgili çalışmaların batıdaki teşekkülü ve tekâ­mülü, önemli görülen ve saygı duyulan edebî nitelikteki metinlerin, anla­şılması ve korunması ihtiyacıyla gündeme gelmiştir.

En başta Homeros'un metinleri olmak üzere, ulusal geleneğin temeli sayılan eski ozanların eserlerinin dildeki değişimler yüzünden zamanla zor anlaşılmaya başlaması, Eski Yunan'da "dil" kavramını gündeme getirmiştir. Eski metinleri açıklama çabası, Yunanistan 'da hem filolojinin, hem de ona çok yakın olan başka bilim dallarının (gramerin) doğmasına yol açmıştır. Metinler üzerinde yapılan gözlemler toplanıp sınıflandırılmış ve bu çalışmalardan, terminolojisi dil biliminde bugün de kullanılan Yunan grameri ortaya çıkmıştır(Bayrav, 1998: 10).

Eski Yunan'dadilkavramına mantıksal bir bakış açısı vardır. O dönemdeki düşünürlerin, dille ilgili yargılarını eski metinlerden hareketle ortaya koymaları, bize göre bu mantıksal yaklaşımın temelini oluşturmak­tadır. Bu bakış açısı aynı zamanda, Eski Yunan'da dille ilgili düşüncelerin, alan araştırmasına dayalı gözlemci bir bakış açısıyla hayata geçiril­mesini de engellemiştir. Bu bakımdan, o dönem batı dünyasının dile ba­kış tarzı Kaşgarlı Mahmut'un dili algılayış ve ele alış yönteminden ol­dukça farklıdır. Eski dönemdeki Yunan filozoflarının etimolojik anlayış­larında dahi, bu mantıksal yaklaşımın izleri görülmektedir. Oysa Kaşgarlı, kelimelerin kökenine dair ileri sürdüğü fikirlerde bile, bizzat kendi araştırmalarından yola çıkmıştır.

Batıda dille ilgili çalışmaların genel adı olanfilolojiteriminin ya­pısındakilogossözcüğünün anlamlarından biri demantıktır. Eski Yunan kültüründe konuşma anlamına da gelen bu kelimenin anlam sınırları ol­dukça geniştir.Kelime aynızamanda, söylenen sözcüğün bütün biçimleri hakkında bilgi veren ve onun altında yatan rasyonel melekeye işaret et­mektedir.İnsanlığı,yaşayan öteki türlerden farklıkılan logostur(Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XV).Batı dünyasında, Eski Yunan kültürünün temel taşlarından biri olan logos sözcüğünün en iyi algılandığı metin türlerinden biri de şiir olmuştur. Bu sebeple, Homeros'un şiirleri, Grek kültüründe uzunca bir dönem ahlakî ve tarihî gerçeklerin kaynağı olarak görülmektedir. Bu durumda, Eski Yunan'da gramer çalışmalarının çıkış noktası olarak Homeros'un şiirleri, o tarihlerde büyük bir manevî saygı görmüştür. Burada kullandığımızmanevî saygıifadesi, dinî bir içerik taşımamakla birlikte, gösterilen saygının derecesini ve niteliğini ortaya koymaktadır. Bu manevi saygının, batıda dil çalışmalarını başlatan birinci derece etken olduğunu düşünüyoruz.

Eski Yunan döneminde, dil öğretimiyle ilgili çalışmalara rast­lanmamaktadır. Dil kavramına genellikle benmerkezci bir açıdan yaklaş­maları, hatta öteki toplumların dillerini kuş sesi anlamına gelenbarbarkelimesiyle nitelendirmeleri, dil konusundaki tutuculuklarını açıkça orta­ya koymaktadır. Bu yaklaşımlarının bir neticesi olarak, dillerini başka toplumlara öğretmek ve başka toplumların dillerini öğrenmek fikrinden uzaklaşmış olabilirler. Eski Yunan kültüründeki dil çalışmalarında düşü­nürler, daha çokdilde temel bir sistemin yani gramerin olup olmadığıkonusunu tartışmışlardır.

Eski Roma'da ise, dil konusunda Grek geleneği bazı yönlerden değişerek varlığını devam ettirmiştir. Roma İmparatorluğu'nun genişle­mesiyle birlikte, Büyük İskender'in (İ.Ö. 356-323) seferleri öncesinde Grekçe'nin olmadığı bir şekilde, Latince birbiri ardından ele geçirilen nüfusun konuşma dili olarak benimsenmeye başlamıştı. Başlangıçta orta İtalya'daki Latium Ovası'nın önemsiz biritalik lehçesiolan Latince, Ro­ma İmparatorluğu çöktükten sonra da Britanya'dan Kuzey Afrika'ya, Atlantik'ten Karadeniz'e kadar uzanan coğrafyada konuşuluyordu. Bu, Avrupa'da, daha önceden benzeri görülmemiş bir kolonileştirmeydi ve Avrupa uygarlığının üzerinde kalıcı bir iz bırakmıştı. (Taylan, Eser-Cem Taylan, 2002: XVII). Roma İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte Latince'nin tek dil olarak ortaya çıkması ve bu alandaki bütün çalışmala­rın Latince üzerinde yoğunlaşması, kuşkusuz Avrupa dil bilim geleneğin­de önemli izler bırakmıştır. Bunun yanı sıra, Latince'nin giderek Avru­pa'daüst dilkonumuna gelmesi, dil alanındaki çalışmaları olumsuz yön­den etkilemiştir diyebiliriz.

Latince'nin, tartışılmayan üstün dil konumuna yükselmesinde, din dili olmasının önemli bir rolü vardır. Bundan dolayıdır ki, Roma İm­paratorluğu döneminde, mukayeseli dil araştırmalarına pek rastlanma­maktadır. Üstün dil kavramı, belirli bir tutuculuğu da beraberinde getir­miştir. Zamanla Roma'da büyük kentlerin dilleri de yavaş yavaş güçlen­meye başlamıştır. BunlaraRomans Dilleriadı verilmektedir. Bu, bir an­lamda çift dillilik gibi algılansa da, Avrupa ülkelerinin Hıristiyan kilise­sine bağlılıkları neticesinde tarihî ve siyasî olaylarda gösterdikleri ortak tutum, etkisini dilde göstermiş, Latince'nin yolunu açmıştır. Avrupa'da farklı yerel dillerin ortaya çıkmasına rağmen Latince, yukarıda ifade etti­ğimiz nedenlerden dolayı, din, eğitim ve idarî bakımdan nüfuzunu koru­muştur. Bu sebeple de dil öğretiminde daima Latince merkez alınmıştır.

Bir süre sonra, Hıristiyanlığı Avrupa'da daha geniş kitlelere yayma düşüncesinden hareketle kilise, yerel dillerin önemini keşfetti. İncil'i bu dillere çevirmek, din propagandası açısından çok etkili olacaktı. İncil, 4.yüzyılda Gotçaya, 9. yüzyılda ise Slav dillerine çevrildi. Bu anla­yışın bir sonucu olarak, Avrupa'da ulusal diller yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır. Bu, aynı zamanda öteki diller sorununu da gündeme getirmiş­tir. Bu durum bile, Latince'nin üstünlüğünü ortadan kaldıramamıştır. Egemen din, Hıristiyanlık olduğu için, dinî metinler ulusal dillere çevrilse de, Latince kültür dili olarak kalmış ve etkisini uzunca bir dönem devam ettirmiştir (Akerson, 1991: 26).

Latince'nin Avrupa üzerindeki bu etkisini, İslâmiyet'in yayılma­ya başladığı dönemde, Asya'da; Arapça üstlenmiştir. Türklerin İslâmi­yet'le tanışmalarından sonra Türk dilleri, Arapça karşısında bir anlamda Avrupa yerel dillerinin konumuna düşmeye başlamıştır. Türk dilinin A­rapça karşısında giderek kan kaybettiğini fark eden Kaşgarlı Mahmut, bu duruma engel olabilmek için önce, Kitâbu Cevâhirü'n Nahvi Lûgat'it Türk isimli bir gramer kitabını, daha sonra da, Divanü Lûgat-it-Türk i­simli eşsiz eserini kaleme almıştır. Kaşgarlı'nın bu dil mücadelesinin benzerine, o döneme kadar ne batıda ne doğuda rastlanır. Avrupa ülkele­rinden herhangi biri, Latince ile mücadele edebilecek bir Kaşgarlı Mah­mut çıkaramamıştır. Avrupa'da böyle bir kişi ancak, Kaşgarlı'dan üç yüz yıl sonra ortaya çıkar. Dante, üç yüz yıl sonra Kaşgarlı'yla benzer bir amaç güderekİlahi Komedyaisimli eserini bir Avrupa yerel dili olan İtalyanca ile kaleme alır.

Devamını okumak için tıklayınız...

Dünya Çocuklarının Birbirinden İlginç ‘Türkçe’ Hikâyeleri Var

Rengârenk görünümleri ile adeta gökkuşağını hatırlatan çocukları dinlerken dünyanın 140 ülkesinde faaliyet gösteren Türk okullarının ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz.Beş kıtadan gençleri biraraya getiren Uluslararası Türkçe Olim-piyatları’nda bir araya gelen dili, rengi, ırkı ve ülkesi farklı gençlerin birbirinden ilginç hikâyeleri var. Türkiye’nin gözde tatil merkezlerinden Kızılcahamam Asya Termal Tesisleri’nde misafir olan öğrenciler daha ilk günden Türk âdet ve gelenekleriyle karşılanıyor. Davul, zurna, kolonya ve çikolata ile karşılanan öğrenciler Kızılcahamam’da renk cümbüşü oluştururken, tesisin açık büfe Türk yemekleriyle damak tadımızı da öğreniyor.

 Türkçe konuşan Nijerli öğrenci otobüs muavinini şaşırtmış

Afrika’nın en fakir ülkesi Nijer’den geçen seneki olimpiyatlara katılan Bekir Koleji öğrencisi Abdrahmane Tahirou, Türkçesini o kadar ilerletmiş ki olimpiyatlara ‘Konuşma’ dalında yarıştı. Abdrahmane’nin anlattığına göre Nijer’de Türkiye denilince ilk önce bisküvi akla geliyormuş. Çünkü Türkiye’den bisküvi ve meyve suyu geliyormuş. Fenerbahçe’yi tutan Abdrahmane, Nijer’de evler genellikle tek katlı olduğu için Türkiye’de en fazla yüksek katlı apartmanlar ile Türklerin sıcak kanlılığına şaşırmış. “Evleriniz çok yüksek, bir de insanlar bana çok soru soruyor.” diyen Abdrahmane, havaalanında ve otobüsle gelirken insanların ilgisinden çok etkilenmiş. İstanbul’dan Ankara’ya gelirken otobüste herkese rutin olarak ne içeceğini soran muavini ise Abdrahmane şaşırtmış: “Bana gelince bakmadan ‘Ne içersiniz?’ diye sordu. Ben de ‘Çay alabilir miyim?’ diye cevap verdim. Sonra dönüp bana bakınca çok şaşırdı. Herhalde siyah birinin Türkçe konuşması muavine ilginç geldi. Ben de gülmekle yetindim.”

 Ben Türk arkadaşlarıma Rusça, onlar bana Türkçe öğretti

Belarus’tan Türkçe Olimpiyatları’na katılan Anastasiya Kirylchyk ile (14) Nadzeya Paliachonak (18), Türkçeyi Dostluk Türk Kültür Merkezi’nde öğrenmiş. Daha önce Türkiye’ye tatil için gelen Belaruslu öğrenciler, Türkiye’yi çok sevmiş ve Türkçe öğrenmeye karar vermişler. 7 aydır Türkçe öğrenen Anastasiya Sertap Erener’in ‘Sessiz Gemi’si ile olimpiyatlara katılırken, akıcı bir Türkçe konuşan Nadzeya ‘Konuşma’ dalında yarışıyor. Kültür merkezine düzenli devam ettiğini, iyi ders çalıştığını anlatan Nadzeya’nın Türkçe öğrenmesinde Türk arkadaşlarının çok faydası olmuş. “Ben Türk arkadaşlarıma Rusça, onlar da bana Türkçe öğretti.” diyen Nadzeya, Türkçe Olimpiyatları’nda dünyanın çok farklı ülkelerinden arkadaş edindiğini, ilk arkadaşının ise Madagaskarlı olduğunu belirtiyor.

Türkçe olimpiyatları’nda Japon depremini anlattı

Türkçe Olimpiyatları’na Japon-ya’dan katılan öğrenciler herkesin ilgi odağı oldu. Diğer ülkelerden gelen öğrencilerle karşılaştıklarında 2011′deki ‘deprem’ nedeniyle ‘geçmiş olsun’ temennilerini alan Japon öğrenciler, Türkçeyi çok seviyor. Tokyo’daki Türk Kültür Merkezi’nde Türkçe öğrenen Japon öğrencilerden Mai Yoshioka (18),  “Dolma sararken konuşuyorum, dedikodu yapıyorum.” diyor. Değişim programı kapsamında iki sene önce Türkiye’ye gelerek 10 ay kalan Mai, kendisine ‘Ayşe’ ismini vermiş.  Mai, şarkı dalında yarışan ve Ayna’dan ‘çayımın Şekeri’ parçasını söyleyen arkadaşı Imari Ogiwara’ya (16) gitarıyla fon müziği veriyor.

Madagaskarlı öğrenci,

5 ayda Türkçe öğrenmiş

Türkçe Olimpiyatları’na  dünyanın 4. büyük adası Madagaskar’dan katılan Ny Aina (15), Uluslararası Işık Koleji lise 2. sınıf öğrencisi. İlk defa Türkiye’ye gelen Ny Aina, Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Zindandan Mehmet’e Mektup’ şiirini okuyor. 5 ayda ileri seviyede Türkçe öğrenen Ny Aina, “Türkçe öğrenmek için okulda sürekli abilerle Türkçe konuştum.” diyor. Türkçeyi zor bir dil olarak görmeyen Ny Aina, Türkçe Olimpiyatları’nda dünyada çok sayıda öğrencinin Türkçe konuştuğunu duyduğunu, kendisinin de Türkçe öğrenmeye karar verdiğini belirtiyor. Madagaskarlı öğrenci, Pamukkale’yi, lahmacunu ve etli ekmeği çok sevmiş. Üniversiteyi Türkiye’de okumak isteyen Ny Aina, Işık Koleji’nin düzenlediği Matematik Olimpiyatları’nda birinci olmuş.

 Türkleri Arap sanıyordum

Brezilya’dan Türkçe Olimpiyatları’na katılan Güzel Gelecek Koleji lise üçüncü sınıf öğrencisi Natalia Ta Gein (16), Sezai Karakoç’tan ‘Ey Sevgili’ şiirini okuyor. Brezilya bayrağı kıyafetiyle dikkat çeken Natalia, günde 4-5 saat çalışarak bir yıldır Türkçe öğreniyor. “Neden Türkçe öğrendin?” sorusuna, “Bir dil bir insan, iki dil iki insan.” cevabını veren Natalia, Türkçenin kendisi için çok kapılar açabileceğini belirterek, üniversiteyi Türkiye’de okumak istediğini anlatıyor. İngilizce yerine Türkçeyi tercih eden Natalia, Türkçeyi daha kolay buluyor. Evi uzakta olduğu için geliş gidişi 3,5 saati geçmesine rağmen Türk okulunu tercih eden Natalia, hafta sonları da Türklerle vakit geçiriyormuş. Natalia, “Türkleri Arap sanıyordum, Türk okuluna gidip Türkiye’ye geldikten sonra çok şaşırdım. Şimdi Türkiye’de üniversite okumak istiyorum.” diyor.

 Arkadaşı için ‘Arkadaş’ şarkısı

Avusturya’nın Salzburg eyaletinde yaşayan Juliane Sophia Pühringer (14), bir Türk arkadaşı aracılığıyla Türkçeye merak sarmış. Türk girişimciler tarafından açılan Salzburg’daki Anadolu Kültür Merkezi’ne ailesinden habersiz gitmeye başlayan Juliane, ailesinden de destek görünce önce eyalet birincisi, sonra Avusturya birincisi olmuş. Türkçe öğrenmesine vesile olan arkadaşına ithafen Ayna’dan ‘Arkadaş’ isimli şarkıyla olimpiyatlara katılan Juliane, 2 ayda giriş yaptığı Türkçeyi Avusturya’ya dönünce daha da ilerleteceğini söylüyor.

İngilizler de Türkçe öğreniyor

Türkçe Olimpiyatları’na katılan İngilizler ise geleneksel kıyafetleriyle dikkat çekiyor. Alisha Bywater (12), Abdurrahim Karakoç’tan ‘Bayramlar Bayramola’ şiirini okuyor. İngiltere’de devam ettiği Türk okulu Coral College’i çok sevdiğini söyleyen Alisha, bir yıldır Türkçe öğreniyor. Coral College öğrencilerinden Jasmine Alexa (11) ise Volkan Konak’tan ‘Cerrahpaşa’ parçasını söylüyor. İki yılda Türkçesini oldukça ilerleten Jasmine, ailesiyle üç kez Türkiye’ye tatile gelmiş. Fenerbahçe’yi tutan Jasmine, “Alex çok iyi oyuncu.” diyor.

 Türkçeyi ‘ablaların evinde’ öğrenmiş

Tayland’dan Türkçe Olimpiyatları’na katılan Parsimone Boonratana (16), Chiang Mai Fatih Koleji’nde lise ikinci sınıf öğrencisi. Sunum dalında yarışan Parsimone Tayland’ın ünlü meyvesi düryeni anlatıyor. Parsimone, üniversite için Tayland’da bulunan Türk bayan öğrencileri kastederek “Türkçeyi ablaların evinde ve okulda öğrendim.” diyor. Türkçeyi eğlenceli ve ‘çalışılırsa kolay’ bulan Taylantdlı öğrenci, ebru yapıyor. Parsimone’un aynı okuldan mezun abisi de 3 yıldır ODTÜ Fizik bölümünde okuyor.

 58 derecelik sıcaklıktan 25 dereceye gelince üşüyorlar

Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na farklı ülkelerden gelen öğrencilerin bir kısmı geldikleri ülkeye göre daha sıcak bir hava ile bir kısmı ise daha soğuk bir hava ile karşılaşıyor. Çok sıcak bir ülke olan Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen öğrenci ve öğretmenler ise “Uçağa bindiğimizde Abu Dabi’de sıcaklık 58 dereceydi. Buraya geldiğimizde 25 derece sıcaklık vardı. Büyük bir sıcaklık farkı olunca çok üşüdük.” diyor.

Kaynak: http://www.gezgindergi.com/2012/05/24/dunya-cocuklarinin-birbirinden-ilginc-turkce-hikayeleri-var/

Dünya Dili Türkçe ve Kültür Elçisi Öğretmenlerimiz

Türkçe, şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın deyişiyle “bizim ses bayrağımız”dır. Bugün bu bayrak dünyanın dört bir tarafında gururla dalgalanmaktadır. Türkçe UNESCO’nun verilerine göre en çok konuşulan diller arasında beşinci durumdadır. Bugün 88 ayrı ülke üniversitelerinde ilgili bölümlerde Türkçe öğretilmektedir. Bunun dışında yurt dışında açılan Türk okulları ve kurslarla bu sayı 180’e ulaşmıştır. Eldeki veriler dünyada Türkçe öğrenenlerin hızlı bir şekilde arttığını göstermektedir. Yakın zamanda dünyanın bütün ülkelerinde Türkçe kurslarının bulunduğu, Türkçe konuşanların olduğunu görmek bizleri şaşırtmayacaktır.

Türkçe tarihte imparatorluk dili olmuş bir dünya dilidir. Türkçemiz zengin kelime ve kavramlarıyla, eski dönemlere ait sözel ve yazılı metinlere sahip olmasıyla ve çok geniş bir coğrafyada konuşulmasıyla ‘dünya dili’ sıfatını elde etmek için gerekli olan niteliklere sahiptir. Dünyanın farklı kıta ve ülkelerinde öğretilmesi, konuşulması dolayısıyla Türkçe üzerine güneş batmayan bir dil olma özelliğine sahiptir. Özellikle yurt dışındaki okullarımız sebebiyle İstiklal Marşı’mız başta olmak üzere Türkçemizin en güzel şiirleri, en içli şarkıları yirmidört saat boyunca farklı milletlerin dillerinde sevgiyle çağlamaktadır.

Yahya Kemal Beyatlı’nın “ Bu dil ağzımda annemin sütüdür” veciz ifadesindeki Türkçemizi bugün başka milletlere annelerimizden aldığımız sevgiyle birlikte öğretiyoruz. Türkçe ile gönüllere giriyor, Türkçe ile Yunus’un sevgisini, Türkçe ile Mevlana’nın hoşgörüsünü, Türkçe ile Hacı Bektaş Veli’nin insana dikkat çeken felsefesini anlatıyor, Türkçe ile dünya insanlığına Nasreddin Hoca’nın hikmetli nüktelerini aktarıyoruz. Türk diline eserleriyle hizmet etmiş daha nice şair ve yazarlarımızın yazdıkları edebi metinler bugün farklı ırk,dil ve dinlere mensup kişilerin dilinde beş kıtada yankılanmaya devam ediyor.

Dilimizin gelişmesinde hiç kuşkusuz şair ve yazarlarımızın önemli katkıları bulunmaktadır. Bugün Yunus Emre’siz, Karacaoğlan’sız, Arif Nihat Asya’sız, Sait Faik’siz, Ömer Seyfettin’siz bir Türkçe düşünemeyiz. Şairlerimiz en içli duygularını Türkçemizle ifade etmişler, dilimizi şiirleriyle estetikleştirmişlerdir. Yine ediplerimizin kaleminde hadiseler derin bir anlam kazanmış, dilimizin en güzel cümleleri bir hikayede bir romanda nakış nakış işlenmiştir.

Diller işlendikçe gelişir yeni kelime, kavram ve deyimlerle zenginleşirler. Özellikle şair ve yazarlara bu konuda büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Dilimiz için halkın dağarcığındaki kelime ve kavramlar bizim için öncelikli referans olmalıdır. Yazılı metinlerden çok sözel kültür ürünlerindeki kelime ve kavramlar yazılı metinlerde işlenilerek bu kelimelere canlılık kazandırılmalıdır. Bu sözel ürünler annelerin dilinden akan ninnilerden, sonraki dönemlerde anlatılan masallara; çocuk oyunlarından tekerlemelere; bilmecelerden efsanelere; destanlarımızdan kahramanlık hikayelerine; atasözlerinden deyimlere; bilmecelerden fıkralara; manilerden türkülere; dualardan ağıtlara; Karagözden kuklalara; meddahtan ortaoyunu kadar bütün bu türleri içine almaktadır.

Türkçe yapısı itibariyle yeni kelimeler türetmeye elverişli bir dildir. Sondan eklemeli bir dil olması türetilen kelimeler arasındaki anlam bağıyla kavranmakta dolayısıyla bu durum Türkçeye kısa zamanda öğrenilen sistematik bir dil özelliği kazandırmaktadır. Son yıllarda sayıları hızla ihtiyaca parelel olarak artan Türkçe öğrenim setleriyle son teknikler, görsel araçlarla Türkçe öğrenmek daha zevkli ve daha kolay bir hale gelmiştir.

Dil zenginliği kültür zenginliğinin bir sonucudur. Atasözlerimiz bu zenginliğin temel bir göstergesidir. Bir milletin hayat görüşüne ve kültür birikimine dayanan atasözleri iç kuruluş ve dış yapı yönünden taşıdıkları özelliklerle edebî türler arasında ciddî bir yere sahiptir. Atasözleri sözlü gelenekte olduğu kadar kültür hareketini geliştiren zümreler tarafından da bilhassa olaylar karşısında görüşlerine kuvvet kazandırmak için sıkça başvurulan bir ifade vasıtası olmuştur. Aynı şekilde Türkçemizdeki zengin ve çeşitliliğiyle deyimler de dikkat çekmektedir. Deyimler milletin keskin zekası ile söz üretme gücünün bir göstergesidir. Az sözle çok şey ifade etmemizi sağlayan kalıp ifadeler olan deyimler Türkçemizde işlek olarak kullanılmaktadır.

Türkçemiz nesnelere verilen isimler açısından da oldukça zengindir. Bu zenginlikte Anadolu başta olmak üzere Türklerin tarih boyunca farklı kültürlerle beraber yaşamasının rolü büyüktür. Türkçe zaman içinde bir çok dile kelime vermiş tabii olarak da başka dillerden kelimeler almıştır. Dikkate değer bir husus da dilimizin kısa sürede alınan kelimelere yüklediği anlamlarla bunları Türkçeleştirmesidir.

Türkçe evrensel bir sevgi dilidir. Son yıllarda yapılan Türkçe olimpiyatlarında bu sevginin tezahürü açıkça görülmüştür. Dünyanın beş kıtasından 120 ülkeden gelen öğrenciler söyledikleri şiir ve şarkılarla kabiliyetlerini sergilemişler halkımızın yüksek takdir ve beğenisini kazanmışlardır. Türkçe olimpiyatlarının o renkli cıvıl cıvıl bakışları tatlı aksanlarıyla okudukları şiir ve şarkıların bizlerde uyandırdığı heyecanın gölgelememesi gereken asıl unsur onları yetiştiren fedakar öğretmenlerdir. Her biri bir destan kahramanı olmaya aday bu mütevazi öğretmenler ideal bir öğretmen olarak dünyanın dört bir tarafına ardına bakmadan gitmiş, sevgiyle inançla vazifesini yerine getirmiştir. Zaman olmuş bir nehre düşen öğrencisini kurtarmak için yüzme bilmediğini unutarak suya atlamış, öğrencisini kurtarmış ama kendisi oracıkta boğularak şehit düşmüş, zaman olmuş bir öğrencisini ziyaretten dönerken geçirdiği trafik kazasında şehitlik mertebesine ulaşmış, zaman olmuş mayına basan kan kaybından inleyen öğrencisini kurtarmak için mayına basma riskini göze alarak “Ya Allah” diyerek ileri atılmış onu kucaklayıp kurtarmıştır. Bütün bunlar bir kurgu değil bir abartma değil bir hakikattir. Tarih bunları kaydetmektedir ve bu tablolar ileride daha da anlam kazanacak, belki bir edibin keleminde belki bir senaristin kurgusunda edebi ve estetik karelere dönüşecektir.

Öğretmenliğin ne denli zor olduğunu ancak öğretmenler bilir. Hele bir de yabancı bir ülkede, yabancı bir çocuğa öğretmenlik yapmak, dilleri farklı olan öğrencilere telaffuzun önemsendiği bir Türkçe öğretmek, yokluklar, sıkıntılar zinciriyle görev yapmayı da eklediğinizde bunu başaranların değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Sevgi dili Türkçe ancak sevgiyle öğretilebilir. Bir Yunus sevgisi mayalanacaksa bunu mayalayan öğretmen ancak Yunuslaşırsa bunu başarabilir ve başardığı da görülmektedir. Burada öğretilen sadece bir dil değildir. Tabii olarak her dilde olduğu gibi bizim kültürümüz, hadiselere, insana bizim bakış bakışımızdır.

Yurt dışında görev yapan öğretmenler arasında senaryoya dayalı ders anlatma yarışmasında jüri olarak görev yaptığımda bir öğretmenimizin elbiseler konusunu anlatırken dersin sonunda öğrencilerine evlerindeki fazladan olan elbiseleri getirmelerini söyleyerek hafta sonu yetimhaneye götürüp oradaki çocuklara bağışlatması bize gösteriyor ki oralarda öğretilen sadece dil değil, dil vesilesiyle kazandırılan belki dünyanın bir çok yerinde unutulmuş önemli insani değerlerdir.

Anadolu insanının civanmertliğiyle dişinden tırnağından artırarak gönülden desteklediği bu okullarda yine Anadolu’nun bağrından çıkan bu öğretmenler dil, din, ırk ayrımı yapmadan gittikleri her yerde ruh ve mana köklerinden gelen aynı şevk ve heyecanla vazifelerini yapıyorlar. Zaman zaman hasretlerini belki farkına varmadan bu öğrencilere öğrettikleri vatan temalı, anne temalı, gurbet temalı şiir ve şarkılarla dile getiriyorlar.

Geçmişte savaşmış, hala savaşan ya da hala siyasi sebeplerle kavgalı olan devletlerin çocukları Türkçe olimpiyatları vesilesiyle bir araya geliyorlar, çocukluk masumiyetiyle folklor oynuyorlar, koro oluşturup şarkılar söylüyorlar. Burada Amerikalı bir çocuğun Vietnamlı bir çocuk ile yan yana yolculuk yaparken birbirlerine dayanmış uyurlarken oluşturdukları manzara anlamlı bir tablo oluşturmaktadır. Yine bu öğrencilerin ayrılırken gözyaşlarına hakim olamadıklarına da çoğu zaman şahit olmuşumdur. Olimpiyat sonrası her çocuk bütün dünyaya uzanan barış köprüsünün bir basamağını oluştururken bir barış gönüllüsü olarak buradan ayrılıyor, bu barışın bu sevginin iletişim dili de tabii olarak Türkçe oluyor. Ayrıca her Türkçe öğrenen çocuk bir Türkiye sevdalısı haline geliyor. Ülkesinde yakınlarına bu sevdayı aşılıyor.

Medyada daha çok şiir ve şarkıların yer alması sebebiyle bir çok insanımız Türkçe olimpiyatlarının sadece şarkı ve şiir yarışmasından ibaret olduğunu sanabilir. Oysa burada öğrenciler konuşma, yazma, dilbilgisi, sunum, genel kültür, özel beceriler, sunum, ülke stantları, halk oyunları, deneme, okuma alanlarında da yarışmaktadırlar.

Sunum yarışmasında iki Afrikalı öğrenci yıllarca batılıların atalarını nasıl toplayıp mağaralarda olumsuz şartlarda istif edip köleleştirdiklerini resimlerle göstererek anlattıktan sonra nihayet Türkçe konuşan beyaz adamların geldiğini onlara değer verdiğini, başlarını şefkatle okşadıklarını anlatmaları, hele bunu tatlı Türkçeleriyle anlatmaları kelimelere sığmayacak tarifi imkansız bir duygu oluşturuyor.

Dilimizi, kültürümüzü dünyanın dört bir yanında adanmışlık ruhu içinde öğreten öğretmenlerimiz Türkçe olimpiyatları vesilesiyle Ankara’da düzenlenen törende hediyelerini almak için sahneye çıktıklarında salonda bulunan vefakar Türk insanı toplu halde ayağa kalkarak onları alkışladılar. Bu sahne bir anda kendiliğinden gelişen önemli, anlamlı bir hareketti. Mütevazi öğretmenlerin gözyaşları onları muhabbetle alkışlayan Anadolu insanının gözyaşlarına karışırken hadiseyi yaşayanlar unutulmaz bir ana tanıklık ediyorlardı.

Dünya insanlığının geleceğinin teminatı olacak aydınlık nesilleri, büyük bir özveriyle beş kıtanın dört bir köşesinde yetiştiren, bütün felaketlerin kaynağı cehaleti yok etme adına kutsal bir görev üstlenen, her türlü zorluk ve sıkıntılar karşısında yılmadan evrensel değerleri sevgi ve şefkatle öğreten, fedakarlığın timsali bütün öğretmenlerimizi ve onlara destek veren civanmerd Anadolu insanımızı bu vesileyle gönülden tebrik ediyorum.

Bu yazı Gönüllü Eğitim Dergisi'nin 15. sayısında yayınlanmıştır.

Dünya Dili: Türkçe

Yine kendine has koltuğunda oturuyordu. Büyükçe salon ve salonun duvar diplerinde çeşitli çiçekler sanki misafirlere tebessüm ediyorlardı. Gün ışığı pencereden içeriye alçak gönüllü bir yolcu gibi süzülüyordu. Bazen misafirlerin saçlarını okşuyor ve bazen de koltuğunda mütebessim oturan nur adamın çehresine aydınlık sunuyordu. Hayır hayır bu ona aydınlık sunuyor diye isimlendirilemezdi. Ondan aydınlık derliyordu ışık. Sonra güneşe taşıyordu bu derlediği nurları.Ya dudaklardan dökülen kelimeler. Onları kim derliyordu şimdi. Onları kim derleyecek elbette misafirler.İçi mânâ yüklü kelimeler, cümleler tuba dalı gibi ağıyor ve misafirlerin gönül dudaklarına kadar uzanıyordu. Misafirler bir sofradan değil, güzel söz ve belâgat dallarından topluyorlardı yemişlerini. Turfanda meyvelerini.Sohbet olurken bir taraftan da çay servisi yapılıyor ve çay bardaklarında kaşıkların çıkardığı sesler havayı dağıtmamak için oldukça tiz perdeden akıp gidiyordu. Misafirler bardakların çeperlerine değdirmeden sadece suyunu dalgalandırarak çaydaki şekerleri eritmeye çalışıyordu.Bir ara bir genç şöyle bir soru sordu koltukta mehip bir şekilde oturan vakur adama.“Türkçe’yi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz.” diyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açar mısınız?

Nur çehreli adam gözleriyle bilinmez bir ufka bakıyor gibiydi. Bakışları o an daha da derinleşti. Evvelce söylemiş olduğu sözü hatırladı. Bu sözün elbette bu gün için boyutlarını anlamak oldukça müşküldü. 

Böyle Avrupa kapılarında dilencilik eden bir milletin boyunu aşkın bir hayaldi bu. Ama her hayal gerçekleşebilirdi. Çalışılırsa aşılmayacak yokuş yoktu.
Önemli olan azmi elden bırakmamak ve Ferhat gibi engel ve badirelere kazmayı yılmadan bir ömür boyu vurabilmekti.
Bu süreklilik nice dağları deler, nice tepeleri dümdüz ederdi.
O sıra aklına Hay bin Yakzan’ın gözlemi geldi. Bir yerden damlayan suyun bir taşı nasıl deldiği gözlemi.
“Evet!” dedi o an. “Bu söz mühim bir vazifeyi beraberinde getiriyor.
Şu gün bu sözü yerine getirmeye her zamankinden daha muhtacız.
Belki farz gibi bir şey.
Türkiye’nin yeni Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması, Avrupa, Amerika, Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçe’nin bir dünya dili haline gelebileceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın münasebetinin olduğu, hatta onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçe’nin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da söz konusu.”
Bu sırada gözleri daha da derinlere bakar gibiydi. Tarih deyince onun yüzü bir başka hâl alır. Acı-tatlı günler sanki gözünün önünden tek tek geçerdi. Ama o bir bahçeden bal almasını bilen arılar, kelebekler gibi hayalini güzellik çiçekleri üstünde dolaştırır ve alacağı balı alır gönüllere takdim ederdi. İşte yine aynı hâl, aynı aydınlık çehre, aynı bakışlar bu iklimden bir şeyler toplayıp, sunmanın sevinci ve hazzıyla tebessüm içindeydi. Sözlerine şöyle devam etti:
“Evet Türkçe Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki- her ne kadar o dönemde devletin resmî dili olmasa bile- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve yetmiş yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçe’nin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.”
Burada önce, çevredeki çiçekler sonra misafirler üzerinde bakışlarını dolaştırdıktan sonra sanki zorlu bir şeyin bizi beklediğini anlatır gibi yüzü hüzünlü bir hâl aldı. Belli ki bir aşılması gerekli engelden söz edecekti. Sözlerine şöyle devam etti:
“Diğer taraftan Batı ile entegrasyon sağlanması, mesela teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile çağın bütün varidatının benimsenmesi de yine Türkçe’nin ortak dil olmasına bağlıdır.”
Bu sırada bakışları biraz ötede sehpanın üzerinde duran Kur’ân’a çevrildi. Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hz. Musa (a.s) Eyke’de Şuayb (a.s) gibi bir söz sultanı ile tanışınca kendi kendine: ‘Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz. Ki sözümü anlasınlar.’ demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz. Musa’nın mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de Allah’ın bir lütfu olarak; “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” ayetiyle, mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa (a.s)’ın Rabbinden istediği şey, Efendimize bir nimet olarak verilmiş ve onun şükran duyguları coşturulmuştur.
Yine Efendimiz, “Beyanda sihir vardır.” diyerek gelecekte her şeyin gücünü beyandaki edadan alacağını haber vermiştir.”
Her “Efendimiz” sözü geçtikçe yüzünde ayrı bir aydınlık tayfları dolaşıyordu nur çehreli adamın. Sanki Efendimiz sözüyle maziye seyahat ediyor ve o yüce kametin ikliminden alacağını alıp misafirlere sunuyordu. Bu sunuş konuşmanın içine bazen birkaç damla gözyaşı ve bazen ağlamaklı bir çehreyle sirayet ediyordu. Sözlerine şöyle devam etti:
“Ayrıca Adem (a.s)’e öğretilen isimler Efendimiz’de daha bir açıklığa kavuşturulmuştur. Efendimiz (s.a.s) ahir zaman peygamberi olduğuna göre bu da bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet çağımızda her şey ilme bağlıdır. Ve artık bizler bir ilim çağını yaşıyoruz. Ancak bunun insanlığa sunulması meselesine gelince o gücünü beyandaki edadan alacaktır.
Günümüzde koskocaman bir Türk dünyası olarak bu fonksiyonları eda edebilmek için yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça ve İngilizce ile bir şeyler yapamayız ve hedefe ulaşmamız oldukça zordur. Bu itibarla Türkçe’nin böylesi önem arz etmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek, onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bu sebepten bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime türetirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mal olmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum.. Evet millete mal olmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur.” 
Bu sırada yine tarihe doğru bir yolculuk yaptığı her halinden belliydi. Gözlerini kıstı. Bir şeyleri daha iyi gerebilmek için sanki ufuklar ötesine bakıyor gibi bir hâli vardı. Dudaklarından dökülen cümleler bizi zannımızda yalan çıkarmadı. Bir güzide yolculuktan çiçekler gelmişti işte bize. Bir tarihi hakikat önümüze serilmişti nakış nakış, rengârenk çiçekler gibi. “Meselâ medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda o dönemde kullanılan dille bir şey ifade edebilmek için günümüzde olduğu gibi istidradi birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe, bir zenginliğe sahip olduğunu görürüz. Bana göre bunlar tekrar gözden geçirilerek mutlaka değerlendirilmelidir. Günümüzün gençleri, onu anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olmaz.
Günümüzde her zamankinden daha geniş imkanlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe’ye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medyayı, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden isbat-ı vücut edebilmesi bir açıdan Türkçe’nin dünya dili haline getirilmesine bağlıdır.” Burada çaylar tekrar tazelendi. Koltuğunda oturan adam yanındaki sehpanın üzerindeki fağfur renkli çayını alıp, hurma ile yudumlarken bir taraftan da konuşmasına devam ediyordu. “Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi arz etmek istiyorum. Benim eskiden beri Türkçe’ye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim var. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanü’ş-Şuarâ, Baki’nin şairane ifadesini, Şeyh Galip’in mânâdaki derinliğini, Mehmet Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhat…
Hâsılı geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçe’yi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.”
Sorunun cevabı bitmişti. Misafirlerin gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Şimdi karşılarında bir Türkçe aşığı zatı görmenin ve dinlemenin memnuniyeti her hallerinden belli oluyordu.
Bir süre sonra yerinden kalkan nur yüzlü adam odasına giderken, misafirler aldıkları dil gıdasının ve bunun eşliğinde ledünnî hazzın doygunluğuyla ona hayranlıkla bakıyorlardı.

Dünya Dillerinin Beşiği Anadolu mu?

Biyolog Dr. Gray'e göre, dünya üzerindeki 6 bin dil, 8-10 bin yıl önce Anadolu'da yaşayan çiftçilerden yayıldı

Biyologlar, türlerin ve genlerin soyağaçlarını çıkarmada yararlandıkları karmaşık matematiksel araçların, bugün dünya yüzünde konuşulan 6000'den fazla dilin belki de tek bir dilden türediğinin kanıtlanmasında da kullanılabileceği görüşünde.
The New York Times gazetesinin dünkü sayısındaki habere göre, dillerin soyağacının biyologların yöntemleriyle oluşturulması ve dallara ayrıldığı tarihlerin saptanması, insanlığın tüm dillerinin Anadolu'dan çıktığını kanıtlayabilecek nitelikte...
Haberde, Avustralya'daki Auckland Üniversitesi biyologlarından Dr. Russell D. Gray'in bütün dillerin atası kabul edilen proto - Hint - Avrupa dilinin 8700 yıl önce var olduğunu hesapladığı belirtildi. 1994'te ölen Dr. Marija Gimbutas'ın izinden yürüyen dil bilimciler ise Hint - Avrupa dil ailesinin günümüzden yaklaşık 6 bin yıl önce, Rusya steplerinde yaşayan savaşçı Kurgan kavminin akınları ve fetihleri sayesinde oluştuğunu kabul ediyorlar.

8700 yıl önce vardı
Karşıt teoriyi savunan Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Colin Renfrew ise Hint - Avrupa dillerinin Anadolu'da 8 - 10 bin yıl önce yaşayan, tarımla uğraşan ilk çiftçilerin tarım tekniklerinin yayılması yoluyla oluştuğunu kabul ediyor. 
Dr. Gray'in Nature dergisinde geçen yıl kasım ayında yayımlanan çalışma sonuçları, dilbilimciler tarafından kabul edilmesi halinde, bu teoriyi doğrulayacaktır.

Dünya dillerinin yarısı susmak üzere

Dünyada toplam 7 bin civarında farklı dilin var olduğu tahmin ediliyor. National Geographic dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre dünyada konuşulan dillerin yarısı terk edilmek üzere.

Her 14 günde bir dilin yok olduğunun belirtildiği araştırmada, çoğu yerel olan bu dillerin yerlerini İngilizce, İspanyolca ve Mandarince gibi belli coğrafyalarda yaygın konuşulan lisanlara bıraktığı ifade ediliyor.

Yaklaşık 7 milyar insanın yaşadığı tahmin edilen dünyada, yaşayan 7 bin farklı dilin her birine istatistiksel anlamda 1 milyon kişi düşüyor. Ancak dünya nüfusunun yüzde 85'i yaygın olan 85 dili konuşurken yalnızca 8,5 milyon insan 3 bin 500 farklı dili paylaşıyor. Anadili İngilizce olan nüfusun 328 milyon olduğu belirtilirken, Mandarince konuşan kişi sayısının yaklaşık 845 milyon olduğu belirtiliyor. Dünyanın en az konuşulan dillerinden biri olan Tuva dilinin ise yalnızca 235 bin konuşanı bulunuyor. Dilbilimcilere göre, önümüzdeki yüzyıl içinde 3 bin 500 dil unutulma tehlikesiyle karşı karşıya. Binden fazla yerel dil, şu an kritik ya da yok olmak üzere olan diller listesinde yer alıyor. Dillerin kültürle olan bağlantısına değinilen yazıda yok olmasıyla birlikte bu kültürel özelliklerin de zamanla kaybolacağı vurgulanıyor.

Dilbilimciler, 'kritik' olarak belirlenen ve listeye alınanları korumaya yönelik çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda telaffuz bilgileri kayıt altına alınırken sözlük çalışmaları yapılıyor. Ancak bir dilin hayatta kalması için bu çalışmaların yeterli olmadığına ve bunu ancak o dili konuşanların koruyabileceğine dikkat çekiliyor.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1308406&;title=dunya-dillerinin-yarisi-susmak-uzere

Dünya genelinde 130 ülkeden 1000 Türkçe konuşan öğrenci

..Bu yazıyı yazmadan birkaç saat önce "anadilleri haricinde Türkçe konuşan" 9 kardeşimiz ziyaretimize geldiler. Onları misafir ederken inanın çok mutlu oldum. Sanki yan sokaktaki okullardan çıkmış gibiydiler. Türkçe düşünüyor, Türkçe hissediyor ve şarkı söylerken gözleri yaşarıyordu...

Sevgili dostlarım, inanın bizim okulda öğrendiğimiz İngilizce veya Fransızca'ya benzemiyordu öğrendikleri Türkçe... HİSSEDİYORLARDI, tekrar ediyorum ve çok önemli buluyorum; HİSSEDİYORLARDI, yaşıyorlardı söylediklerini...

Birileri, Ankara'da, İstanbul'da veya Brüksel'de "boş laf üretip" suya karşı kadeh sallarken, bu ülkeyi seven başka birileri 130 ülkede "imkânsızlıklarla" savaşarak, bazen vurularak, bazen dövülerek, bazen canını vererek çok önemli bir projeye imza attılar. Birileri "Türkiye'yi, daha doğrusu YENİ TÜRKİYE MODELİNİ, Türkçe ile bütün dünya sınırlarına" doğru genleştirdi ve orada "Türkçe konuşan" kardeşler yarattılar...

Sonuç: Türkiye "cihan devleti" olma yoluna bu adımlarla giriyor ve girdiği yolda devam edecek... Bazıları "yarattığı korkularla" kendi ülkemizde bizi korku dolaplarına tıkmaya çalışırken, korkmayanlar ve bu ülke adına cesur olanlar, cihan devletini parça parça inşa etmeye devam ediyorlar... Yaşasın tam bağımsız cihan devleti olma yolunda ilerleyen büyük Türkiye...

Dünya, Türkçe öğrenmek için sıraya girdi

Dış politika, kültür, sanat ve turizmde estirilen Türk rüzgârı, Türkçeye ilgiyi artırdı. 30 ülkede Türk dili ve edebiyatı eğitimlerini organize eden TİKA, taleplere yetişemeyince YÖK ile işbirliği yaptı. Artık Türkoloji bölümü açmak isteyen yabancı üniversiteler ile Türkiye'dekiler 'kardeş' olacak. Bölümlere denklik de sağlanacak.

Türkiye'nin son yıllardaki etkin dış siyaseti, 64 ülkeyle vizelerin kaldırılması, işadamlarının dünyada yaptığı yatırımlar ve dizi film ihracı, dünyada Türkçeye rağbeti artırdı. Kuveyt'ten Katar'a, Etiyopya'dan Sudan'a, Peru'dan Küba'ya ve Kuzey Kore'den Hindistan'a kadar 100'e yakın ülke, Türkçe öğrenmek için sıraya girdi. Hâlihazırda 30 ülkede Türk dili ve edebiyatı (Türkoloji) eğitimlerini organize eden Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA), gelen taleplere yetişemeyince Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile işbirliği yaptı. Türkoloji uzmanları, üniversitelerinde Türkçe bölümleri açmak isteyen ülkelerin başvurularını inceliyor. Kriterleri yerine getirenlerde Türkçe öğrenimi en kısa zamanda başlayacak. TİKA ile YÖK arasında yapılan anlaşmaya göre Türkoloji bölümü açmak isteyen yabancı üniversiteler ile Türkiye'deki üniversiteler 'kardeş' olacak. Yabancı üniversitelerde açılan Türkoloji bölümlerinin Türkiye'deki bölümlerle denkliği sağlanacak.

YÖK Başkan Vekili Prof. Dr. Yekta Saraç, yurtdışında Türkçe ve Türk kültürüne yoğun ilgi olduğunu söylüyor. Bunun nedenini, Türkiye'nin dünyada etkisinin artmasına bağlayan Saraç, "Yurtdışında yaşlanan Türkologların yerine artık her nesil bu hizmeti sürdürecek bir sistem kurma amacındayız." diyor. Türkçeye gösterilen yoğun ilginin en önemli nedenlerinden birinin Türk işadamlarının dünyanın dört bir yanına yaptığı yatırımlar olduğunu kaydeden TİKA Başkanı Prof. Dr. Musa Kulaklıkaya da, "Bu yatırımlar biraz da ekonomik nedenlerle Türkçe öğrenimini zorunlu kılıyor." görüşünde. TİKA Başkanı'nı haklı çıkaran bir araştırma yayımlayan uluslararası araştırma şirketi KPMG'nin Türkiye raporuna göre; Sabancı, Koç, Doğuş, Turkcell ve Çalık gibi önemli 19 şirketin toplam yurtdışı yatırımı 31 milyar dolara ulaşırken bu şirketler bulundukları ülkelerde 90 bin kişiyi istihdam ediyor.

Gelişen Türk dizi film sektörü de rağbetin en önemli sebeplerinden biri. Türkçe talebinde bulunan ülkelerde film sektöründeki Türkçe ihtiyacının hayli fazla olduğunu söyleyen Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan, "Alt yazı yerine filmi Türkçeden izlemek isteyen halkın oranı her geçen gün artıyor. Örneğin Bosna'da birkaç yıl içinde en etkin dil Türkçe olacak." bilgisini veriyor. Kurtlar Vadisi, Ezel, Bir İstanbul Masalı, Yaprak Dökümü, Menekşe ile Halil, Zerda gibi dizilerin de aralarında bulunduğu 70'in üzerinde film, 2010'da ihracat rekoru kırarak 50 milyon doları aştı. Türkçenin dünyadaki etkinliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri de Türk okulları ve Türkçe Olimpiyatları. Prof. Dr. Yekta Saraç, "Türkçe talebi konusunda dünya ülkelerinde gerekli zemini Türk okulları teşkil etti." derken Prof. Bilkan, tespite şu ifadeyle destek veriyor: "Türk okullarının etkinliği Türkçeye rağbeti artırıyor. Özellikle Türkçe Olimpiyatları, birçok ülkede gençler arasında Türkçenin popülaritesini yükseltti."

http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1090131&keyfield=7475726B6365

Gurbette ‘Yeni Bir Dünya’ heyecanı

16 Haziran 2014, Pazartesi

Türkçenin çocukları, Dil ve Kültür Festivali’ne dönüşen Türkçe Olimpiyatları’nın şarkı ve şiir finalleri için Bükreş’te buluştu. Hüzün ve coşkunun iç içe yaşandığı gecenin birincisi, Firuze şarkısını seslendiren Kosovalı Anita Syla oldu. Programda konuşan Rumen Bakan Adriana Pana, “Diplomasinin yapamadığını yapıyorsunuz.” dedi.

Bükreş’teki 5 bin kişilik Sala Palatului Kapalı Spor Salonu’nda gerçekleştirilen şarkı finalinin sunuculuğunu Murat Başoğlu, Romanyalı Andreea Stoian Karadeli ve Mozambik’ten Bangayana yaptı.  Türkçe sevdalıları, ‘Yeni Bir Dünya’ şarkısına çektikleri kliplerle adlarından söz ettirmişlerdi. Final programı, bu kliplerden oluşan film gösterimiyle başladı. Gecenin açış konuşmasını yapan TÜRKÇE-DER (Uluslararası Türkçe Derneği) Başkanı Dr. Ali Ursavaş, Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin amacının karşılıklı kültür alışverişiyle insanlar arasında barış köprüleri kurmak olduğunu dile getirdi. Ursavaş, “Festivalimizin en önemli hedefi, yeni bir kültür kavramı üzerinde durup kültürü zaman üstü ve zamandan bağımsız düşünerek farklı yorumlar, farklı düşünceler, değişik bakış açıları, yoruma açık sanat anlayışları ve evrensel insanî değerler gibi konuların bütününü birlikte ele alıp değerlendirmek olacaktır.” dedi.

Muhteşem gecede geçtiğimiz ay yaşanan ve 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma faciası unutulmadı. Zonguldak yöresine ait madenci türküsü ‘Karadır Kaşların’ Azerbaycanlı Ayhan Halili ve Arnavutluk’tan Ronaldo Nuka tarafından seslendirildi.  Başına baret takan Tanzanyalı öğrenci Joshua Azza, bağlamasıyla türküye eşlik etti. Kırgızistan’dan Cıldız Mamasaliyeva ‘Kalbine Sürgün’ şarkısıyla izleyenleri hüzünlendirdi. Madagaskar’dan Rabenoro Sitraka Fanomezansoa, Burak Kut’un ‘Tahtalara Vur’ şarkısıyla salonu coştururken, Almanya’dan Alena Milojic, ‘Yağmur Ağlıyor’,  Tacikistan’dan Nekruz  Zrebunov ‘Ya Rabbim Sen Büyüksün’, şarkılarını seslendirdi.  Güçlü sesiyle ‘Firuze’yi söyleyen Kosovalı Anita Syla, büyük beğeni topladı. ABD’den Meryem Konjhodziç, ‘Kaç Yıl Geçti Aradan’ şarkısını okurken, Neşat Ertaş’ın ‘Zülüf Dökülmüş Yüze’ ve ‘Bağa Gel Bostana Gel’ türkülerini seslendiren Arnavutluk’tan Ronaldo Nuka salondakileri coşturdu. Cezayir’den Dalia Chih, Müslüm Gürses’in ‘Adını Sen Koy’;  Mozambik’ten Angelica Vasco Quisico, Ajda Pekkan’ın ‘Yakar Geçerim’; Irak’tan Keje Havta, Orhan Gencebay’ın ‘Dil Yarası’; Filipinler’den Graciella Igloso Estrella ‘Geçer’ isimli şarkıları okudu. Azerbaycan’dan Ayhan Halili’nin söylediği  ‘Zahidem’ türküsüne salondakiler de eşlik etti.

Birinci ‘Firuze’ şarkısıyla Kosovalı Anita

Muhteşem gece, görsel şovlarla da renklendi. Mozambikli öğrenciler Kastamonu yöresel halk oyunları ile izleyicileri kendilerine hayran bırakırken, Kırgızistan ve Azerbaycanlı öğrencilerden ‘Rengi Ahenk Gösterisi’ büyük alkış aldı.  Gecede, ‘Firuze’ şarkısıyla Kosovalı Anita Syla birinci, ‘Zahidem’ türküsüyle Azerbaycan’dan Ayhan Halili ikinci,  ‘Adını Sen Koy’ şarkısıyla Cezayir’den   Dalia Chih ise üçüncü oldu. Programın sonunda sahne alan gönül elçileri, kırılan gönülleri tamir etmek için hep bir ağızdan ‘Yeni Bir Dünya’ şarkısını seslendirdi.  Bugün ise  10 ülkeden 10  finalist, kendi dillerinde seslendirecekleri eserlerle Ses Yarışması’nın galibi olmak için ter dökecek.


Türkçe sevgisi  salona sığmadı

Bu yıl 'Dünyanın Çiçekleri' temasıyla yapılan olimpiyatlara ilgi büyük oldu. Bükreş'teki 5 bin kişilik Sala Palatului Salonu'nda gerçekleşen finali izlemek için Romanya'nın dört bir yanında yaşayan Türkler akın akın başkent Bükreş'e geldi. Yoğun ilgi sebebiyle izleyiciler salona sığmadı. Ayrıca Balkan ülkelerindeki Türkler de bu Türkçe şölenini kaçırmamak için yollara düştü. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, Samanyolu Televizyonu, Mehtap TV  ve Romanya'da da birçok televizyon tarafından canlı yayınlandı.

‘Diplomasinin yapamadığını sizler başarıyorsunuz’

Bu yıl ‘Türkçe Özel Ödülü', Romanya Su ve Orman Bakanı Doina Adriana Pana'ya verildi. Ödülünü Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca'nın elinden alan Pana, olimpiyat gösterilerini geçtiğimiz sene İzmir'de hayranlıkla izlediğini söyledi.  Bu yıl ülkesinde yapılan şarkı finallerine davet edilince seve seve kabul ettiğini dile getiren Pana, “Bu ödül için çok teşekkür ediyorum. Bir şeyi itiraf etmeliyim. Diplomasinin yapamadığını siz başarıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.  Bükreş'in tarihe not düşecek bir güzelliğe ev sahipliği yaptığını vurgulayan Hidayet Karaca,  “Çünkü, dünyanın muhtaç olduğu barış, diyalog, sevgi, kardeşlik, tevazu, gönüllerin birleşmesi bugün bu salonda gerçekleşiyor. Kim ne derse desin,  neye müsaade ederse etsin veya etmesin. Görülüyor ki sizler sevgiye, kardeşliğe, gönülleri birleştirmeye devam ediyorsunuz. Yolunuz açık olsun.” dedi.

‘Selam olsun gurbeti Türkçeye vatan yapanlara'

Şarkı yarışmasının jüri üyeleri  her yıl olduğu gibi bu yıl da birbirinden değerli isimlerden oluştu. Mozambikli Bangayana zaman zaman jüriye mikrofon uzatarak geceyle ilgili görüşlerini aldı. Türk halk müziğinin sevilen sesi Bedia Akartürk, “Muhteşem bir gece yaşıyoruz. Çok duygulandım. Bugün burada şarkı söyleyen kızlarımızın hepsi birer Zahide’ diyerek ‘Zahidem’ isimli türküyü seslendirdi. Nuray Hafiftaş ise ‘Yetiş Ya Muhammed Yetiş Ya Ali’ deyişiyle duygularını dile getirdi. Ünlü sanatçı Ali Kocatepe ise dünyanın dört bir yanından öğrencilerin bir araya getirilmesinin büyük bir başarı olduğunu hatırlatarak, “Duygulanmamak, heyecanlanmamak elde değil. Umarım uzun yıllar devam eder.” dedi.  Ünlü oyuncu ve yönetmen Hamdi Alkan ise “Ben gurbette olduğumu düşünmüyorum. Öğretmenlerin dünyada attığı bu adımları kimse engelleyemez. Ömrümün sonuna kadar destekçisiyim.” ifadelerini kullandı.  Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın da “Selam olsun gurbeti Türkçeye vatan  yapanlara.” sözleriyle  duygularını dile getirdi. İlk kez katıldığı organizasyonu beğendiğini söyleyen Xdünyaca ünlü pan flüt ustası ve  İyi Kötü Çirkin’ filminin müziğinde imzası bulunan Gheorghe Zamfir, “Bu yarışma bir köprü gibi bizi birbirimize bağlayacak. Doğrusu böyle bir performans ne müzik ne de organizasyon anlamında beklemiyordum. Bundan sonraki bütün olimpiyatlara da çağrılırsam katılmak isterim.” ifadelerini kullandı.  Opera sanatçısı Hakan Aysev de, “Kalbim göğüs kafesine sığmıyor. Romanya’da olduğu gibi bu sevgiyi Türkiye’de de dünyada da paylaşalım.” dedi. Müzisyen Aslıhan Erkişi, “Dünyanın dört bir yanına sevgi tohumları ekildiğini görüyoruz. O tohumlar birgün dünyaya sevgiyi ve barışı getirecek.” diye konuştu. Jüride ayrıca akademisyen Haydar Tanrıverdi, yönetmen Bülent Osma, ses sanatçısı Ertuğrul Erkişi, Romanya’nın ünlü sanatçısı Andrea Marin, piyanist Horia Moculescu, jazz sanatçısı Mike Godoroja, prodüktör Liana Stanciu, tiyatro sanatçısı Adriana Trandafir, ses sanatçısı Carmen Trandafir de vardı.

Çocukları misafir etmek için yarıştılar

Şarkı finaline ev sahipliği yapan Bükreş’te heyecan doruktaydı. 145 ülkeden Bükreş’e gelen finalist öğrenciler, kentte büyük bir sevgi ve coşkuyla karşılandı. Romanya’da yaşayan 100 bine yakın Türk de gönül elçilerini misafir etmek için yarıştı. Bükreş halkı tarafından baş tacı edilen ‘dünya çiçekleri’, 20 yıldır Bükreş’te yaşayan Türk işadamı Mustafa Aytekin’in ekmek fabrikasına konuk oldu. 14 öğrencinin katıldığı ziyarette yemekler yendi,  şarkılar söylendi. Aytekin “Türkiye’de olimpiyatların yapılmasına engel olan devlet büyüklerimize bu açıdan teşekkür ederim. Onların sayesinde ‘dünyanın çiçekleri’ni Romanya’da dinleme imkânı bulduk.” sözleriyle sevincini dile getirdi. Bu arada olimpiyat çocukları Bükreş’in önemli mekânlarından olan eski adıyla Çavuşesku, bugünkü adıyla Parlamento Sarayı ve Cumhurbaşkanlığı sarayı Kotroçeni’yi ziyaret etti.  Parlamento gezisinde öğrencileri Parlamento Genel Sekreteri George Dumitrica karşıladı. Dumitrica, “ Bu kadar farklı ülkelerden gençleri görmek bizi mutlu etti. Yapacakları festivalde hepsine başarılar diliyorum.” dedi. Yanık sesiyle türkü söyleyen Azeri öğrenci, Rumen parlamenteri mest etti. Ömer Said Burgazlı Bükreş, Cihan

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu Konuşması -Yunus Emre Vakfı Faaliyetleri

5653 sayılı Kanunla kurulan; Mütevelli Heyet Başkanı Dışişleri Bakanı, Mütevelli Heyet Üyeleri de farklı Kurum ve Kuruluşlarından oluşan Yunus Emre Vakfı, 7 Mayıs 2009‟da Ulus‟taki tarihî binasında faaliyetlerine başlamıştır. Vakfın kuruluş amacını kısa başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

*  „Yurt dışında Türkiye ‟yi, Türk kültürünü, Türk dilini, Türk edebiyatını, Türk tarihini, Türk sanatını, Türk mirasını tanıtmak ve bu konularda ücretli veya ücretsiz, eğitim-öğretim kursları açmak veya açtırmak, uluslararası alanlarda geçerliliği olan „Türkçe sertifika-dil programları açmak ‟

*  Türkiye'nin diğer ülkeler ile dostluğunu geliştirmek, kültürel alışverişini artırmak, bununla ilgili yurt içi ve yurt dışındaki bilgi ve belgeleri dünyanın istifadesine sunmak, Türk dili, kültürü ve sanatı alanlarında eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek, Türkiye'de Yunus Emre Araştırma Enstitüsü ve yurt dışında da Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri açarak faaliyetlerine devam etmek 1

*  Yurt içinde ve yurt dışındaki üniversite ve sivil toplum örgütleri, ilgili diğer gerçek ve tüzel kişiler ile ortak projeler yürütmek ve yazılı ve görsel medyada süreli veya süresiz yayınlar yapmak veya yaptırmak

*  Yurt dışında benzer ve uluslararası kuruluşlarla ile bilgi bankalarıyla da işbirliği yapmak, toplanan bilgileri dünyanın istifadesine sunmak, tanıtma büroları, enstitü ve dokümantasyon merkezleri kurmak

*  Türk dilinin, kültürünün ve sanatının tanıtımına ilişkin yarışmalar düzenlemek ve ödüller vermek.2

*    Türkçe Seviye Sınavı; Vakıf Avrupa Konseyinin belirlemiş olduğu Avrupa Dilleri Öğretimi Ortak Çerçeve Metni doğrultusunda altı aşamalı seviye tespit sınavı hazırlanacak ve Türkçe öğrenmek isteyen yabancılara uygulanacaktır. Bu uygulamanın iki dilli Türk çocukları için de  uygulanabilecek hâle getirilmesiyle yurt dışındaki Türk çocukları için de seviye sınıfları oluşturulabileceği düşünülmektedir.

* Dünyada Türkçe Envanteri; Geçmişten günümüze Türkçe, Türk kültürü, tarihi, modern ve
geleneksel Türk sanatı gibi alanlar üzerine bilimsel araştırmalar yapan yabancı bilim adamlarının çalışmalarını tanıtacak bir belgesel meydana getirmektir. Proje sayesinde, bu alanlara dair faaliyetlerin yürütüldüğü ülkelerdeki çalışmaların karakterleri ve gelenekleri ortaya konulacak; bu hususta bilgi ve belgelere dayanan kapsamlı bir döküm ortaya çıkarılacaktır. Proje kapsamında şu ana kadar yedi ülke (Macaristan, Fransa, Belçika, Almanya, İngiltere, Avusturya, Bosna-Hersek) ziyaret edilmiş ve bu ülkelerdeki çalışmalar tespit edilip derlenmiştir. Ayrıca yine bu proje sayesinde Türkçenin sınırlarının yeniden çizilmesi ve yayılma alanlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.1

* Türkçenin Öğretimi Konusunda Program Geliştirme ve Ders Materyalleri

Oluşturma; Dil öğretiminin temel aracılarından biri, uzun zamandır ders kitabı olarak kabul edilmektedir. Yenilenen bilgi teknolojileri ile eğitim materyali kavramının içerisine ders kitaplarının yanı sıra yardımcı kitaplar, görsel ve işitsel ögeler-ses kayıtları, resim ve fotoğraflar vb.-, sözlükler ve okuma kitapları da girmektedir. Bu amaca hizmet etmek için de vakfın projelerinden birisi de Türkçe öğretimine yönelik kaynak hazırlamaktır.

Sayın Bilim adamları,

Biraz evvel kısa başlıklar halinde Vakfın amacını belirlemeye çalıştık. Bilindiği gibi bu Vakfın asıl hedef kitlesi de yurt dışındaki hem kendi insanımız, hem de yabancılara Türk‟ün Kültürü bağlamında hizmet vermektir. Bu Vakıf, Yunus Emre‟nin Hayatı ve Eserlerini araştırmaz. Herkes tarafından ortak olarak kabullenilen O‟nun güzel ismi ile Türk Kültürünü Yurt dışında yaymaktır. Tıpkı Almanların Goethe Institüt‟üsünün yaptığı hizmeti yapmaktır.

Vakıf, ilk olarak kendi bünyesinde „Yurt Dışında Eğitim-Öğretim Hizmeti ‟ verebilmek için „Yunus Emre Enstitüsü‟nün kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Böylece yurt dışında Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri ‟ vasıtasıyla Türk dili, Türk kültürü ve Türk sanatına dair faaliyetler yürütecek olan Yunus Emre Enstitüsübu alanlarda eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek, Türkiye‟nin diğer ülkeler ile kültürel alışverişini artırıp dostluğunu geliştirmek gibi amaçlarla, geniş bir coğrafyalarda faaliyetlerini yoğunlaştıracaktır

Bu Enstitünün Genel Müdürü Sayın Prof Dr. Ali Fuat Bilkan‟dır. Kendileri bu konuda gece-gündüz, kış-yaz, uzak-yakın demeden canla başla çalışmaktadır. Aslında Sayın Ali Fuat Bilkan, bu çalışmalarında devlet‟e bile zaman zaman yük olmadan, şahsi gayretleri ve çevresindeki iş verenleri de harekete geçirerek dünyanın her köşesinde Türk Kültürü- Türkçe‟nin Öğretim Merkezleri açmaktadır. Bu cümleden olarak, on iki ay gibi kısa bir zamanda; Saraybosna, Tiran, Kahire, Üsküp, Astana, Londra, ġam ve Brüksel‟de Türk Kültür Merkezleri kurmuş ve bu kurumlarda Türkçe öğretimi ile Türk sanatı ve Türk kültür faaliyetlerini başlatmıştır. Bu merkezlerde Türkçe öğrenen yabancı uyruklu kursiyerlerin sayısı iki bin civarındadır.

Yunus Emre Enstitüsü, 2011 yılında da faaliyetlerine aynı hızla devam ederek, Berlin, Pekin, Tokyo, Lefkoşa, Budapeşte ve Bükreş‟te Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri‟ni açacaktır. Bu merkezlerde, dil öğretimi faaliyetlerinin yanı sıra, resim sergileri, konserler, konferans, sinema gösterileri ve kitap tanıtımları gerçekleştirilecektir. Bu çalışmalar vasıtasıyla, esas olarak kültürel mirasımızın yaşatılması ve yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.

Yunus Emre Bülteni, Y. 1, S. 1, Eylül 2009, s. 13

Sayın Misafirler,

Çalışmalarımız yine aynı hızla devam etmektedir. Hedefimiz, Türk‟ün dilini, edebiyatını, kültürünü, mimarisini, bütün dünyaya tanıtmak ve yaşatmaktır. Bu konuda Dış İşleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ile de müşterek çalışılmaktadır. Bu konuda yardımı olan her kuruma, her şahsa ve sizlere candan teşekkürler ederim. Asıl derdim şudur ki, böylesine güzel bir gaye ve hedef için başlamış olan bu kurumun gelecekte de yine aynı hızla devam etmesi ve durmamasıdır. Ġnanıyorum ki, 21. asır Türk asrı‟ olacaktır.

Sonuç olarak ifade edebiliriz ki, bu toplantının birincisi, 20-22 Kasım 2008‟de Başkent Üniversitesi nde Sayın Prof. Dr. Mehmet Haberal ‟ ın himayelerinde; Ġkincisi Yavru Vatan KKTC‟nin Uluslararası Kıbrıs Üniversitesinde ve bu. Üçüncüsü de böylece Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Sayın Prof Dr. Mehmet Füzün‟ün himâyelerinde, Eğitim Fakültesi Dekanı Sayın Prof Dr. Mustafa ToprakTDK Başkanı Sayın Prof Dr. ġükrü Haluk AkalınSayın Prof Dr. ġerifali Bozkaplan, Sayın Prof Dr. Ġlhan GençSayın Yard. Doç. Dr. Ġlyas Yazar, T.C. Başbakanlık ve Ġzmir‟in ilgili Kurumlarının himayelerinde sizlerin de yardım, destek ve teşvikleriyle bugün burada gerçekleşiyor. IV. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu‟nun Atatürk Kültür Yüksek Kurulu Türk Dil Kurumu tarafından Yurtdışında yapmasını dilerken, beni sabırla dinlediğiniz için de hepinizi en içten sevgi ve saygılarımı sunarım.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL Yunus Emre Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi

Türk Dili: Dünya Dili

Bugün yaklaşık 220 milyon konuşuru bulunan Türk dili, Moğol ve Mançu-Tunguz dillerinin de yer aldığı Altay dil ailesinin en fazla konuşura sahip koludur.

Türk Dilinin Kısa Tarihi

Türk yazı dilinin tarihi VII. ve VIII. yüzyıllarda Orhon vadisinde dikilmiş olan yazıtlarla başlar. Gerek Orhon Yazıtlarında kullanılmış olan gelişmiş ve işlek dil gerekse komşu ülke kaynaklarında yer alan bilgiler, Türk yazı dilinin başlangıcının çok daha eskiye gittiğini gösterir. Yakın dönemde bulunan yeni yazıtların okunması Türk yazı dilinin tarihini daha da gerilere götürmemizi sağlayacaktır. Ayrıca karşılaştırmalı ses ve biçim bilimi çalışmaları ve diğer dillerdeki alıntı sözlerden Türkçenin yaşının ortaya konulması yolunda önemli veriler elde edilmiştir. Türkçeden Sümerceye geçmiş olduğu kanıtlanan 168 Türkçe kökenli sözcük, Sümerce ile Türkçenin yaşıt olduğu görüşünün geliştirilmesini sağlamıştır. Esik kurganı buluntuları arasında yer alan ve MÖ 4’üncü yüzyıla ait olduğu saptanan bir çanaktaki Orhon yazısına benzer harflerle yazılan iki satırlık yazının en eski Türkçe metin olduğu bilinmektedir.

Çin yıllıklarındaki bir Hun ağıtına ait iki dize ile birkaç sözcük MS 4’üncü yüzyıl Türkçesi hakkında fikir vermektedir. Ancak, edebî metin niteliğindeki ilk büyük metinler Tonyukuk (725), Bilge Kağan (731) ve Köl Tigin (732) adına dikilmiş olan Göktürk Yazıtları’dır. Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı Divanü Lugati’t-Türk ise 1072 yılında Kâşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.

Yaklaşık 9 bin sözü içeren eser, yalnızca bir sözlük, yalnızca bir dil bilgisi kitabı değil, aynı zamanda Türk yazı dilinin ve ağızlarının ele alındığı, kültür değerlerinin kayda geçirildiği anıtsal bir kaynaktır. Kâşgarlı Mahmud; Karahanlı, Uygur, Oğuz, Kıpçak, Kırgız ve diğer akraba topluluklarının söz varlığını bir araya getirerek hazırladığı eserine Divanü Lugati’t-Türk, yani Türk Lehçeleri Sözlüğü adını vermiştir. Kâşgarlı Mahmud’un yirmiyi aşkın yazı dilini ve ağzını Türk adı altında toplaması, bilimsel bir gerçekliği ortaya koymaktadır. Büyük ölçüde ortak dil ögelerine dayanan bu yazı dilleri ve ağızlar, zaman içerisinde kendi iç gelişmelerini sürdürerek bugün yazı dilleri ve resmî diller hâline gelmişlerdir.

Türk Dilinin Coğrafyası

Yayılma alanı Kuzey Buz Denizi’nden başlayıp Hindistan’ın kuzeyine, Çin Halk Cumhuriyeti’nin içlerinden Avrupa’nın en uç noktasına kadar uzanan yaklaşık 12 milyon kilometrekarelik bu coğrafyada en geçerli dil, Altay dil ailesinin en büyük kolu olan Türk dilidir.

19’uncu yüzyılda ünlü Türkolog Á. H. Vámbéry, Türk dilinin yayılma alanının genişliğini yaptığı gezi sırasında görmüş ve Balkanlardan Mançurya’ya kadar yolculuk yapacak bir kişinin Türk dilini bilmesi durumunda bu yolculuğunu en kolay bir biçimde yapabileceğini, çünkü bu coğrafyada en geçerli dilin Türk dili olduğunu söylemişti. Bugün bu alan daha da genişlemiştir. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren çalışmak ve okumak başta olmak üzere çeşitli nedenlerle endüstrileşmiş Avrupa ülkelerine Türklerin göçmesi sonucunda Türk dilinin yayılma alanı Balkanları da aşarak Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşmıştır.

Türk dili, yoğunluğu Orta Asya ve Orta Doğu’da bulunan ve en azından son bin yıldır yerleşik halklar hâlinde olan; Türkiye Cumhuriyeti, Eski Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaşmış Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan gibi Türk Cumhuriyetleri, Balkan Ülkeleri, Rusya Federasyonu, İran, Irak, Afganistan, Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletler içinde konuşma dili veya yazı dili olarak yaşayan yirmi yazı dili koluna ayrılmaktadır.

Öte yandan büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Avrupa Birliği ülkelerine yerleşen yaklaşık 6 milyon Türk bulunmaktadır. Avrupa Birliği üyesi olmayan bazı Avrupa ülkelerinde de önemli ölçüde Türk nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfusun önemli bir bölümü, yaşadığı ülkenin vatandaşıdır. Ayrıca Avrupa Birliği’nin yeni üyelerinden Romanya’da, özellikle de Bulgaristan’da bu ülkelerin vatandaşı olarak çok sayıda Türk yaşamaktadır. Makedonya, Kosova gibi diğer ülkelerdeki yerleşik Türklerle birlikte bütün Avrupa kıtasındaki Türk nüfusun 7 milyonu aştığı düşünülmektedir. Avrupa’daki bu nüfusun tamamının dili Türkiye Türkçesidir. Bu ülkelerde Türkler tarafından yayımlanan gazeteler, dergiler, kitle iletişim araçları Türkiye Türkçesini kullanmaktadır.

Çeşitli dönemlerde Arabistan yarımadasındaki ve Kuzey Afrika’daki ülkelere; Güney ve Kuzey Amerika kıtasında başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelere ve Avustralya’ya yerleşen konuşurları sayesinde, bugün Türk dili dünyanın dört bir köşesinde yaşayan, konuşulan, kullanılan dil konumuna ulaşmıştır. Uydudan yapılan radyo ve televizyon yayınları, ağ ortamında yayıncılık, yurt dışında da yayımlanan gazetelerimiz ve dergilerimiz, öğretim kurumları ve kurslar aracılığıyla bugün Türk dili yeryüzünde etkin bir biçimde işlevini sürdüren dil konumuna ulaşmıştır.

Ana Dili Konuşurlarına Göre Diller ve Türk Dili

Dillerin nüfus sıralaması ana dili (birinci dil), ikinci dil, yabancı dil konuşurları bakımından birkaç ölçüt göz önünde bulundurularak yapılmaktadır. Ana dili, birinci dil, ikinci dil ve yabancı dil olarak konuşurlar bakımından İngilizcenin 2 milyara yaklaşan bir konuşuru olduğu kestiriminde bulunulmaktadır. Ana dili konuşurları bakımından yapılan sıralamalarda ise Çince farklı lehçeleri olmasına karşın birinci dil olma özelliğine sahiptir. Birbirinden ses, biçim ve söz varlığı özellikleri bakımından ayrılan sekiz ayrı lehçesiyle Çincenin, pek çok lehçesinin yanı sıra Urduca ile birlikte Hintçenin tek dil kabul edildiği ve buna göre dünyada en fazla konuşuru bulunan diller sıralamasında Çincenin birinci, Hintçenin dördüncü dil kabul edilmesi karşısında Türk dili de 220 milyona ulaşan konuşuruyla sıralamada tek bir dil olarak kabul edilmelidir. Bu ölçütlerle Türk dili dünyada en fazla konuşuru bulunan diller arasında beşinci sırada yer almaktadır.

Çince

 1.300.000.000

 Sekiz lehçesiyle birlikte

İngilizce

 427.000.000

 

İspanyolca

 266.000.000

 

Hintçe

 260.000.000

 Bütün lehçeleriyle ve Urduca ile birlikte

Türk dili

 220.000.000

 Bütün lehçeleriyle birlikte

Arapça

 181.000.000

 Bütün lehçeleriyle birlikte

Portekizce

 165.000.000

 

Bengalce

 162.000.000

 

Rusça

 158.000.000

 

Japonca

 124.000.000

 

Almanca

 121.000.000

 

Fransızca

 116.000.000

 

Dünyada Türk Dilinin Öğretimi

Ana dili konuşurları dışında Türk dili lehçelerinin birinci dil, ikinci dil veya yabancı dil konuşurları da bulunmaktadır. Özellikle Türkiye Türkçesinin pek çok ülkede konuşuru olduğu saptanmıştır. Ethnologue verilerine göre Türkiye Cumhuriyeti dışında 34 ülkede Türkiye Türkçesi konuşuru bulunmaktadır. Konuşur nüfusunun yanı sıra Sovyetler Birliği’nin dağılması, Körfez Savaşı gibi yakın tarihte yaşadığımız olaylar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgesinde ve dünyadaki önemini artırmış, Türkiye çekim merkezi hâline gelmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye Türkçesinin Türk cumhuriyetlerinde ve diğer ülkelerde öğretimi konusunda çeşitli aşamalardaki yeni öğretim kurumlarının, üniversitelerde yeni bölümlerin kurulmasını ve özel dershanelerde kursların açılmasını sağlamıştır.

Ülkelerdeki Türk nüfusun yoğunluğuna ve isteme göre ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretildiği seksen yedi ülke bulunmaktadır. En az bir ortaöğretim kurumunda Türkçenin öğretildiği bu ülkeler şunlardır: ABD, Afganistan, Almanya, Angola, Arjantin, Arnavutluk, Avustralya, Avusturya, Azerbaycan, Bangladeş, Belçika, Benin, Bosna-Hersek, Brezilya, Bulgaristan, Burkina-Faso, Burma, Çad, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Ekvator Ginesi, Endonezya, Etyopya, Fas, Fildişi Sahilleri, Filipinler, Fransa, Gabon, Gana, Gine, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Gürcistan, Hindistan, Hollanda, Irak, İngiltere, Japonya, Kamboçya, Kamerun, Kanada, Kazakistan, Kenya, Kırgızistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kosova, Laos, Letonya, Liberya, Litvanya, Macaristan, Madagaskar, Makedonya, Malavi, Maldiv Adaları, Malezya, Mali, Meksika, Moğolistan, Moldova, Moritanya, Mozambik, Nepal, Nijer, Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Pakistan, Papua Yeni Gine, Polonya, Romanya, Rusya, Senegal, Sırbistan, Sri Lanka, Sudan, Suudi Arabistan, Tacikistan, Tanzanya, Tayland, Tayvan, Togo, Türkmenistan, Uganda, Ukrayna, Ürdün, Vietnam, Yemen.

Bazı ülkelerde ortaöğretim kurumlarında Türkçenin öğretilmesinin yanı sıra özel kurslarda da talebe göre Türkçe öğretilmektedir. Kurslarında Türkçenin öğretildiği kırk altı ülke saptanmıştır. Bu ülkeler şunlardır: ABD, Almanya, Belçika, Beyaz Rusya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Çin, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hollanda, Irak, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Japonya, Kırgızistan, Kolombiya, Letonya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Makedonya, Malta, Meksika, Mısır, Moğolistan, Norveç, Peru, Polonya, Portekiz, Rusya, Singapur, Slovakya, Slovenya, Şili, Türkmenistan, Vietnam, Yunanistan.

Dokuz ülkede Türkçe öğretiminin yapıldığı üniversite bulunmaktadır. Bu ülkeler şunlardır: Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Gürcistan, Irak, Kazakistan, Kırgızistan, Romanya, Türkmenistan.

Bünyesinde Türkçe öğretilen, Türk dili ve edebiyatı araştırmalarının yapıldığı, Türkoloji bölümlerinin bulunduğu yirmi sekiz ülke vardır. Bu ülkeler şunladır: Almanya, Avustralya, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Endonezya, Fildişi Sahilleri, Gürcistan, Irak, İran, İsveç, Japonya, Kamerun, Kazakistan, Kırgızistan, Kolombiya, Kosova, Litvanya, Macaristan, Mısır, Moldova, Romanya, Rusya, Türkmenistan, Ukrayna, Venezuela, Yemen.

Sonuç

Bugün Türk dili, yaklaşık 12 milyon kilometre karelik bir alanda 220 milyon nüfusun konuştuğu, yüze yakın ülkede öğretiminin yapıldığı, kökleri tarihin en eski dönemlerine kadar uzanan, 600 bini aşkın söz varlığına sahip bir dünya dilidir. Geçmişi boyunca Çinceden Farsçaya, Arapçadan Macarcaya kadar pek çok dille etkileşim içerisine girmiş olan Türk dilinin bir kolu olarak yalnızca Türkiye Türkçesinin dünya dillerine verdiği sözcüklerin sayısı 11 binin üzerindedir. Genel Türk dili olarak diğer dillere verdiğimiz sözcük sayısı ise 20 binin üzerindedir. Özellikle giyim, yiyecek, askerlik başta olmak üzere hemen her alanda çok sayıda Türk dili kökenli sözcük ile tarihte ve bugün Türk soylu halkların yaşadığı coğrafyalardaki Türk dili kökenli çok sayıda yer adı dünya dillerinde varlığını bugün de sürdürmektedir.

Dünyanın hemen her bölgesinde öğretimi yapılan, bilimsel araştırmalara konu olan, dünya dillerine katkıda bulunan Türk dili, en yaygın ve en köklü dünya dillerinden biridir.

Türkçe Dünya Dili Olacak

 Norveç’in Trondheim şehrinde Uluslararası Gençlik Festivali (ISFIT) 7–16 Mart 2003 tarihleri arasında yapıldı. Bu festivale yüz ülkeden 450 genç katıldı. Bu festival ilk defa 1990 yılında düzenlenmiş ve o dönem Avrupa çapında bir festival olmuştu. Zamanla uluslararası önemi artan bu festivale dünyanın dört bir köşesinden gençler gelmeye başladılar. Festival iki senede bir yapılıyor. Bir sonrası 2005 yılında yapılacak.

Bu sene ana konu “Challenging Atkiudes” (fikrini beyan etmek yani doğruluk ve yasallık adına insanların fikrini beyan etmesi) idi. Festivale katılan 450 genç 15 ayrı gruba ayrıldı.

 

ISFIT (International Student Festival in Trondheim) 2003’e katılanlardan Tacikistanlı öğrenci Muzaffar Khudoıkulov diyor ki: “Ben, bu gruplardan Ethical Challenger yani ‘etnik çatışmalar’ konusunu tartışanlar arasındaydım. Konu üzerinde 23 ülkeden gelen arkadaşlarla tartıştık. İsrail–Filistin meselesine dair bir makale yazmıştım, o konu hakkındaki düşüncelerimi katılımcılarla paylaştım. Seminer, sabah 08.30’da başlıyordu, akşam 17.00’ye kadar sürüyordu. Norveç’in etnik konular üzerindeki uzmanları gelip bizlerle sohbet ediyordu. Bu tip çatışmaların sebeplerini hep beraber bulmaya çalışıyorduk. Temelde, tarihi, bölgesel, kültürel sebepler üzerinde duruyorduk. Arkadaşlarla bir mevzu üzerinde konuşmadan evvel, meselâ ferdi olayları genelleme yapmama gibi çeşitli kararlar alıyorduk. Çünkü bazı şahısların yaptıkları kötü işleri, onun halkına veya dinine yönlendirme yanlıştı. Bu düşünceyi bütün arkadaşlarla paylaşıyorduk. Akşamları konserler düzenleniyordu. Eğlenceli geçiyordu. Herkes milli kıyafetini giyip bir gösteri yapıyordu. Festivalin ana maksatlarından birisi, dünya gençlerini bir araya getirip, dünyanın güncel meselelerine çözüm yollarını araştırmak ve gençlerin de bu mevzular üzerinde bir şeyler yapabileceklerini göstermekti. Festival başkanı, ‘Unutmayalım ki, bugünün gençleri, yarının liderleri olacak.’ diyordu. Türkiye’den dört genç katıldı. İşin enteresan tarafı, 450 kişi arasında bulunan gençlerin yirmiye yakını yurtdışında açılmış Türk kolejlerinden mezun olan öğrencilerdendi. Mesela; Tacik–Türk, Kazak–Türk, Kırgız–Türk, Özbek–Türk ve Ukrayna–Türk kolejlerinden gelenler vardı. Globalleşen dünyada aynı tür kolejlerden mezun olanları böyle uluslararası festival ve konferanslarda görmek, bana büyük bir gurur verdi. Festivalin resmi konuşma dili şüphesiz İngilizce idi; ama biz aynı kolej mezunları bir araya geldiğimizde Türkçe konuşmaya başlıyorduk. Ortak bir yanımız vardı; hepimiz benzer okullarda eğitim ve öğretim almış ve Türkçe öğrenmiştik.”

İnsanlığın mayasındaki saf güzelliğin tohumlarını geliştirmek göreviyle kendilerini vazifeli bilen fedâkar öğretmenlerin dünyanın her tarafına gidip insanî evrensel değerler ışığında ve kaliteli bir eğitim vermenin yanında güzel Türkçemizi de öğretmelerinin şimdilik ilk meyvelerine şâhit oluyoruz. Çok yakında bunun ne mânâya geldiğini körler dahi inşallah göreceklerdir. Peşin fikirle, bilir–bilmez, bu ilim ve irfan yuvaları hakkında konuşanlar, sonunda yaptıklarından utanacaklardır.

Bütün dünya milletleri kendi dil ve kültürlerinin dünyaya tanıtılıp öğretilmesi için her türlü gayreti gösterirken, anlaşılmaz bir tavırla, bazılarının böyle bir hizmeti gönüllü yapan ve kendini buna adamış insanlarımıza karşı tavır almalarının temelindeki sebebi bilmek, gerçekten büyük bir merak konusudur.

Benim bu hususta, bütün dünyadan çeşitli dinlerin akademisyenlerini bir araya getirerek Hz. İbrahim Sempozyumu’nu gerçekleştiren, senelerdir çeşitli dünya görüşlerine sahip seçkin insanlarımızı bir araya getirerek Abant Toplantıları’nı tertipleyen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir istirhamım olacak. Dünyanın her tarafında fedakâr işadamlarımız ve öğretmenlerimiz tarafından yaşatılıp bir ışık ocağı gibi parıldayan Türk kolejlerinden mezun olmuş gençleri bir araya getirerek bir sempozyum hazırlasınlar. Bu güzel manzarayı değerlendirecek ve bütün dünyaya yorumlayacak akademisyenler huzurunda bu gençlerin Türkçemize ne kadar hâkim olduklarını, ileride ne mânâya geleceğini ve neler hissettiklerini ve düşündüklerini de ifade etme imkânı sağlasınlar. Zannediyorum bazı iz’anların gerçeği açıkça anlayıp fark etmesi için böyle bir çalışmaya büyük bir ihtiyaç var.

www.zaman.com.tr

Türkçe Nasıl Dünya Dili Olur?

Çocukluğumun yaz mevsimlerinde köyümüzün gurbetçileri bir aylığına tatile gelirlerdi. Bu dönüşlerde konu komşuya dağıttıkları hediyelerin yanında ilgimi çeken başka bir şey daha olurdu: konuşmalarındaki ses ve şekil değişiklikleri. Hele çocuklarının birbirlerine seslenmeleri yok muydu!  

Hey Faatma! Buleent gelmiyo musun? 

Bazen de iyelik eklerinden arındırılmış ve soru anlamı vurguya yüklenmiş ucube ifadeler:


Büyükbaba da bizimle geliyo?

Elimdeki gazeteyi incelerken düşündüm bunları. Gazetesinde kendisine ayrılmış köşeden, öğrencilere “ders çalışma teknikleri” hakkında bilgi veren bir “uzman yazar”ımızın bazı ifadeleriydi beni yıllar öncesine götüren: 

“Bir süre sonra, ders çalışmayı severek yapmaya başlayacaksınız.” 

Bu yazarımız acaba “Bir süre sonra severek ders çalışacaksınız.” dese hem kelimelerden tasarruf hem de doğru bir söz etmiş olmaz mıydı?

Yazarımızın diğer ifadeleri de kayda değer: 

“Bunun nedeni bazı soruları çözmek için temel matematiksel işlemleri bilmek gerekir.” 

“bilmek gerekir” yerine “bilme mecburiyetidir” denilse idi, bu cümledeki anlatım kusuru da ortadan kalkacak idi.

Aşağıdaki cümleler de yine aynı yazarımıza ait:

“Işığın önce okuyacağınız kitaba sonra gözünüze yansıyacak şekilde oturun.” “ışığın” kelimesi yerine acaba sadece “ışık” mı denmeliydi?

“Stresi oluşturan birinci koşul daha çok bireyin yaşadığı olaylardır.” Ah bu “koşul” kelimesi... bana hep tarlada karasabanla çift sürdüğümüz günleri hatırlatır. Ama bu cümlede koşul yerine “şart” desek de anlam düzelmiyor. Cümlede şarttan değil sebepten bahsediliyor; dolayısıyla “koşul” yerine “sebep” denmeliydi.

“Bunun sonucunda karşımıza üç farklı durum ortaya çıkar.” Buradaki anlam kusurunu da “karşımıza” ya da “ortaya” kelimelerinden birini atarak giderebiliriz.

Aşağıdaki cümleler de herhangi bir yorum gerektirmeyecek derecede “örnek” teşkil ediyor. 

“Hiçbir şeyde aşırıya kaçılmamalıdır. Her şeyde orta yol gözetlenmelidir.”

“Bu sırada asıl suçluyu bırakmış, kavgayı ayırt etmeye dalmışlardı.”

“Mühim olan boş zamanları değerlendirmek çok önemli.”

“Oldu bitti kitaplara düşkündü.”

“Bazı anne ve babalar ise çocuklarının giyimine, kuşamına, beslenmesine çok önem gösterirler.” ( bu cümlede epey düşündüm: Acaba önem verirler mi; yoksa özen gösterirler mi denecekti? 

Ana dilimizi bu derece özensiz ve savruk kullanmamızın önemli sebepleri olduğu muhakkak. Konunun bu yönünün sosyologların görev sahasına girdiğini düşünüyor ve meselenin bir başka yönüne dikkat çekmek istiyorum.


Medyada Türkçe’nin Kullanımı 

Siz hiç karartılmış bir televizyon ekranında şu yazıyı okudunuz mu? “Şu tarihli ve şu saatte yayımlanan bir programda sunucu-spiker Türkçe’yi yanlış kullanmıştır. Bundan dolayı ilgili kanala geçici olarak yayın durdurma cezası verilmiştir.” 

Biz bugüne dek böyle bir gerekçeyle herhangi bir kanala yayın durdurma cezası verildiğine şahit olmadık. Oysa kanun koyucu “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” un 4. maddesinin t bendinde, radyo ve televizyon yayınlarının “Türkçe’yi aşırılığa kaçmadan, özellikleri ve kuralları bozulmadan konuşma dili olarak kullanmak; millî birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak çağdaş eğitim ve bilim dili hâlinde gelişmesini ve zenginleşmesini sağlamak esasına” uygun olarak yapılmasını emretmiştir. Kanunun bu maddesini yürütmekle görevli kurum da Radyo Televizyon Üst Kurulu’dur.

Bugüne dek bu kanunun gereğine uygun bir işlem yapılmadığına göre iki sonuç ortaya çıkıyor; ya bu kanun maddesinin uygulanılmasında “esnek” davranılıyor, ya da Türkçe’miz medyada kusursuz kullanılıyor. Acaba öyle mi? İşte örnekler:

“müdail avukat”. HBB, Haber, 05.06.1999, 18.41.

doğrusu: müdahil

“Çadırkentte sünet”. Kanal 6, Haber, 05.10.1999, 12.15.

doğrusu: sünnet

“İpeklenmiş tüğlerine, yanaktaki benlerine”. TRT 4, Radyo Sanatçıları Konseri, 15.10.1999, 23.03.

doğrusu: tüylerine

“Mücize kurtuluş”. Kanal 6, Haber, 01. 07. 1999, 18.53.

doğrusu: Mucize

“ihracaat”. KENT, Güncel, 07.06.1999, 19.31.

doğrusu: ihracat

“Hasankehf Barajı...” TV 9, Aktüel Haber, 08.06.1999, 21.48.

doğrusu: Hasankeyf

“...1100 dolarlık meyva ve tropikal bitki yiyorlar.” TGRT, Haber, 05.10.1999, 20.12.

doğrusu: meyve

“... müsade et”. SHOW, Show Haber, 10.10.1999, 19.47.

doğrusu: müsaade et

Bir de, deyim ve atasözlerimiz bazen öyle kılıklara sokuluyor ki tanıyabilene aşk olsun. İşte onlara da birkaç örnek:

“Beş aşağı beş yukarı”. Kanal 7, Haber Saati, 12.05.1999, 21.00.

doğrusu: Üç aşağı

“davullu zurna ile karşılamak”. Kanal 7, Başkent Kulisi, 02.05.1999, 11.50.

doğrusu: davul zurna ile

“Hesabı olan, kitabı olan şeyler”. FLASH, Ekonomik Panorama, 10.07.1999, 20.30.

doğrusu: Hesabı kitabı olan

“Biliyorsunuz, milyonlar onu gönlüne gömdü”. FLASH, Kurdela, 13.07.1999, 15.45.

doğrusu: kalbine gömdü

“...bildik bilmedik bir karalama kampanyasına kalkışacaksınız”. FLASH, Haber, 12.07.1999, 19.30.

doğrusu: bilir bilmez

“Önüne gelen geçen şarkı söylüyor”. FLASH, Kâmuran Akkor Şov, 15.07.1999, 20.40.

doğrusu: Önüne gelen şarkı söylüyor.

“Kendimin döndüğünce...”. Star, Çat Kapı, 22.05.1999, 09.01.

doğrusu: dilimin döndüğünce

Örnekler uzayıp gidiyor; fakat tüm örneklerin işaret ettiği hakikat şu: Eğer Türkçe bir gün dünya dili olacaksa, onu Türk Milleti olarak önce biz doğru kullanmalıyız.

                                                                                           

Yağmur Dergisi - Sayı: 17 Ekim - Kasım - Aralık 2002

Türkçe, Dünya Dili Olmuştur

“Türkçe, dünya dili olacaktır, demeyi bırakalım artık. Türkçe bir dünya dili olmuştur.” diyerek 41 ülkeden Türkçe için Türkiye’ye gelen öğrencileri gösteren Prof. Dr. Johan Vandawalle, ülkesi Belçika’da ziyaretimiz sırasında şunları söyledi:

“1973 senesinde daha 13 yaşında iken Romanya’ya geziye gidecektim. Uçak dolu imiş. Bize Türkiye gezisinin daha güzel olacağı söylendi. Biz de yönümüzü ülkenize çevirdik. Hemen bir rehber kitap alıp bazı kelime ve deyimleri ezberlemeye başladım.

Uçaktan indik ve o gece Kumburgaz’da bir otelde kaldık. Sabahleyin balkondan seyrediyordum. Minare ve evler gördüm. Arkadaşıma ‘haydi bir gezip gelelim’ dedim. Köye yaklaşınca davul-zurna sesleri duyduk. Düğün varmış. Bildiğimiz yirmiye yakın kelime ve deyimle ortama dahil olduk. Zaten bizi hemen davet etmişlerdi. Türkleri çok sıcak bulduk. Biz de onlarla beraber başladık oynamaya... Şekerler dağıtıldı. Her şey çok hoşumuza gitti... Bizi hemen kendilerine kabul ettiler. Orada Kütahya-Domaniç’ten bir aile vardı. Almanya’da da bulunmuşlar. Çat-pat onlarla anlaşıyorduk. Onlar bizimle ayrıca ilgilendiler ve İstanbul’daki evlerine davet edip adres verdiler. Eyüp Sultan civarında evleri var. Tariflerine göre minibüsle gidip bulduk. Varınca bizi bir yakınları gibi karşıladılar. Güzel yemekler yapmışlar, yedik, eğlendik. Akşam oldu. ‘Şimdi Kumburgaz’a araba bulmak zor olur. Saat akşam 11.00... Bak bizim şurada dayalı döşeli bir evimiz daha var. Anahtarını alın ve bu gece orada kalın; yarın gidersiniz.’ dediler. Biz şaşırıp kaldık. Yeni tanıdıkları bizlere evlerini emanet ediyorlardı. Bahçede ikinci bir evleri daha vardı. Hemen yatakları serdiler. ‘İstediğiniz kadar uyuyun istediğiniz saatte kalkarsınız.’ dediler. Bu durum bize çok tesir etti. İstanbul’a 1975’te tekrar geldim. Gidip onları buldum. Beni evlatları gibi kabul ettiler. Daha sonra babamla, onun geziye götürdüğü öğrencilerine rehber olarak tekrar İstanbul’a geldiğimde bütün sınıfı Eyüp Sultan’a o eve kadar götürdüm. Hepimize ikramda bulunup çay içirdiler. Hepimiz çok duygulandık... Şimdi Zambak-Dilset Yayınları’nın bu seneki ‘3. Uluslararası Yabancılar İçin Türkçe Yarışması’ndan dönünce evimde çocuklarıma gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlattım, onlar çok büyük bir heyecan duydular. Şimdi onları alıp Türkiye’ye gideceğim ve İstanbul’u gezdireceğim. Bu arada Eyüp Mezarlığı’nın ötesinde oturan o Domaniçli akrabalarıma uğrayacağım. Çünkü onların oğulları beni ve torunları çocuklarımı çok özlemişler. Hem onlarla hasret gidereceğiz hem de çocuklarıma İstanbul’u ve tarihini tanıtmaya çalışacağım.”

Ben buradan hemşehrilerim Kutlu ailesine teşekkür ve takdirlerimi arz ederim. 35 lisan bilen Belçikalı Türkolog bu profesöre yaptıklarından ve ülkemizin ve dilimizin tanınması, bilinmesi ve sevilmesi adına vesile oldukları güzelliklerden dolayı Ahmet, Mehmet, Hava ve Gönül ismindeki bu insanlara şükranlarımı tekrar ifade etmek isterim. Onur konuğu olarak Zambak-Dilset yarışmasında bulunan Türkçe sevdalısı Prof. Dr. Johan’a “Ali Şir Nevaî Türk Dili Özel Ödülü” de verildi. Ödülünü Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’dan aldı. Fatih Üniversitesi profesörlerinden Cihan Okuyucu ile de çok güzel hatıralarının geçtiğini söyleyen Dr. Johan, Avrupalı insanların, Mevlana ve Yunus Emre gibi Anadolu bilgelerinin görüşlerine çok ihtiyaçları olduğunu, onun için hemen onların sözlerinin bu dillere çevrilmesi gerektiğini belirtiyor...

Türkçenin Dünya Dili Haline Getirilmesi

Soru: “Türkçeyi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz” şeklinde ifade ettiğiniz bir düşünceniz var. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Türkiye’nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın münasebetlerinin olduğu, hattâ onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçenin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da söz konusu. Evet Türkçe, Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki -her ne kadar o dönemde devletin resmî dili olmasa da- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerlerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve 70 yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçenin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.

Diğer taraftan, Batı ile entegrasyonun sağlanması, meselâ teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile çağın bütün vâridâtının benimsenmesi de yine Türkçenin ortak dil olmasına bağlıdır.

Hz. Musa (a.s), Eyke’de Şuayb (a.s) gibi bir söz sultanı ile tanışınca, kendi kendine “Rabbişrahlî sadrî ve yessirlî emrî. Vahlül ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî / Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar.” (Tâhâ,20/25-28) demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz. Musa’nın, mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de, Allah’ın bir lütfu olarak; “Elemneşrah leke sadrak / Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirah,94/1) âyetiyle, mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa (a.s)’nın Rabbinden istediği şey, Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

Yine Efendimiz, “Beyanda sihir vardır” (Buhârî, Tıbb 51; Nikah 47) diyerek, gelecekte her şeyin gücünü, beyandaki edadan alacağını haber vermiştir. Ayrıca, Hz. Adem (a.s)’e ta’lim edilen esmâ, Efendimiz’de tafsil edilmiştir. Efendimiz (s.a.s) ahir zaman peygamberi olduğuna göre, bu da bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet, çağımızda her şey ilme bağlıdır ve artık bizler bir ilim çağı yaşıyoruz. Ancak, bunun insanlığa sunulması meselesine gelince, o, gücünü beyandaki edadan alacaktır.

Günümüzde, koskocaman bir Türk dünyası olarak bütün bu fonksiyonları eda edebilmek için, yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça veya İngilizce ile birşeyler yapma ve hedefe ulaşmamız oldukça zordur.

Bu itibarla, Türkçenin böylesi önem arzetmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Evet, millete mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur. Meselâ, medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda, o dönemde kullanılan dilin, maksadı ifadede -günümüzde olduğu gibi (!)- istidradî birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe ve zenginliğe sahip olduğunu görürüz. O halde, günümüzün gençleri bu dili anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olamaz.

Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkânlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçeye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden isbat-ı vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçenin “dünya dili” haline getirilmesine bağlıdır.

Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi de arzetmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçeye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçeyi seçer ve Sultanu’ş-şuara Bâki’nin şâirâne ifadesini, Şeyh Galib’in mânâdaki derinliğini, Mehmed Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhât!...

Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçeyi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.

***

Şark Üniversitesi

Bediüzzaman’ın İlâhiyat ağırlıklı, fakat müsbet ilimlerin de okutulduğu bir üniversite düşüncesi, o dönem için çok orijinal bir tespittir. Bu üniversitede Arapça farz, Türkçe vacip, Kürtçe de caiz olacaktı. O bu düşüncesini dönemin padişahına arzetmek için İstanbul’a gider. Fakat, padişahın etrafındakilerin engellemelerinden dolayı, padişahla yüz yüze görüşemez. Daha sonra Sultan Reşat bu teklifi kabul eder ve bir miktar da tahsisat ayırır. Ne var ki harbu darpten dolayı bu teşebbüs de yarım kalır ve Bediüzzaman, aynı teklifi Cumhuriyet hükümetine de sunar.. tabii yine netice yoktur.

***

Risâle-i Nur’larda Gramer Kurallarına Uygunluk

Soru: Risâle-i Nur’ların gramer kurallarına uygun olmadığı söyleniyor. Ne dersiniz?

Cevap: Yahya Kemal Türkçeci ve dili en iyi kullananlardan birisidir. Necip Fazıl’ın ifadesine göre dil bir renk zemzemesi halinde onda ifadesini bulmuştur. Ama, Yahya Kemal’in de gramer hataları vardır.

Risâleler açısından meseleyi ele aldığımızda; umumî manadan dil güzel kullanılmıştır. Ama buna çok ciddi bir ehemmiyet verilmemiştir. Arapça olan eserlerinde de böyledir. Aslında dilin kurallarına uymamak da bizim için ayrı bir imtihan noktasıdır.

Meseleyi kelime ve cümleperestler gibi değerlendirmemek gerekir. Bu eserler Kur’ân’ın malıdır, böyle olmasında ayrı bir feyiz ve bereket vardır. Meselâ birisi çıkıp çok şaşaalı ifadelerle birşeyler anlatabilir. Diğer tarafta bir başkasının ihlasla söylediği dört kelimelik bir cümle ondan daha fazla kalplerde hüsn-ü tesir icra eder...

Farz-ı muhal Risâlelerde hiçbir şey olmasa bile yetmiş  yıldır iç ve dıştaki din düşmanlarının onunla uğraşmaları bu eserlere yabancı kalmış, bir türlü ısınamamış bazı kimseleri düşünceye sevketmelidir. Acaba, Türkiye’de başka kesimlerdeki insanların sayısından ve dindar talebelerin çokluğundan ciddi endişe edilmemesine rağmen ışık evlerin en küçüğüne karşı bile çok büyük bir endişe hissedilmesi neyin göstergesidir?

Evet, insan bazen, zatî kıymeti olan bir şeyin kıymetini, o şeyin hasımlarının, düşmanlık ve hassasiyetinden de anlayabilir.

***

Kalem Erbabı

Elmalılı Hamdi Yazır, Kâmil Miras, Ahmed Naim, Mehmed Zihni, Namık Kemal ve A. Cevdet Paşa gibi alim ve düşünürler, Türkçe’yi çok güzel kullanırlar. Fakat içlerinde en iyileri, Ahmed Cevdet Paşa’dır.

Namık Kemal’in nesirleri de güzeldir; fakat manzumelerinde öylesine âteşîn mısralar vardır ki, şiirleri içinde bunlar kendilerini âdetâ inci, mercan gibi hissettirir.

Mustafa Sabri Efendi mübarek bir insan olmakla beraber, çok münekkiddir -iyi ki bu asırda yaşamış-. Eğer Asr-ı Saadette yaşasaydı, ihtimal bazı sahabeyi de tenkîd edebilirdi... Onun, bu tenkid ruhundan dolayı Zahid-i Kevseri ile araları açılmıştır.

Filibeli’nin muhakeme ve ifadeleri çok güçlüdür. M. Ali Ayni de öyledir. M. Ali Ayni, Tevfik Fikret’i çok tenkid etmiştir.

Bütün bunların yanı sıra Şemseddin Günaltay’ı da kulak ardı etmemek gerekir. Ayrıca, Elmalılı’nın Metalib ve Mezahib isimli tercüme eserinin başına kendi elyazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. O’nu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder.

***

Dil Açısından

Zemahşerî, Kadı Beydavî, Ebu’s-Suûd güçlü birer edip. İbn-i Kesîr’in dili çok güzel. Seyyid Kutub üstün bir edip sayılır. Hamdi Yazır’ın dili ise şahanedir.

***

Ufuk turundan;

Fakat bizim de, Batı kaynaklı eserleri çevirirken karşılayamadığımız şeyler yok mu?

-Vakıa, biz bir lisan kahtı yaşadık ama. Dilimiz katledildi. Benim dilimiz deyip ele aldığım şey atalarımızdan kalan, bir yönüyle dinimizin dilimize ve kültürümüze kazandırdığı zenginliklerdir. Hele tasavvuftaki enginliği, engin bir beyanla ele aldığınızda, ciddi bir aşmışlık ifade ediyor durumumuz. Ve zannediyorum onlar gölgede kalıyorlar. Bu yönde başkalarının bize birşeyler vermesi mümkün değil. Biz bir doymuşluk içindeyiz. Dolayısıyla bize düşecek her damla, bardaktan taşacaktır... Fakat unutmamaları lazım, biz taşa taşa etrafımıza değişik şeyler taşıracağız. Bunu bir espri olarak alabilirsiniz ama ben bunun gerçek olduğuna inanıyorum. Bizimle aynı memeden süt emmeyenler, varsın bunu rüya ve hülya zannetsinler. Ben biliyorum ki eldeki mevcut dinamiklerle, Allah bu rüyayı gerçekleştirecektir. Bu açıdan benim Batı'ya karşı hiç bir endişem yok... Sorunuzun ikinci kısmında temas ettiğiniz mesele asıl çok önemlidir. Tespitiniz çok doğru. Bir millet olarak, hayatı bütün üniteleri ile gözden geçirmek zorundayız. Kendimiz diyebileceğimiz, hayati müesseeleri, ihya etmeliyiz ki, temsil edilen bu süreç, ikinci fasılda, sağlam adımlarla yol alsın ve bir başka fasla sıçrayabilsin.

Bu avantaj, o ülkelerin değişik şekillerde korunmasını da sağlamıyor mu?

İnsanımız, devlet planında olmasa bile, vakıflar, dernekler, şirketler yoluyla oraya girerek, elbette o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da, "Seddi Zülkarneyn" gibi bir set teşkil ediyor. Dolayısıyla o ülkeler bakir kalıyor. Eğer yeni bir fikir aşılama meselesi olacaksa, onlara bize eskiden emanet ettikleri, az-buçuk değişmiş kendi düşünce sistemlerini götüreceğiz. Biz bunu sizden almış, öğrenmiştik. Medyuniyet hisleri altındaydık. Bu vefa borcunu ödemek için, bir dönem siz Anadolu yamaçlarında işgale uğradınız, biz bunu çimlendirdik, yeniden size...

Hocaefendinin ses tonu giderek değişiyor, gözleri tülleniyor ve birden hıçkırıklara boğuluyor...

...vefa borcunu ödemek için geri veriyoruz... Yaklaşımın esprisi bu... Zannediyorum onlar da gelip okul açmaları, Türk dilini, İstiklal Marşı'nı İstanbul aksanıyla öğrenmeleri, bağırlarına basıyor, 'Sizleri her şeyinizle kabul ediyoruz' diyorlar ve tepki göstermiyorlar. Dilerim değişik yerlerden ifsadat olmasın, bu vetire yaşansın, bu gelişmeler devam etsin. Asya ile bütünleşmek büyüme yoludur. Bu büyüme yolundaki seyr–i ruhaniyle maddesini devam ettirsin. O köprüyü geçsin, Uzakdoğu’ya, Pasifik’e sarksın. İnsanlığa vaadettiği şeyleri bihakkın yerine getirsin. Türk Müslümanlığı'nın şartlarımız içinde, cihana yeni bir ses ve soluk olacağı kanaatini taşıyorum. Arkadaşların iyi temsil etmesine vabeste inşaallah.

***

“Hay Allah afvedesi Nebî, doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe, 9/43) meâliyle verdiğimiz âyetteki   cümlesi ki “Allah seni affetsin” şeklinde verilen bir karşılıkla bakıldığı zaman, işlenmiş bir günah hissini verebilir ki, bu meal oldukça kaba ve bir o kadar da dikkatsizcedir. Bu cümleyi kanaatimizce “Affolası”, “Affa mazhar olası” veya âyetin mealinde söylediğimiz gibi: “Hay Allah afvedesi” şeklinde Türkçe’ye çevirmek, Efendimiz’e karşı âyette dikkat olunan incelik ve nezâkete daha uygundur.

***

Sohbet’ten:                 Düşünce ve İfade Üzerine7-11-1995

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal, eserlerini zevkle okuduğum kişilerdir. Bunlar, kendi devirleri itibariyle küçültülmüş, ufalanmış bir Türkiye'yi kat'iyen hazmedememişlerdir. Bu itibarla da hep teselli arayışı içinde geçmişe sığınmış, eserlerinde her zaman geçmişe olan özlemlerini dile getirmiş ve halihazırdaki kaoslar hayâl dünyalarında genişleterek rahatlamaya çalışmışlardır. "Beş Şehir" ve "Bursa'da Zaman"a bakıldığında, bu ruh haletinin hakim olduğu görülür.

İnsanlar, hiçbir zaman içinde bulundukları zamandan hoşnut olmamışlardır. Bazıları geçmişe, bazıları da geleceğe kaçmış ve böylece kendilerini ve hayal dünyalarını tatmin yollarını araştırmışlardır. Materyalist ve pozitivistler, geleceği düşünüp geleceğin pembe dünyalarının hayâliyle, hâli değerlerdirmeye çalışırken, biraz inancı olanlarda, hâli geçmişin sağlam temelleri üzerine  bina ederek ümitle azmin verdiği enerji ve kuvvetle geleceğin hülyalı maviliğine doğru koşmuşlardır. İşin en realistçesi ve dengeli olanı da bu olsa gerek. Zira biz, ne geçmişten, ne de gelecekten kopuk tek taraflı bir dünya kuramayız. Gelecek çok önemlidir ve onun bu öneme binaen, hâlin değerlendirilmesi de ayrı bir önem kazanır. Fakat geçmişi  olmayan milletler için bunların ikisinin de önemi kalmaz, hatta söner-gider.

Zamanın bereketsizleşmesi bir ma’nada duygu, düşünce ve ideallerde bereketin kapısını aralamaktadır. Çünkü insanlar, zamanın sıkıştırması ve darlığı nisbetinde, düşünce ızdırabı çekmekte ve kendilerini zorlamaktadırlar. Bu zorlama ve ideallerdeki  şeyleri gerçekleştirme adına çekilen bu ızdıraplar, yerinde bir ihtiyaç duası haline gelmekte ve bu zaruretin verdiği ruh haleti, değişik ifade şekillerine vesile olmaktadır. İfadelerdeki bu değişiklik ve renklilik ise edebiyatımız adına ciddi bir zenginliğe vesile olmaktadır. Bu zenginlikten sonra bir baygınlaşma dönemi başlamakta ve  insanlar yeniden kendilerini rehavete salmaktadırlar. Bu rehavet dönemi, kırk-elli sene hatta Osmanlı'da olduğu gibi daha  fazla sürebilmektedir. İnsanların, zamanın boşluklarına ve eriticiliğine karşı koyup, fikrî büzüşmeye maruz kalmamaları için; ruh, beyin ve kabiliyet güçlerinin tamamını o düşünce aralığında  sabit tutmaları ve kendilerini rehavete salmamaları hayatî önem arzetmektedir.

Bir diğer önemli husus da, insanın durup dururken düşünce insanı olamayacağıdır. Düşüncede belli bir seviyeye gelebilmek için, ülke ve milletin problemleri üzerinde sürekli düşünülmesi gerekir ki, bu da bir bakıma o işin fiilî duası demektir. Bundan sonra herkes, istidadının açık olması ölçüsünde, Cenab-ı Hakk ona, değişik problemleri çözme, insanların onun fikirlerinden istifadesi ve onun vesilesiyle, insanlara yol gösterme gibi lütuflarda bulunabilir. İnsanlar, değişik kaynaklardan istifade ederek, çok enfes ve enterasan düşünceler ortaya koysalar bile; düşünce üretmekten uzak tipler, kendilerinden daha çok, başkalarının  düşüncelerini naklederler. Herkesin ulaşamadığı, kendilerine orijinal gelen fikirlerin nakilciliğini yapan bu insanlar,  belki takma kanaat kullanarak belirli bir dönem uçabilirler. Ancak bir gün mutlaka külah düşer, kel de meydana çıkar. O bakımdan, okuma ciddi bir disiplin işidir ve herkes okurken kendi düşüncesini yakalamaya ve kendi düşünce yapısını kurmaya çalışmalıdır.

***

Dil Üzerine

Dil, Rahmet-i Sonsuz'un insanlara lütfettiği en büyük armağanlardan biridir. İnsan, onunla insanlığını şakır, onunla ilimlere doğru açılır ve onunla gelecek nesiller arasında yaşar... Bilmem ki, onu bozup kuş diline çevirenler, işledikleri hıyânetin büyüklüğünün farkında mıdırlar ?

***

Edebiyat

Edebiyat, bir milletin rûhî yapısı, düşünce dünyası ve irfan hayatının beliğ bir lisânıdır. Aynı rûhî yapı, aynı düşünce sistemi ve aynı irfan hayatını paylaşmayan fertler, aynı milletden olsalar dahi birbirlerini anlamaları mümkün olmayacaktır.

Söz, fikirlerin bir dimağdan diğer dimağa, bir rûhdan diğer rûha intikalin de en önemli vasıtalardandır. Bu vasıtayı başarı ile kullanabilenler, çok kısa zamanda rûhlara mayaladıkları düşüncelere yığın yığın temsilciler bulur ve fikirleriyle ölümsüzlüğe ererler. Bu imkâna sahib olamayanlar ise, bütün bir hayat boyu çektikleri fikir sancılarıyla beraber iz bırakmadan ölür giderler.

Her edebiyat türü, kullandığı malzemenin farklılığı ve maksadı edâ şeklindeki hususiyetleriyle, başlıbaşına bir anlatma yolu ve o nev’e mahsus bir dildir. Bu dilden herkes birşeyler anlasa bile, o dili hakîkî manasıyla kullanan ve onunla konuşan sadece şâir ve ediblerdir.

Altın ve gümüşü sarraflar anladıkları gibi, söz cevherini de ancak söz sarrafları anlar. Yere düşmüş bir çiçeği, hayvan ağzına alır çiğner, kadirnâşinaslar ona basar geçer, insan olan insanlar da koklar ve göğüslerine takarlar.

Yüksek düşünce ve yüksek mefhumlar mutlaka, zihinlere nüfûz edecek, gönüllerde heyecan uyaracak ve ruhlarda kabul görecek âlî bir üslûpla anlatılmalıdır. Yoksa bir kısım lâfızperestler, mananın sırtındaki yırtık ve perişan urbaya bakarak içindeki cevherlere talip olmayabilirler.

Edebiyat olmasaydı, ne hikmet o debdebeli yerini alabilir, ne felsefe gelip bu günlere ulaşabilir, ne de hitâbet kendinden bekleneni verebilirdi. Ne var ki, hikmet, felsefe, hitâbet de kendi sahalarıyla alâkalı zengin ma’-lûmatı, bitmeyen bir sermaye olarak edebiyatın önüne sermiş ve ona ölümsüzlük kazandırmışlardır.

Edibler ve şâirler, iç ve dış dünyalar “enfüs ve afâk” da görüp hissetikleri güzellikleri seslendiren birer neyzene benzerler. Duygular yoluyla gelip onların ruhlarını saran alevlerden habersiz kimselerin, ney’i de ney’den yükselen feryâdı da anlamalarına imkân yoktur.

Kaynağı duru ve sâfî olduktan sonra, her sanat dalı, her sanat eseri ayrı ayrı iklimlerin ayrı ayrı güzelliklerini ve o iklime ait çiçek ve meyveleri, onlardaki tad ve kokuları ifâde etmeleri bakımından hemen hepsi de güzel, sevimli ve yerindedirler.

Edebiyat vak’ası da tıpkı diğer sanat çeşitleri gibi, sezi-eşya ile bütünleşme, hedef-zaman üstü olma hâl, keyfiyet veya buudlarıyla ölümsüzlüğe ulaşır. Bunun için de, her sanatkârın, bütün görülüp sezilenleri aşarak gönlünü ötelerden gelen esintilere hazırlayıp açmasında zarûret vardır.

Maksatları ifâdede kullanılacak manzum ve mensûr her söz, düşünce pırlantasına mahfaza olmalı; onun yerine geçmemeli ve ona gölge etmemelidir. Bu mahfaza zebercedden de olsa, muhtevâ, maksat ve hedefi gölgelediği ölçüde söz, tesir ve ihsas gücünü kaybeder ve böyle bir sözün uzun ömürlü olmasına da imkân yoktur.

Lisân, bir düşünce ve bir anlayışı ifâde vasıtası olmanın yanında, san’-at, güzellik, edeb mevzûlarıyla da sımsıkı alâkalıdır ve herhalde edebiyat da onun bu yanının ifâdesidir.

Edebiyatda esas unsur manadır. Bu itibarla da söylenen sözlerin kısa, fakat zengin ve dolgun olmaları önemlidir. Bu hususu bazı kimseler, eskilerin beyân ve bedîi mevzûlarında ele aldıkları, teşbih, istiâre, kinâye, telmih, cinas, iade gibi söz ve mana sanatlarıyla anlatmak istemişseler de; bence, en derin söz, ilhâmla coşan heyecanlı ruhlarda, varlığı sarıp sarmalayıp gönlüne yerleştirmesini bilen engin hayâllerde, dünya ve ukbayı bir hakîkatın iki yüzü gibi birarada mütâlâa etmeye muvaffak olmuş, inançlı ve terkipci dimağlarda aranmalıdır.

Yeryüzünde ayrı ayrı medeniyet ve kültürlerin bulunması gibi, ayrı ayrı edebiyat türlerinin bulunması da tabiîdir. Ne var ki o, rûhundaki edeb, güzellik sevgisi, tabiat kitabına ait çizgi ve nağmelerle, çok yüzlülüğü içinde yine de bir vâhid ve âlemşumûldür.

Değişik bir kültür ve medeniyet meşcereliğinde gelişip olgunlaşan divan edebiyatı, bir kısım kimseler tarafından, ağır, ağdalı ve manasız görülüyorsa, böyle bir anlayışın sebeb-lerini başka yerlerde aramak gerektir. Rica ederim, Kitap ve Sünnet’in semâvî tayfları altında, ötelerden gelen bir nûru sonsuza kadar taşımaya azmetmiş kahramanların heyecanlı sînelerinde ve cihanları yeniden şekillendirme düşüncesiyle şahlanmış yük-sek ruhlarda mayalanan bir edebiyatı, ölü bir dönemin cansız cenazelerinin anlamasına imkân var mıdır..!

Her gerçek önce, insan rûhunda bir öz halinde belirir; sonra hissedilir; sonra da sözle, kalemle, çekiçle canlandırılır, kiristalleştirilir ve nokta nokta, çizgi çizgi sanat eserinin çehresinde ifâde edilmeye çalışılır. Böyle bir eserin, zaman ve mekân üstü buudlara ulaşması ise tamamen inanç ve aşkın dereceleriyle alâkalıdır.

Bazan aynı yöre ve aynı ülkenin insanları arasında dahi edebî boşalma ve edebî gerilim başka başka olabilir. Dış yüzle alâkalı bu farklılık, tamamen eşya ve hadiselere bakış açısı, inanç ve diğer değerleri kabul edip etmemeden kaynaklanmaktadır. Dağın doruğundakine göre derenin dibindekine aid nağmeler manasız birer mırıltı, derenin dibindekine göre de zirvedekine aid olanlar...

İyi bir sanat eseri, onu meydana getiren unsurların mükemmeliyetiyle, unsurların mükemmeliyeti de onları teşkil eden cüzî fertlerin mükemmeliyetiyle yakından alâkalıdır. Özün sağlam olmadığı bir yerde temiz bir duygu, temiz bir duygunun bulunmadığı bir yerde de hep canlı kalabilecek “kor” gibi eserlerin ve alevden ifâdelerin meydana getirilmesi imkânsızdır.

Her sanatkâr gibi edebiyatçı da, kâinat gerçeğindeki renk, şekil ve çizgilerde hep kendine ait birşeyler aramakdadır. O, aradığını bulup ifâde edebildiği gün kalemini kırar, fırçasını atar, hayret ve hayranlık içinde kendinden geçer. Bu itibarladır ki, en büyük Sanatkârlar, Hakk’ın âzâd kabul etmez, mütefekkir ve duyarak yaşayan kulları arasında aranmalıdır.

5 Kıtada 40 Bin Öğrenciye Türkçe Eğitim

Fethullah Gülen'in arkadaşları tarafından dünyanın dört bir köşesinde açılmış bulunan üniversite, kolej, lise ve çeşitli kurslarda okutulan Türkiye Türkçesi kitapları da Anavatan'da özel olarak hazırlanıp, yurtdışındaki okullara sevk ediliyor.

Gülen okullarında eğitim gören 40 bin öğrencinin kısa sürede çok güzel Türkiye Türkçesi konuşur hâle gelmesi aileleri de etkiliyor, onlar da çocukları gibi Türkçe'ye merak sarıyor. Eski Demirperde ülkelerinde bu amaçla yetişkinler için Türkçe kursları açılmış bulunuyor. Türk Cumhuriyetleri'nde görev yapan okulların genel müdürleri bu konuda şunları söylüyor:

Gülen, Türkçe'yi Dünya Dili Yapmak İstiyor

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin üç sacayağı  üstüne oturttuğu anlayışı, yaşamın "ekonomik, kültürel ve ruhsal" boyutunu kavrıyor. Din, ekonomi ve eğitim sacayağı yaşama bakışındaki diriliğin ana dinamikleri. Bilgi yaşama geçirilmedikçe değerli değil onun için. Para kazanmanın yolları öğrenilmedikçe ve kazanılan bu para ülke  yararına harcanmadıkça, para hırsın  ta kendisi. Hafıza hamallığına yarayan ezbercilik yerine metodoloji ve sistem olmadan, eğitimin yararına inanmıyor.

"Türkçe'yi gelecekte dünya dili haline getirmek zorundayız" diyor. İnsanları sorunlarını çözmeleri, plan program üretmeleri, kazanmaları, bilgilerini hayata geçirmeleri için hareketlendiriyor.

Eğitimin amacı sadece öğretim değil; aynı zamanda manevî ve her türlü değerlerine sahip sosyal varlık olarak insanın inşasını öneriyor. Nevval Sevindi

Bir Dünya Dili

Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkanlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe’ye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini Bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden ispat-i vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçe’nin "dünya dili" haline getirilmesine bağlıdır.

Son olarak subjektif bir değerlendirmemi de arz etmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçe’ye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Mesela bana Arapça -ki Kur'an dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de ayni ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanu'ş- Şuara Baki'nin şairane ifadesini, Şeyh Galibin manadaki derinliğini, M. Akif'in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhat!...

Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçe’yi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.

Yeni Oluşumda Türkçe ve Onun Temsili

Türkiye’nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya' da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçe’nin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakin münasebetlerinin olduğu, hatta onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçe’nin dokuz asırdan beri bir arada yasamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da sözkonusu. Evet Türkçe, Selcuklulardan beri bu topraklar üzerindeki -her ne kadar o donemde devletin resmi dili olmasa da- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya'daki milletlerle aramızdaki ortak değerlerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve 70 yıl suren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçe’nin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.

Diğer taraftan, Bati ile entegrasyonun sağlanması, mesela teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile cagin Bütün varidatının benimsenmesi de yine Türkçe’nin ortak dil olmasına bağlıdır.

Türkçenin Dünya Dili Oluşunda Türk Devlet Adamları Şair Mutasavvıf ve Yabancı Bilim Adamlarının Düşünceleri Üzerine

Yahya Kemal‟ in, “Anamın ak sütü kadar saf ve temiz olan Türkçem2 dediği Türkçeyibaşlangıçtan günümüze değin Ses bayrağımız olarak yaşatan, onu, „Anadil- resmî dil-devlet dili-bilim dili‟ hâline getiren, onu kurumsallaştıran ve onu devlet güvencesi altına alan, herkesin Türkçe Öğrenmelerini, Türkçe konuşmalarını, Türkçe eser yazmalarını sağlayan ve bizzat kendileri de Türkçe eserler yazan büyük Devlet ricali ve onu oluşturan Türk millet ‟ dir.

Tarihi veriler içinde bizim ilk yazılı dil yâdigârımız olan Orhun âbideleri; VIII. asrın ilk yarısında Göktürkler‟ in devlet kurduğu Ortaasya‟nın doğusunda bir Bilim Merkezi‟ olmuştur. Bu Orhun âbideleri de, yalnızca Türk varlığını kanıtlayan ilk yazılı belgeler olmayıp, aynı zamanda Türkçenin3; tarihi, sosyal, politik, kültürel, felsefî, dinî-tasavvufi, edebî, millî ..vb özelliklerini ortaya koyan BİLİM DİLİ‟ nin de ilk yazılı âbidesi olmuştur.

Bilindiği gibi, sekizinci asırdan   günümüze değin Türkistan yöresinde Türkçe resmi dil

olur. Taşkent, Semerkand, Buhara, Hive, Herat, Fergana, Merv ve Beykent gibi BİLİM VE KÜLTÜR MERKEZLERİNDE; Tarih, dil, tasavvuf kültür, felsefe, edebiyât, tefsir,hadis, musiki, matematik, Astronomi, Tıp, hukuk, ekonomi dallarında en yüksek derecede dersler verilir, öğrenci yetiştirilir, Türk-İslam âlimleri yetiştirilir, eserler verilir ve bunların eserleri de Avrupa dillerine tercüme edilerek, Türk dünyası şöhret olurlar. Türkçe de Dünya dili Türkçe olarak kendini kabul ettirir. Özellikle bu dönem âlimlerinden İsmâil Cevheri;

Kanat yaparak uçma denemesi yapan ve yaralanarak ölen ilk Türk âlimidir.4

İlk yadigar eserlerimizden olan Kaşgarlı Maghmud‟un Divan-ı Lügati‟t-Türk‟ünde Türkün, Türk milleti‟nin ve Türk Dili‟nin yüceliği anlatılırken, bu milletin adını da Tanrı‟nın verdiği belirtilir ve Hz. Muhammed‟in Türkler ve Türkçe hakkındaki;

Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır‟5 Hadisi hatırlatılır.6

Dedem Korkut, Ahmed Yesevi, Süleyman Hakim Ata7Ali şir Nevâi, Mahdumkulu, Bahtiyar Vahabzâde gibi âlimler, mutasavvıflar; bu „Dünya Dili Ses Bayrağım Türkçenin güzelliğini, Türkçenin kolay öğrenilişini, Türkçenin başka dillerden üstünlüğünü, Türkçenin Cennet‟in uçsuz bucaksız gül bahçelerindeki gül kokusu olduğunu, Türkçenin o Cennet bahçelerinde bulunan en güzel hazineler kadar kıymetli olduğunu vurgulamaktadırlar.

26 Ağustos 1071‟de büyük Kumandan Alparslan‟ın zaferi ile, Anadolu‟nun asıl sahiplerine geçmesi sonucunda Anadolu‟da da; Türkçe Bilim-Kültür Merkezleri‟ kuruldu. Buralarda bir yandan Türkçenin öğretimi, diğer yandan yine Orta Asya‟da olduğu gibi; „Tarih, dil, tasavvuf kültür, felsefe, edebiyat, tefsir, hadis, musiki, matematik, Astronomi, Tıp, hukuk, ekonomi..‟ dallarında bilim adamı yetiştirip, eserler verilmeğe, diğer dillerden de tercümeler yapılmağa başlandı. Bu cümleden olarak 1220‟li yıllarda Kırşehir‟de Caca Bey Medresesi ve Rasathanesi kuruldu. Burada özellikle de Astronomi alanında verimli büyük çapta çalışmalar Avrupa‟ya da örnek oldu. Ayrıca Sosyal bilimler alanında da pek çok Türkçe eserler yazıldı. Böylece Anadolu‟da oluşan Oğuzcanın, edebî yazı dili durumuna gelebilmesinde, birbiri ardınca sürekli olarak doğudan gelen Türklerle, doğu Türkçesi geleneğinin buluşması, Anadolu‟da yetişen şairler ve yazarlarla da Anadolu Türkçesi Geleneği‟ daha güçlü bir şekilde oluştu.

Böylece XIII. Asırdan itibaren Anadolu sahasında da Türkçe‟yi koruyan ve Türkçeye hizmet eden Bilim ve Kültür Merkezleri‟ açan pek çok devlet adamlarımız, şâir ve yazarlarımız oluştu. Bunlardan Karamanlı şemseddin Mehmet Bey XIII. asırda Anadolu‟da bir “dil inkılâbı” başlatır. Bu öze dönüş ”le bizzat devlet, kendi ana ve resmi dili olan Türkçesine sahip çıktı ve onu olanca gücüyle de geliştirdi.

Türkçenin Resmi dil oluşunda tarihimizde üç büyük karar vardır. Bunlar da;

a. Birinci olarak Anadolu‟ya dalgalar hâlinde yeni gelen göçebe Türkmenler, Türkmen beyleri

ve bunlardan Karamanoğlu Mehmet Bey, 15 Mayıs 1277‟de Konya‟yı aldığı zaman; Türkçe ‟yi;

“Bu günden sonra, divan ü dergâh ü bârgâhda, meclisde ve meydanda Türkçe ‟den gayri   dil kullanılmayacaktır.. ” fermanını ile devlet dili-bilim dili haline ilk önce getiriverdi. 1

Ancak bazılarının iddia ettiği gibi Türkçene Selçuklu Devleti, ne de Osmanlı Devleti dönemlerinde hiçbir suretle Arapça ve Farscanın esiri olmamıştır. Kelime almış, fakat taviz vermemiştir. Halbuki bugün günümüzde ise; İlk-orta ve Yükseköğretim kurumlarımızın resmi ve özellerinde âdeta yarış halinde bir İngilizce eğitim-öğretim yapılarak yabancılaşma ve yabancılaştırma süreci başlamış ve yarış halinde devam ediyor. Yani günümüzde İngilizce bilirsen Profesör de olursun, her şey olursun. O halde geçmişimize büftan da bulunmayalım.

Beylikler döneminde özellikle „Fâtiha, Mülk, Tebâreke ve İhlâs..vb gibi surelerin çevirileri yapılmıştır. Pratik hayatla ilgili olarak yazılan tıbba ait eserler, hayvan sağlığı ve bakımı ile ilgili baytar-nameler, avcılıkla ilgili bâz-nâme, rüya tabirleri, kıymetli taşlarla ilgili eserler yazılmış ve çevrilmiştir. Bütün bu eserlerin dili Türkçe‟dir. Bu eserler Türkçe‟yi geliştirmiş ve zenginleştirmiştir.

b. İkinci olarak da Sultan Abdülhmâd‟ in Kanûn-i Esâsî” [23 Aralık 1876]nin 18.
Maddesinde:

“Teba-i Osmaniye ‟nin hidemâti devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçe‟yi bilmeleri şarttır”2kanuni zorunluluğu getirirken Osmanlı devleti ‟nde resmi dil‟in Türkçe olduğunu bildirir ve bir yandan da „ Latin harflerinin resmen kabulü‟3nü ister, fakat o dönemdeki 1878 Osmanlı-Rus ve1912 Balkan Savaşları bu kararları engeller.

c. Ücüncü olarak da, Mustafa Kemâl Atatürk‟in 1923 Anayasasındaki Türkiye Cumhuriyeti‟nin Resmi Dili Türkçe‟dir‟ hükmü ve 3 Kasım 1927‟deki „Yeni Harflerin kabulü hükümleri bu güzelliklerin ve gerçek devlet adamlarının şuurlarının simgeleridir.

Muhterem Bilim adamları,

Sizleri tekrar biraz tarihin içine ve gerilere doğru götürmek istiyorum. Zira oralarda da „Türkçe‟nin resmi dil oluşu, hemen hemen bütün devlet ricalinin Türkçe eserler yazdığını, kendilerine Türkçe eserler ithaf edildiğini ve bu zevatın her mekan ve zamanda Türkçe‟nin önemini vurguladıkları cümlelerden, mısralardan bir kaçını vermeye çalışacağım.

Bilindiği gibi bu tarihi şahsiyetlerden Germiyân Beylerinden Süleymân şâh ve oğlu II. Yâkub Bey zamanlarında; ilim adamları ve sanatkârlar korunmakta, Türkçe ilmî eserler yazılmakta, Türkçe‟ye tercümeler yapılmakta, şeyhoğlu Sadruddin Mustafa, Kenzü‟l-Küberâ‟sında;

İlim Türk‟dür dil‟üm Türk ‟dür didüm

Eğerçi Tat dil‟üm Türk‟dür didüm

derken mensubu bulunduğu milletinin Türk ve dili‟nin de Türkçe olduğunu;1 söylemektedir.

Yine Mısır Hükümdarı Sultan Bakuk, Erzurumlu Kadı Darîri ye Siyretü‟n-Nebî‟yi Türkçe olarak yazmasını emrederken, O‟nun da „Siyretü‟n-Nebi ‟ yi „Türkçe‟ olarak yazışı ve;

Söylemişdür Darir Türkî dilin

Sec ‟ini şi ‟rine şi ‟ar itmiş

Resul ‟ı sevdügi gayet de siresin anun

Buyurdı Gözsüz‟e kim Türkî dilce söyle sen

beyitlerinde ifade ettiği şekliyle Türkçe söylemesi, Türkçe yazması ile onun seciyesini ortaya koymaktadır.2

Mutasvvıflardan     Yunus‟ un Türkçe‟yi sanatkarane bir üslûpla en üstün bir şekilde kullanması ;

Kaygusuz Abdalın,

Ya Cibril git Âdem ‟e Türki dilince söyle

Duru gelsin Cennetin terkin ursun

derken Tanrı‟yı, Cebr‟ail‟i ve ilk insan Hz. Âdem‟i Türkçe konuşturması ve kendisinin de eserlerinde,

ben Türkiceden başka  dil bilmezem, biz dillerden Türk dilün bilirüz‟ demesi 3dünyanın hiçbir şairinde ve yazarında görülen bir olay değilken;

Yazıcızâde Mehmed Efendi‟nin

Eger Türkî dili‟nce varsa divân Hatipoğlu‟nun;

Türk dili‟nden ben bu sözi söyledümÂşıkpaşa‟nın

Türk dili‟ne kimsene bakmaz-ıdı

Türkler‟e hergiz gönül akmaz-ıdı .Gülşehrî‟nin:

Türk dilince dahı tâzıdan latif.6

beyitleri o dönemin Türkçeye verdiği önemi vurgulamaktadır.

Osmanlı Beyliğinde Orhan Gâzi‟nin mülk-nâme‟si, Fâtih   Sultan   Mehmed‟in   Avnî

mahlası ile yazdığı Divân'ı; Sultan Bâyezid‟in Adlî mahlası ile yazdığı Divân‟ı, Kanuni Sultan Süleyman‟ın; „kızılelma‟ya sahip olabilmek için gece gündüz durmadan seferler yaptığı dönemlerde bile bir yandan ilim meclisleri kurdurması, diğer yandan da ilim adamlarını bizzat koruması, kollaması ve sonunda da „Muhibbî‟ mahlası ile „aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür‟ü işleyen bir Türkçe Divan yazması;

II. Murad Han‟ın, “Gönüller ancak açık Türkçe‟den haz zalır. ” ifadesiyle gerek tercüme ve gerekse telif yoluyla birçok Türkçe eser yazdırması;.7

Muiniddin Mustafanın, Türkçe yazdığı Mesnevi-i Muradiyye‟sini   II. Murad Han‟a ithaf ederken

Kavmine kendi lisaniyle nüzûl

Eyledi küllî nebî vü hem resûl

Biz de Türkî dil ile şerh eyledük

Kavmümüze dil ‟leriyle söyledük

beyitlerinde Muiniddinin Türkçenin şuuruna varmış bir şâir olduğu, Türkçenin hiçbir dile üstünlük tanınamayacağını, aslında bunların hepsinin Hakk‟ı anlatmada eşitlik fikrine yer verdiğini görmekteyiz.1

Sultan Abdülhmâd‟in Türkçeciliğinde bir yandan „Latin harflerinin resmen kabulü‟2 konusu, diğer yandan da Kanûn-i Esâsî” [23 Aralık 1876]nin 18. Maddesini bizzat koyması, O‟nun Türkçe‟ye verdiği değeri gerçekten ortaya koymaktadır.

Nitekim Mustafa Kemal Atatürk de, 12 Kasım 1924de „Türkiyât Enstitüsü‟nü, 1926da Konya‟da orta Muallim Mektebi‟nin Türkçe Bölümünü kurması, 1928‟de yeni harflere geçmesi, 1932‟de Türk Dil Kurumunu, 1934‟de de Türk Tarih Kurumu‟nu kurarak bunların yaşaması için de Türkiye İş Bankası‟ndan belirli bir hisseyi bağlaması onun „ Türkçe‟ye yasal olarak ne kadar önem verdiğinin de bir göstergesidir.

Yine o büyük Devlet adamı, Milli birlik ve beraberlik3 konusunda da;

“Türkiye Cumhuriyeti ‟ni kuran Türk halkı, Türk milletidir. Türk milleti demek; “Türk dili” demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını, an‟anelerini, hatıralarını, menfeatlerini kısacası bugünkü kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir4 Türk dilidillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

Türk dili, zengin ve geniş bir dil‟dir; her mefhumun ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti‟ni ve Türk dili‟ni, medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. ”5

Türk milletindenim diyen insan her kişi, her şeyden önce “Türkçe konuşmalı”dır. Türkçe konuşmayan bir insan; Türk kültürüne, Türk milletine bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” Türk milleti‟nin en bariz vasıflarından biri de Türkçe-dil‟dir.

Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır6” derken Atatürk, Türk dili nin diğer dünya diller arasındaki önemini, Türkçe konuşmayanın Türklüğe bağlı olamayacağını da ifade ediyordu. 7

Süleyman Demirel de;

„Türkçe, bir ulu çınar olan büyük Türk Milletinin dilidir. Anlayış ve bilgiye tercüman olan dil TÜRKÇEdir; insanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. Büyük Türk dünyasının gerçek atayurdu büyük Türk dilidir, Türkçe‟dir. Bu dilin hangi lehçeyle olursa olsun konuşulduğu her yerde bir Türk, kendini evinde hisseder, saadet bulur.

Türkçe,bilim dilidir, Türkçe, edebiyat dilidir, Türkçe, şiir dilidir. Türkçe, müzik gibidir. Her lehçesiyle güzeldir. Her lehçesinin ayrı güzelliği, ayrı rengi, ayrı şekli vardır. şairler, edipler, yazarlar, Türkçe denen bu sihirli dilin kullanılması suretiyle benim insanımı, doğamı, milletimi,

velhasıl her şeyimi bugünden yarına taşımışlardır.

Türk milleti ve Türk dili dünya üzerinde ebed-müdded varolacaktır.” demektedir.

Yabancı Türkologlardan; Jean Deny: “İnsan bu Türkçenin yüce bir bilim akademisinin dilindeki müzakerelerinden çıkmış olduğu zannına düşebilir. Halbuki Türkçe, Türkistan bozkırları ortasında, kendi başına kalmış insan zekasının sadece kendi yaradılışından ayrılmaz kanunlarla yaratıldığını, hiçbir bilginler kurulunun yaratmadığı düşünülemez. ”

Max  Müler: “Türkçe  insan aklının  üstün kudretini  ürünüdür.   Türkçe kadar kolay anlaşılan, insana her okuyuşunda zevk verici pek az dil vardır. ”

Moliere: “Türkçe, az söz ile çok anlam ifade eden, hayran olunacak mükemmel bir yapıya sahip dildir.”

Hocam Ord. Prof. Dr. Herbert W. Duda da1 “ Türkçe; bütün düşünce ve hisleri en mükemmel bir şekilde ifade eden, o kadar zengin bir söz varlığına sahiptir ki, herkes bu dile hayranlıkla bakmakta ve onu en şanslı bir bilim dili olarak kabul etmektedir. ”

Yine Hocam Herbert Jansky: “Türk dili  Söz varlığı‟ itibariyle son derece zengin ve kolay anlaşılan, kolay öğrenilebilen bir bilim dilidir. ”

Paul Roux: “Türkçe akıl ve düşünce dolu, matematiksel bir dildir”

Sözlerimi Türkçe‟yi, devletimin ve milletimin anasının ak sütü kadar berrak olarak kullanmaları ve yaşatmaları dileğimle, Oğuz Kağan‟ın;

„Tanrım!

„Türkçe konuşulan, Türklere yurtluk yapmış ve yapacak olan bütün coğrafyaları Kıyamete dek, Türkün hükmü altında bırak ve onları ebediyen dilleri, gelenekleri, bayrakları ve vatanları ile beraber koru, onlara yardımını esirgeme Rabbım!.‟ duasıyla tamamlar, hepinizi saygılarımla selamlarım.

1 “ Anadolu Türklerinin Türkçelerinde bulunan birçok kelimelerin Türk edebiyat ve yazı dilini zenginleştireceğine inananlardanım. Fakat bu tekâmül, Türkiye tarafından büyük bir gayretle yükseltilmesine çalışılan Anadolu halkının maddi ve manevi kültürel seviyesi sayesinde kendiliğinden meydana gelecektir…

Anadolu Türkleri, mâzi‟de ve hâlihazırda siyasi ve kültürel başarılarıyla dünyayı hayrete düşürmüştür. Çünkü bu millet, Atatürk‟ün izi üzerinde tekâmmül yolunda ilerlemektedir”1dediği Türkiye Cumhuriyeti ‟nim kurucusu Mustafa Kemal Atatürk; hayatının her döneminde Türk dil‟i ve edebiyatı ile yakından ilgilenmiş, Cumhuriyet‟in ilk yıllarında Çankaya ‟da haftalık ve aylık olmak üzere edebiyatçılarla ve diğer meslek grupları ile toplantılar yapmış , özellikle edebiyatı toplum yararına yöneltmek için direktifler vermiş ve öğretim programlarının da bu yolda düzenlenmesini emretmiştir.

III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu (16-18 Aralık 2010 İzmir)

Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi

Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu diller arası alışverişler, o dillerin konuşurlarının türlü düzlemlerdeki karşılıklı ilişkilerinden ortaya çıkar. Dillerin dünya üzerinde kapladığı coğrafya ile bu coğrafyada yaşayanların ilişkiler süreci, yani tarih, bu konunun ana eksenleridir; çünkü her kişi ya da topluluk, kendisininkinden farklı coğrafyalarda yaşayan ve farklı bilgilendirme yollarından geçmiş başka kişi ya da topluluklardan yeni şeyler öğrenir ve öğrendiklerinin adını da kendi diline taşır.

Bilgilenme, bir toplumunkendi yapıp etmeleri kadar başka toplumlardan öğrendikleri veya öğrenebildiklerine de bağlıdır. Günümüz insanının bilgilerinin büyük kısmı, içinde yaşadığı toplumdan çok, başka toplumlara aittir. Çağımız insanının birden fazla yabancı dile gerek duyması da bu yüzdendir. Eski devirlerde göçler, savaşlar, ticaret kervanları ve din yayıcılarıyla taşınabilen bilgiler,  bugün, çok kısa bir sürede dünyanın her yerine ulaşabilmektedir.  Küreselleşmeyi bu anlamda, tekniğin dünyayı küçültmesi anlamında anlamak gerekmektedir. Eski devirlerde yalnızca yöneticilerini eğiten halklar, tek tanrılı dinlerle birlikte eğitim-öğretim hizmetinin demokratikleşmesiyle, cami avlularındaki medreseler ile kilise avlularındaki manastırların bu demokratikleşmenin başlangıç noktalarını oluşturmasıyla hız kazanan bilgi birikimi, daha bu çağlarda ulusal sınırlara sığmaz olmuştu. Bu bilgi birikiminin ve ulaşılan yeni bilgilerin çok kısa bir sürede dünyayı kuşatabilmesi, küreselleşmenin anlamı olmuştur.

Topluluklar arasındaki tarih ve coğrafya farklılığına doğru orantılı olarak bağlı olan bu almalar, binlerce yıl önce başladığı kabul edilen, henüz tamamlanmamış ve hiç bir zaman da sona ermeyecek olan bir süreci, “dil ailelerinin oluşma süreci”ni temsil ederler. Arka planında, yakın zamana kadar bir hanedanlar tarihi olan dünya tarihinin kavim bölünme ve birleşmelerinin yattığı bu toplumlar arası  ilişkiler süreci, yerli yersiz, gönüllü gönülsüz, haklı haksız dil bölünme ve birleşmeleri yaratır; her dil, bir başka dilden    şu veya bu ölçüde etkilenerek, tarih dediğimiz bu süreç, böylece sürüp gider. Tarihçilerin en güvenilir kaynakları olarak dil verileri, bize, tarihin bir savaşlar tarihinden ibaret olmadığını, savaşların birkaç saatlik, birkaç günlük işler olduğunu, asıl tarihin, savaşlar da dahil, bir ilişkiler tarihi, bir öğrenmeler ve öğretmeler süreci olduğunu göstermektedir.

Türkçe, bugün yaşayan dillerin en yaşlılarından biridir ve bu tarih derinliği yanında mekanca da geniş bir coğrafyaya sahiptir. Türkçenin konuşucuları, bu geniş tarih ve coğrafya diliminde birçok devlet kurmuşlar, komşuluklarında yer alan kavimlerden birçok bilgi öğrenmişler ve komşularına da birçok bilgi öğretmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin komşularına öğrettikleri ile komşularından öğrendikleri bilgilerin adları, Türkçe ile ona komşu olarak yaşayan başka diller arasında, oldukça zengin bir söz alış verişine yol açmıştır.

Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu diller arası alışverişler, Türkçe kadar komşusu ulusların dillerini de ilgilendiren bir konudur. Türkçe ve komşu diller konusunda, bugüne kadar yüzün üzerinde kitap ve on binin üzerinde makalenin yazılması, Türkçenin tarihçe derinliği ve coğrafyaca genişliğinin bir sonucudur. Sayıları böylesine kabarık olan bu kitap ve makaleler içinde, türkologlara ait olanlar, pek sınırlı sayıdadır; çünkü dediğimiz gibi, bu konu, türkologlar kadar sinolog, hungarolog, islavist, arabist, vb. araştırmacıları da ilgilendirmektedir.

“İlk çağlardan beri, gerek Avrupa gerekse Asya’daki tarım kuşağında yaşayan ülkelerin tarih kayıtlarında geçen ve hep kuzeyden geldiği söylenen kavimler arasında değişik adlarla da olsa yer alan Türkler, tarihin bildiği kadarıyla, sadece bozkır kuşağının tek hakimi olmakla kalmamışlar, aynı zamanda, Çin, Kuzey Hindistan ve Ortadoğu’yu içine alan tarım kuşağını da yurt edinmişlerdi. Bu sebeple de bugün, nüfus yoğunluğu Türkistan, Hazar çevresi ve Anadolu ekseninde olmak üzere yaklaşık 6-7 milyon kilometrekareyi kaplayan Türk dili, tarih içinde, Sibirya’dan Doğu Avrupa’ya, Orta Asya’dan Orta Akdeniz’e kadar yaklaşık 11 milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu yazımızda, Türklerin ve dolayısıyla Türkçenin bu geniş coğrafyasında yaşanmış ve yaşanmakta olan komşuluk ilişkilerine bağlı olarak, Çince, Farsça, Urduca, Arapça, Rusça, Ukranca, Ermenice, Macarca, Fince, Romence, Bulgarca, Sırp-Hırvatça, Çekçe, İtalyanca, Arnavutça, Yunanca, Lehçe, Fransızca, Almanca, İngilizce vs. gibi dillerle Türkçenin ilişkilerinden söz edeceğiz”

Türkçe ile komşu diller arasındaki alış verişler, Türkler ile komşu uluslar arasındaki bilgi alışverişini gösterir. Komşulardan birinin diğerinden öğrendiği her bilgi, genellikle, komşunun dilindeki adıyla tanındı. Kısacası, Türkçe ile Türkçeye komşu olarak yaşamış ve yaşamakta olan diller arası ilişkilerin tespiti demek, bir ölçüde, Türklerle komşuları arasındaki ilişkilerin tespiti, Türklerin komşularına öğrettikleri ile komşularının Türklere öğrettiklerinin belirlenmesi demektir.

Şimdi Türkçenin komşularıyla ilişkilerini ve bu ilişkiler konusunda yapılan çalışmaları kısaca gözden geçirelim. Bilindiği gibi özel adların her türü, tarih ve coğrafyanın, yani ansiklopedilerin malı olan dil birimleridir ve anlam boşalmasına uğradıkları için dil ve düşünce dünyasının üyeleri olmaktan uzaktırlar. Biz, burada, Türkçenin derin tarih ve geniş coğrafyasından miras kalan her türlü özel adı bir kıyıya bırakarak, Türkçe ile komşu diller arasında, birinden diğerine bilgi taşımış, gittiği dilin anlam örgüsünde kendisine yer bulmuş sözlük birimlerinden söz edeceğiz. ve Türkçenin bu dillerle olan gramer ilişkilerinden, bu konularda yapılmış çalışmalardan  söz edeceğiz.

1. Türkçe-Çince İlişkileri

Bugünden binlerce yıl öncelere uzanan Türk-Çin ilişkilerinin ilk devirleri tamamen karanlıktır. Çin kaynaklarında “sien-pi, tu-yü hun, hiung-nu, ti, tik, tinglin, t'ie-le” gibi adlarla zikredilen kuzey kavimlerinin Türklüklerini tarihçiler tartışadursunlar, Türkçede, “Türk” adının ilk defa kullanıldığı Kök Türkler devrinden günümüze kadar süren Türk-Çin ilişkilerinin bile hayli derin olduğu bilinmektedir. Ticaretten savaşa, aynı devletin vatandaşlığından dindaşlığa kadar her türlü komşuluk ilişkilerini yaşamış olan bu iki ulus, günümüz dünyasının en eski komşularıdır. Çağlar boyu süren bu komşuluk, bu iç içelik, mutlaka, bu ulusların dillerine de yansımıştır.

Türkçe ve diğer Altay dilleri ile Çince üzerindeki çalışmalar, bugün için çok yetersizdir. Henüz Altay dillerinin ve Çincenin tarihî sözlükleri hazırlanmamış ve bütün bu dillerdeki kelime kök ve aileleri tespit edilmemiştir. Dolayısıyla, bugün, ancak Çin kaynaklarında geçen "Çin transkripsiyonlu Türkçe kelimeler"den bahsedebiliyoruz veya Türkçede ailesini yahut Altay dillerindeki paralellerini tespit edemediğimiz herhangi bir kelimeyi Çince (veya Farsça, Tohorca, Sanskritçe, Tibetçe, vs.) kabul etmekten daha ileri bir çalışma yapamıyoruz.

Çinliler,    şu anki bilgilerimize göre, Türklerden çok daha önce yazıyı kullanmağa başlamışlardır. Onların bilhassa Türkçenin yazıya geçirilmiş en eski örneklerinin bulunduğu 8. yüzyıldan daha önceki yazılı eserleri, Türkçeye ve diğer Altay dillerine ait değerli bir malzeme yığınını barındırırlar.    Şimdiye kadar değerlendirilemeyen bu malzeme, 8. yüzyıl öncesi Türk tarihi ve Türk dili tarihi açısından çok önemlidir; fakat bu malzeme yığınının değerlendirilmesi güçlüklerle doludur. Bu güçlükler, 1941'de, L. Ligeti'nin “Çin Transkripsiyonlu Barbar Glosarları Meselesi” adlı yazısında ele alınmıştır.  Ligeti, bu yazısında, sinologların Altay dillerinin meseleleriyle ilgilenmediklerinden, Altay dillerini bilenlerin ve bu yolda araştırma yapanların da Çincenin bilmeceleri karşısında kılavuzsuz çırpındıklarından şikayet eder. Bunlara ek olarak, Çincenin tarihinde (bilhassa kelime sonu seslerinde) hem ses hem imlâ bakımından büyük değişiklikler olduğunu vurgulayıp Türkçe- Çince ilişkisini araştırmada yardımlarına muhtaç olduğumuz Çin transkripsiyonlu metinlerin çözümü ile uğraşacakların Çin ve Altay dillerinin tarihlerini bilmeleri gerektiğini belirtir.

Ligeti, adı geçen yazısında, Türkçedeki Çince veya Çincedeki Türkçe unsurlar yerine, ancak "Çin Transkripsiyonlu Türkçe kelimeler" üzerinde durmuştur. Bu konuyla Ligeti'den önce birkaç bilgin daha uğraşmış; fakat Altay dillerini de bilen ve bu yolda en çok çalışan o olmuştur. Tekrar edelim: Bu çalışmalarda söz konusu edilen şey, bu dillerin birbirlerinden aldıkları unsurlardan çok, Çin yazısıyla yazılmış Türkçe kelime ve metinler olmuştur. Ne yazık ki bu konuda da fazla bir yol alınmış değildir. Bu çalışmalar, daha, Çin transkripsiyonlu Türkçe kelimelerin aslî    şekillerinin tespitini sağlayacak seviyeye ulaşmamıştır. Nitekim Çincenin ve Türkçenin tarihî gelişmelerini çok iyi bilen ve Karlgren'in sözlüğünü kullanan bazı türkologlar tarafından bu konuda yapılan yanlışları düzeltmeğe çalışan Ligeti bile Hunların meşhur hükümdarının adını Bagato yerine hep Çin transkripsiyonuna bağlı kalarak Mao-tun şeklinde kaydetmiştir. Aslında, Ligeti'den önce başlayan bu yanlış değerlendirme, "bagator <Tü. baga 'genç' ~ Moğ. baga 'küçük, ufak ; az' + Tü. tor 'kale; kale beyi' ~ Moğ. kur-a 'kale, şehir'" adı yerine    Mao-tun    şeklinde aslî olmayan bir    şahıs adının literatüre girmesine, bizde de Mete gibi  bir hayalet sözün doğmasına yol açmıştır. Yapısı son derece açık olan ve tor ~ çor-a, ~ or (>Mac. úr “bey”) ~ kurgan gibi dal kökleri bulunan bu kelimeyi G. Clauson'un alıntı kelime olarak değerlendirmesini ise anlamak mümkün değildir.

1.1. Türkçedeki Çince Unsurlar:

Türkçedeki Çince unsurlar üzerinde henüz monografik bir çalışma yapılmamıştır. Bu yolda şimdiye kadar yapılan tek şey, Çin yazısıyla yazılı Türkçe kelime ve cümleler, şahıs ve yer adları, kısacası Çin harfleriyle transkripsiyonlanmış Türkçe ile ilgilenmek olmuştur. Türkçeye geçmiş, herhangi bir bölgede, herhangi bir devirde Türkçenin malı olmuş, Türk düşüncesinin yapı taşlarından biri haline gelmiş Çince unsurlar, bilimin ölçüleri içinde araştırılmamıştır. Bu konuda elimizde bulunan, ancak, çeşitli sözlük yazarlarının Türkçedeki varlığını açıklayamadıkları bazı kelimeleri özel bir çaba harcamaksızın Çinceye yakıştırmalarından ibarettir. Meselâ, M. R™s™nen, sözlüğünde 147 kelimeyi Çince kaynaklı göstermiştir; fakat ne bu sözlükte Çince asıllı gösterilen kelimelerin hepsinin Çince oldukları, ne de bu 147 sayısı kesindir. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur Sözlüğü’nde ise  Çince kaynaklı gösterilen 70 söz vardır. Çinlilerin,  Türklerin en az iki bin yıllık komşuları olduklarını düşünürsek, bu sayının daha da arttırılma imkanı kendiliğinden doğar. Hatta söz almanın ötesinde, söz dizimi düzleminde gerçekleşmiş etkileşmelerden bile şüphelenmemiz gerekmektedir.  Türkçe ile Farsça, Rusça, Bulgarca ve bütün Balkan dilleri arasındaki ilişkiye benzer veya ondan da güçlü ve köklü bir ilişki gerçekleşmiş olmalıdır. Bilindiği gibi, Türkçeyi gözardı ederek, bu dillerin ne sözlükleri ne de gramerleri yazılabilir.  Çince için de durum pek farklı olmasa gerektir; nitekim Çince, bugün çok heceli dillere oldukça yaklaşmıştır.

Yeni devirlerin Çincesinden Türkçeye geçmiş unsurları  işleyen bir çalışma, 1970 yılında, Moskova'da yayımlandı. Tabiî ki diller arasındaki alıntıların tespiti, yazının yaygınlık kazandığı yeni devirler söz konusu olduğunda, eski devirlerle kıyaslanamayacak kadar kolaydır. Nitekim daha ilk çalışma olmasına rağmen, bugünkü Uygur Türklerinin dilinde 1873 Çince kelime ve    şekil tespit edilmiştir. Bu çalışma, dediğimiz gibi Moskova'da, 1970 yılında Rahimoviç tarafından “Çağdaş Uygur Dilinin Çince Unsurları” adıyla yayımlandı.

1.2. Çincedeki Türkçe Unsurlar:

'Çincedeki Türkçe unsurlar’ sözü bile, zor söylenebilecek bir sözdür. Böyle bir şeyden söz etmek bile, açıklayamadıkları her sözü Çinceden alınmış bir söz gibi sunmağa çalışan ve Çince bilmedikleri halde, bu işten büyük bir zevk alan meslektaşlarımızı çileden çıkaracaktır. Bu meslektaşlarımızın Çince kaynaklı ilan ettikleri sözleri, “Çağdaş Çincenin Sözlüğü” ile Liu  Zhengyan, Gao Mingkai, Mai Yongqian, Shi Youwei gibi Çinli dilciler tarafından hazırlanan ve varyantlarıyla birlikte, çeşitli dillerden Çinceye giren 10,000 kelimelik "Çincedeki Alıntılar Sözlüğü"adlı eserlerin Türkçe kaynaklı göstermeleri, oldukça düşündürücüdür. Bunun, tabii ki bazı sebepleri vardır. Bu sebeplerin en önemlisi, elimizdeki yazılı en eski Türkçe belge ile Çinçenin ilk yazıya geçirildiği devir arasında bin yıllık bir sürenin bulunuşudur. Bir başka sebep, yazının dilden daha elle tutulur bir yapı olarak dilin yerini almasıdır.

Eski dilleri bugün için ancak yazı ile izleyebiliyor olsak da, etimoloji çalışmaları yapanların elinde, köklerin dal biçimleri, eski bilgi-yeni bilgi ilişkisine dayalı anlam örgüsü, vb. başka belgeler de vardır. Bu belgeler, en az yazılı belgeler kadar güvenilir kaynaklardır. Burada iki konu bilhassa çok önemlidir. Birinci konu, dillerin ses yapıları ve bugünkü türetme mekanizmalarını geliştirmeden önceki yeni bilgileri adlandırma yoludur. Diller, kendilerini sınıflandırmada bir ölçek olarak kullandığımız bugünkü türetme mekanizmalarını geliştirmeden önce, yeni bilgileri, değişik ses farlılıklarıyla oluşmuş dal köklerle adlandırmışlardır ve bu kök dallanması, dillerin yazı ile buluşmasından çok önce gerçekleşmiştir.  İkinci konu ise, dillerin anlam yapılarıdır. Burada mutlaka önceki ve sonraki bilgi ilişkisi aranmalıdır.    İnsan zihninde bir önceki bilgi ile ilişkilendirilmemiş hiçbir yeni bilgi olamaz; her yeni bilgi, önceki bilgilerimizden birinin komşusudur. Bir dilin belli bir zaman ve mekan diliminde kurulan bu ilişki, bir başka yer ve zaman diliminde kurulmamış veya unutulmuş olabileceği için, tarihi boyunca dillerdeki ses ve anlam değişmelerini incelemeyi ana görevi edinmiş olan dilcilik, eş zamanlı ve eş mekanlı çalışmalara gerek duymaktadır. Bilindiği gibi diller biçim ve anlam yapılarından oluşmaktadır ve her iki yapı da değişkendir. Bireysel olan ses yapıları, anlam yapılarına göre çok hızlı bir değişkenlik içindedir. Gerek dal köklerin yaşama alanı bulabilmeleri, gerek bütün dillerde ortak olan düzensiz ses değiştirme yollarıyla ortaya çıkan biçimler ve gerekse türetme mekanizmalarının çalıştırılmasıyla, yani düzenli ses değiştirme yollarıyla elde edilen yeni biçimler, anlam dallanmalarının bir sonucudur.   Bütünüyle sosyal olan dillerin anlam yapıları, yani önceki ve sonraki bilgilerden oluşan anlam örgüleri veya ‘dil içi dünya görüşleri’, etimoloji çalışmalarının en sağlam belgeleridir ve etimoloji çalışmalarının ana amacı da, dillerde ortak olan düzenli ve düzensiz türetmeleri izlemek değil, dillerdeki eski-yeni bilgi ilişkilerini araştırmak, bu ilişkilere dayanarak o dilleri konuşanların bilgilenme yollarını birleştirebilmek, zihin haritasını çizebilmektir.

Yukarıda, ses değişmelerinin ve ses olaylarının, genellikle, bütün dillerde ortak olduğunu, anlam değişmelerinde, birinci-ikinci anlam, yani önceki ve sonraki bilgi ilişkilerinde büyük farklılıkların yaşandığını söylemiştik. Bu farklılıklara rağmen, çeşitli dillerdeki birinci anlam-ikinci anlam, yani önceki ve sonraki bilgi ilişkisinin zaman zaman çakıştığını hayretle görürüz. Bu durum, dillerin ortaya çıkışları konusunda veya bilhassa onların yazının birleştirici ve tutucu işlevinden yararlanamadıkları sözlü devirlerinde olup bitenleri, bu yazı öncesi devir insanlarının dil ve düşünce dünyasını yakalamakta, etimoloji çalışmalarına büyük ip uçları sunar.

Böyle yapmazsak, dil ile yazının buluşmasının insan dilinin oluşum süreci içinde oldukça yeni bir olay olduğu ve diller yazı ile buluştuklarında, kök dal biçimlerinin çoktan oluşup  komşu bilgileri adlandırmada kullanıldıklarını göremezsek, yubu-n- ~ çub ~ çubuk ~ çim-    ~ çimgen    ~    suvar-, vb. sözlere rağmen ‘su (<sub) sözü Çincedir’ diye veya Türkçe konuşan insanların, yazı yazma bilgisini “yontmak, kazmak, kazımak” bilgisine dayanarak adlandırdıklarını gözardı edersek, yani Türkçe konuşanların eski bilgi-yeni bilgi ilişkisini görmezlikten gelirsek, yaz-  ~ yar- ~ çız- ~ kaz- ~ yır ~  yır(t)- ~  yara, vb. ilişkisini ihmal edersek,  bıç-/biç- ~ biti- ilişkisini görmezsek, ‘biti- fiili Çince piet’ten gelir’ diye yüz yıldır süren ve bestesiyle güftesi birbirini tutmayan şarkıları söyler dururuz.

Orkon âbidelerindeki gelişmiş alfabeye, sistemli ve pek ekonomik imlâya bakarak, Türkçenin çok eski bir yazı geleneğine sahip olduğunu, 8. yüzyıldan en az bin yıl önceden beri yazılmakta olduğunu düşünebilir veya Aurel Stein'in ifadesiyle 'kumlara gömülü şehirler'de eski Türk kültürünü araştırmak için bir türlü başlatılmayan kazılara ümit bağlayabiliriz; fakat eldeki dil malzemesini dikkatlice değerlendirerek bu yorumların veya yeni yapılacak keşiflerin sonuçlarını beklemeden de bazı hükümlere ulaşabiliriz: Biz, Orkon'da, bir kavim diliyle, yani bir 'kök dil' bir 'kök Türkçe' ile değil, şiveler ve akraba diller arası iç alıntılar ile beslenmiş, az da olsa, yabancı komşularından aldıklarıyla zenginleşmiş bir imparatorluk diliyle, bir kültür diliyle karşılaşırız. Kök Türk İmparatorluğunun dilinin bir imparatorluk dili olarak Osmanlıcadan veya İngilizceden farkı, birliğe iştirak eden kavimlerin, aynı dilin, yani Eski Türkçenin değişik şivelerini konuşanlardan veya bu dilin akrabası olan dilleri konuşanlardan oluşmasıdır.

Kısacası, Çincedeki Türkçe unsurlar sözü, kolayca söylenebilen bir söz değildir. Yukarıda da söylendiği gibi Çincede Türkçe unsurların bulunabileceği bir çok araştırmacı tarafından düşünülmemiştir. Bir taraftan da yakın zamana kadar, hem Çinceyi hem Türkçeyi bilen Çince veya Türkçe bilginlerinin yetişmemiş olması, bu konudaki araştırmaların  Paul Peliot ve öğrencisi Lajos Ligeti’nin ulaştıkları noktada kalmasına yol açmıştır.

Son yıllarda yayımlanan Çağdaş Çincenin Sözlüğünün ve Çincedeki Yabancı Sözler Sözlüğünün taranması bile, oldukça ilgi çekici sonuçlar doğurmuştur. Bir Uygur Türkü olan Alimcan    İnayet, sağlam bir Çince ve Türkçe bilgisine sahip olmanın verdiği ehliyetle, bu sözlükleri taradığında ilgi çekici sonuçlara ulaşmış ve Çincede 307 Türkçe söz olduğunu tespit etmiştir.

2. Türkçe-Farsça İlişkileri

Asya ve Avrasya'nın bilinen en eski kavimleri olan ve    İranî olup olmadıkları hâlâ tartışılan Kimmerler (M.Ö. 12.-8. yy.) ve İskitler (M.Ö. 8.-3. yy.) istisna tutulursa, bildiğimiz ilk Türk-İranî kavim ilişkisi, Hunlar ile Alanlar arasında M.S. 370'lerde olmuştur. Bu tarihlerde doğu-batı yönündeki bir Hun akını, Orta Asya steplerindeki    İranî kavimlerin hakimiyetine günümüze kadar son verdi. Daha sonra tarih sahnesine çıkan ne Partuşlar, ne Soğdlar, ne de Sâsânîler, Asya steplerinde söz sahibi olabildiler.

Çinlilerden sonra en eski komşuluğumuz    İranlılarla olmuştur. Sâsânîlerden yirminci yüzyılın ikinci çeyreğine kadar    İran'ın dâimâ bir Türk devleti tarafından yönetildiğini ve bugünkü devletin sınırları içinde yaşayan halkın yarıdan çoğunun Türk olduğunu düşünürsek, bu ilişkinin sadece çok uzun değil, aynı zamanda çok derin bir ilişki olduğunu anlarız. Hele son bin yılda Türklük dünyasının ortasında kalan    İranlılar ile Türkler, bu uzun komşuluk ilişkisi sırasında birbirlerinden pek çok şey öğrenmişlerdir. Ankara’da, 1995 yılında yapılan bir yayın, bu ortaklaşalığın bugün bile sürdüğünü göstermektedir. A. Dilberipur’un “Türkçe- Farsça Ortak Kelimeler Sözlüğü”, bize, bugünkü Fars ve Türk dilleri sözlüklerinin 7.000 sözünün ortak olduğunu göstermektedir.

2.1. Türkçedeki Farsça Unsurlar:

Sâsânîlerin sonuna kadar sürdüğü kabul edilen Eski ve Orta Farsça ile Sanskritçe, Tohorca, Soğdca gibi diğer Hint-Avrupa dillerinden Türkçeye geçen unsurlar konusu, hemen hemen, Türkçe-Çince ilişkileri kadar zor ve çetin bir konudur.

Türkçe ve Altayca çalışmalarının yetersizliği yüzünden, bugün, bu dillerde ailesi ilk anda göze çarpmayan kelimeleri, bu Hint-Avrupa dillerinden birine mal etmek moda haline gelmiştir. Bu moda, tabii olarak, zaman zaman tenkitlere uğramaktadır. Hattâ bu modaya çok uyanlardan bile zaman zaman bu tür tenkitler yükselmektedir.

Farsçadan Türkçeye geçmiş unsurlar konusunda bugüne kadar epeyce çalışma yapılmıştır. Türk ve Fars toplumları arasında sanıldığından daha kuvvetli bir iç içelik, dolayısıyla da bu diller arasında daha geniş çaplı bir alış-veriş söz konusu olmalıdır. Bu konuda sözlük yazarlarının çok kısa sürede koydukları teşhisleri, sözlüklerinin madde başlarında işaretlemeleri dışında, komşu dillerdeki Türkçe alıntılar üzerine yapılan çalışmalarda, Türkçe aracılığıyla bu dillere geçmiş Farsça sözler gösterilmiş, yani Türkçeden alınan bu sözlerin ilk kaynaklarının Farsça olduğu işaretlenmiştir. Türkçedeki Farsça unsurları başlı başına bir konu olarak ele alan incelemeleri ise, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz türkolog Andreas Tietze başlatmıştır. Bu çalışmada, Farsçadan Türkçeye geçmiş 136 söz incelenmiştir. Bu konudaki son çalışmaları Stanislaw Stachowski yapmış, 1972-1979 yıllarında yedi bölüm halinde yayımladığı çalışmalarını, daha sonra kitaba dönüştürmüştür. Bu çalışmada Farsçadan Türkçeye geçmiş 686 söz incelenmiştir.

2.2. Farsçadaki Türkçe Unsurlar:

M. Fuad Köprülü, 1938'deki    Şarkiyatçılar kongresine sunduğu bildiride bu konunun önemini vurgulamış ve 280 sözü liste halinde örnek olarak vermiştir. Bundan çeyrek yüz yıl sonra da bu konu geniş ve ayrıntılı bir    şekilde Gerhard Doerfer tarafından incelenmiş ve "Yeni Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar" adıyla yayımlanmıştır. Bu eserde Türkçeden Farsçaya geçtiği müzakere edilen 2545 Türkçe ve Moğolca söz yer almaktadır.

Bu kabarık sayıya bakarak Farsçadaki Türkçe unsurların belirlenmesinin sona erdiği düşünülmemelidir. Bugün Farsçada kullanılan ve Türkçe oldukları açık olan pek çok söz, bu eserde yer almamaktadır. G. Doerfer'in emek mahsulü bu eseri hakkında iki hususu belirtmek gerekir. Birincisi, araştırmacının Türkçe oldukları son derece açık olan bazı kelimeleri tereddütle karşılamış olması, hattâ bu kelimeleri başka dillere ait göstermesidir. Meselâ o, birçok tarih yazarının Türkçeliğini kabul etmedikleri, al ~ yal değişmesinin henüz inandırıcı şekilde açıklanmadığı ve kelimenin bilhassa İran’la sınırı olan Türk illerinde yaşadığı gibi hafif gerekçelerle Farsçada da kullanılmakta olan    alev kelimesinin Türkçe olmadığını ileri sürer. Aslında, Fars.    alav    <Tü.    alev 'alev' kelimesi, sadece Türkçenin bir kelimesi değil, diğer Altay dillerinde, hattâ Ural dillerinde de ortak olan bir kelime ailesinin üyesidir: Tü. alap 'alev' ~ alış- 'tutuşmak; alışmak' ~ yalap 'alev' ~ yalabı- 'alevlenmek' ~ yalın 'alev' ~ yal- 'yalınmak, alevlenmek' ~ yalaz 'yalaz, alev' ~ yıldız 'yıldız'    ~    yıldırım 'yıldırım'    ~    yaldrı-/ yaldra- 'ışımak, parlamak' ~ yaşu- 'ışımak' ~ ışık 'ışık' ~ yaşna- 'parlamak, şimşek çakmak' ~ yaşın  'ışık, parıltı, yıldırım' (EDPT, VEWT)    ~    çaş(ı)->çeş(i)-    >    çeşmek  'şimşek' (DS) > çemşek > şemşek 'şimşek' (DS) > şimşek 'şimşek' vb. ~ Moğ. ulal- 'kızarmak, kırmızı olmak ~ ulabur 'kırmızılık'  ~ ulabtur “kırmızımsı, pembe” ~ ulabalza- 'kızarmak'    ~ ulagan/ulaan 'kırmızı, kızıl' ~ ulayma 'kızgın, kızıl' ~ gilay- ‘ışıldamak, parlamak’ ~ gilab “ışıklı, alevli” ~ gilalza- “ışıldamak” ~ gilbay- ‘ışımak, ışıldamak’ ~ gilas ‘ışıklı; ışıkla’ ~ gilaski- ‘ışıldamak” ~ ayungga “şimşek, yıldırım, nayzagay, çakın, çakılgan” vb. (Lessing) ~ Kor. pul/bul 'ateş' ~ pyel 'yıldız'  ~    Jap.    foshi/hoshi 'yıldız' // Mac.vil- kökünden:    villámlik  'ışıldamak'  ~ villán 'parıltı' ~ villamós 'elektrikli, tramvay' ~ villámlás 'yıldırım', villány 'elektrik' ~ világ 'dünya' ~ csillág 'yıldız'  ~    Fin.    valo  'ışık'  ~ valoisa  'ışıklı, aydın'~    valoisuus    'aydınlık'~ valaistus 'parlatma' ~ valaiseva 'parlatıcı, ışık'.

G. Doerfer'in adı geçen eseri hakkında belirtilmesi gereken ikinci husus, bugün Farsçada kullanılan pek çok Türkçe kelimenin eserde yer almamasıdır. Öyle görünüyor ki bu yolda bilhassa konuşma dilini kaynak alarak yapılacak daha ileri çalışmalar, Farsçadaki Türkçe unsurların sayısını  daha da arttıracaktır. Meselâ G. Doerfer'in eserinde yer almayan ve Redhouse dışında bütün sözlüklerde Farsça olarak işaretlenen atiş 'ateş' kelimesi Türkçeden alınmıştır: Tü. ot> od 'ateş' ~ ota- 'ısınmak, odun yakmak' (EDPT, VEWT) ~ otaş/öteş > ataş ‘ateş' (kelime Farsçaya muhtemelen bu    şekliyle geçmiş ve Farsçada atiş telâffuzunu alarak daha sonra bu Farsça telâffuzu ile tekrar Türkçeye alınmıştır)    ~ otlan- 'ateşlenmek, öfkelenmek'    ~    otlug 'ateşli, öfkeli',    otung 'odun' ~ oçak ‘ocak’    ~ otag    ‘otağ’    ~ uçkun ‘kıvılcım”  ~ kotar- “pişirmek”  (EDPT) ~ Moğ. odu(n) 'yıldız' ~ oçı(n) 'kıvılcım' ~    modun
‘ağaç’ ~ koço/hoço ‘şehir’ (Lessing).

Bu konudaki çalışmalar sürdürülmektedir. Al-Sayyid ‘Addi Shir, “Arap Dillerindeki Farsça Alıntılar Sözlüğü” adlı araştırmasını 1980 yılında yayımlar. Bu sözlüğün üçte birini Türkçe sözler oluşturur. Araştırmacı, bu sözlerin Türkçe olduklarını belirtmiş ve bunların Arapçaya Farsça yoluyla geçtiğini ileri sürmüştür.

Yine son yıllarda da, A. Ershadi Fard, “Fars Dil ve Edebiyatında Türkçe Alıntılar Sözlüğü” adlı çalışmasını yayımlamıştır.

3. Türkçe-Urduca  İlişkileri

Bir Ural-Altay dili olan Türk dili ile Hint-Avrupa dil ailesinin Hindî dilleri arasındaki ilişkiler çok eski dönemlere kadar uzanır. Hindistan, Türklerin benimsediği dinlerden biri olarak, budacılığın merkezi olması yanında, çeşitli Türk boylarının da göç yeri olmuştur. Hint kavimleri, tarihin her döneminde, bir veya birkaç Türk kavmiyle komşuluk yaşamıştır. Son olarak da, islam dindaşlığının Gazneli Mahmud ile komşuluk ilişkisine ve nihayet Kutbettin Aybek’in 1192’de Delhi Sultanlığı’nı kurmasıyla da yöneten-yönetilen ilişkisine dönüşmesi, 665 yıl süren bir birliktelik yaratmış ve bu ilişkiler, İngilizlerin 1857’de Hindistan’ı işgaliyle sona ermiştir.

3.1. Türkçedeki Urduca Unsurlar

Böyle bir çalışmaya rastlayamadık. Türkçede Urduca unsurların bulunabileceği düşünülmediği gibi, Türkçeye Hint dillerinden girmiş her sözü Farsça kaynaklı göstermek gibi bir yanlışlık da sürekli tekrarlanmaktadır.

Eski devirler söz konusu olduğunda, Budacılığı benimseyen eski Uygurların dilindeki Sanskritçe sözler üzerinde epeyce durulmuştur. Eski Uygur metinlerinin her yayınında, hatta ilk Türkçe islami metinlerin  ve Kuran çevirilerinin yayınında Sanskritçe sözler gündeme gelmiştir. Aracı dil sözlükleriyle de olsa, Eski Uygurcadaki Sanskritçe sözler çözülmeğe çalışılmıştır. Bu sözlerin büyük kısmı, Budacılık terimleri oldukları için, Uygurların yeni bir din olarak müslümanlığı benimsemeleriyle canlılıklarını yitirmişler ve tarihsel sölükteki yerlerini almışlardır. Tabii ki budacılık dininde kalan Moğolların sözlüğünde önemli bir yer işgal ederler.

3.2. Urducadaki Türkçe Unsurlar

Günümüzde Pakistan devletinin resmi dili olan ve Hindistan'ın da resmi dilleri arasında yer alan Urduca, günümüzde başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde yüz milyonlarca kişi tarafından konuşulmaktadır. Urduca ile Türkçenin ilişkisi üzerine bazı çalışmalar vardır.

Türk dilinin etkilediği sahalardan Hindistan yarımadasında, Hindî dillerle Türk dili ilişkileri konusundaki ilk çalışma, Otto Spies’in yayımladığı Hindî dillerdeki Türkçe kökenli sözlerle Türkçe üzerinden bu dillere geçen sözlerin yer aldığı 135 sözden oluşan bir listedir.

Bu konuda Abidin İtil tarafından yayımlanan makalede ise Türkçe-Sanskritçe ilişkileri değerlendirilerek, Sanskritçeden Türkçeye ve Türkçeden Sanskritçeye geçen birtakım sözlerin üzerinde bu iki dil arasındaki linguistik paralellikler gösterilmiştir. Türkçe-Sanskritçe ilişkilerinin çok eskilere dayandığını vurgulayan bu yazıda, Türk hanedanların kuzey Hindistan’da kurdukları uzun süreli yönetimlerde resmî dil olarak Farsçayı kullanmalarına rağmen günlük dil olarak Türkçeyi  kullandıklarını, bunun sonucu olarak da gerek Farsçaya gerek Hindistan’daki değişik lehçelere, hatta modern Sanskritçeye çok sayıda Türkçe kelimenin yerleştiği ve Hindûstânî dilinde 80, Bengal dilinde de 40 kadar Türkçe kökenli sözün bulunduğu belirtilmiştir.

Türkçe- Hintçe ve Urduca arasındaki ilişkilerle ilgili olarak, “eski ve büyük sözlükleri taramanın uzun zaman alacağını” söyleyen Erkan Türkmen, başlıca iki pratik sözlüğü tarayarak hazırladığı 118 kelimelik bir listeyi, iki yazı olarak yayımlar.

Bu konuda son çalışmayı yapan Münevver Tekcan ise şunları söylemektedir: “Yukarıdaki araştırmacılar tarafından daha önce tespit edilen Hindî dillerdeki ve Urducadaki Türkçe sözlere ek olarak 77 söz daha tespit ettik. Daha önce yapılan çalışmalarda taranan eserlerin dışında, Urduca-Urduca, Türkçe-Urduca olarak hazırlanmış üç sözlük ile Delhi Sultanlığı’nın saray hayatını konusunda yazılan Bezm-i Âhir adlı eseri taradık. Bu sözlerin etimolojik ve morfolojik özelliklerini başka bir çalışmanın konusu olarak bıratık. Elde edilen yeni sözler ile daha önce yayımlanan sözler, yapı özelliklerine göre ve tematik olarak değerlendirildi. Tespit edilen sözlerin sayısı 227’dir. Sosyal hayatla ilgili 140, yönetimle ilgili 61, beslenme ile ilgili olanlar 17; giyimle ilgili olanlar ise 9’dur.

4. Türkçe-Arapça İlişkileri

Sâsânîleri aşıp geçerek Kafkaslardan    Şiraz dolaylarına kadar uzanan Avar Hunlarını veya hanedanlarının adıyla Heftalitleri ayrı tutarsak, ilk Türk-Arap ilişkisi, M.S. 630'larda, bugünkü    İran topraklarında başlamıştır. Bu ilişki, coğrafî sebepler yüzünden, Selçuklular devrine kadar Farslar kanalıyla olmuştur. Ayrıca Ruslardan satın aldıkları Türk köleler vasıtasıyla Kafkaslar üzerinden gerçekleşmiş sınırlı bir Türk-Arap ilişkisi de söz konusudur.

Arapça, Türkler için sadece bir komşu dili olmaktan daha fazla şeyler ifade etmiştir. Bu dil, Türklerin yeni dinlerinin ve Farslardan öğrendikleri Arap edebî geleneğinin taşıyıcısıydı. Dolayısıyla komşuluğun ötesinde, yöneten ve yönetilenin dili ilişkisi, Farsça-Türkçe arasında olduğu kadar Arapça-Türkçe arasında da mevcuttur.

Bu yoğun ilişkilere rağmen, gerek Türkçedeki Arapça unsurlar, gerekse Arapçadaki Türkçe unsurlar konularında yapılmış monografik çalışmalar olsa da, bu çalışmalar, her iki konunun da geniş ve hacimli olmasından ötürü, yapılacak yeni çalışmalarla tamamlanmaya muhtaçtırlar.

Türkçeye Farsçadan geçmiş bir çok söz gibi, Arapçadan geçmiş sözler de Türk dil ve düşünce dünyasının birer üyesi olmuşlardır. Bu sebeple, yukarıda söylenen ve komşu dillerdeki Türkçe unsurları araştıran yüzün üzerindeki kitap ve on binlerce makalenin malzemesi arasına, Türkçeden alınmış Türkçe kaynaklı sözler yanında, Türklerden öğrenilmiş bilgilerin adları oarak Farsça veya Arapça kaynaklı sözler de dahil edilmiştir.

Her ikisi de geniş coğrafyalara yayılmış bulunan Türkçe ve Arapça ilişkileri, din, sanat, bilim ve kültür, yöneten-yönetilen ilişkisi gibi oldukça etkili temellere dayanmaktadır. Türkçe ile Arapçanın ilişkilerini ele alan monografik bir kitap bulunmamakla birlikte, çeşitli araştırmacıların bu konuda epeyce makalesi vardır. Bu iki dil arasında söz alışverişinin ötesinde işler de olmuştur. Türkler yeni ulaştıkları bilgileri Arapça köklerden türettikleri sözlerle karşılarken, Araplar, sokağı, çarşı pazarı, esnaflığı, sosyal ve askeri kurumlarıyla bütün sosyal hayatı Türklere ve Türkçeye bırakmış gibidirler. Bu yüzden, Türkçenin kavram eki ve sıfat eki yanında, meslek eki de Arap konuşma dilinde büyük bir yer tutmuştur.

4.1. Türkçedeki Arapça Unsurlar:

Gerek Türkçedeki Arapça unsurlar, gerekse Arapçadaki Türkçe unsurlar konularında ayrıntılı ve konuyu bütünüyle kucaklayacak bir çalışma bulmak mümkün değildir. Belki bunun sebebi, her iki konunun da geniş ve hacimli olmasıdır.

Karl H. Menges'in 'Altaycada Eski Mezopotamca Alıntı Kelimeler' ve N. Poppe'nin 'Altay Dilinde Eski Kültür Kelimeleri' adlı yazılarıyla aynı yıllarda temas ettikleri Türkçe ile diğer Altay dillerindeki Arapça unsurlar konusu yanında, Türkçedeki Arapça unsurlar hakkında ilk ayrıntılı çalışma, A. Tietze tarafından  'Anadolu Türkçesine Doğrudan Doğruya Arapçadan Alınmış Kelimeler' adıyla 1958'de yayımlanmıştır. Bu çalışmada Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça hacimli bir konunun yalnızca bir alanı incelenmiş ve 216 söze yer verilmiştir. Oysa Arapça köklerden Türkçede türetilmiş yeni sözlerin veya Türkçede yeni anlamlar kazanmış Arapça sözlerin de var olduğunu düşünürsek, bu sayının eksikliğini, dolayısıyla bu konuda daha çok iş yapılması gerektiğini ve Türkçe sözlüklerdeki
işaretlemelerin de yeterli olmadığını görürüz.

Bu çalışma ise, adından da anlaşılacağı üzere, Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça hacimli bir konunun bir dalından ibarettir.

4.2. Arapçadaki Türkçe Unsurlar:

Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu ise, Türkçedeki Arapça unsurlardan daha fazla işlenmiştir. Özellikle    İstanbul başkent yapıldıktan bugüne kadar müslümanlık için bir din Türkçesi yaratamayan veya kilise İslavcası, kilise İspanyolcası, kilise Macarcası, vb. gibi bir cami Türkçesi yaratamayan ve Avrupa’nın 15. yüzyılda bitirdiği tartışmaları bugün bile sürdüren Türkler, Araplara, askerlik, beslenme ve giyim-kuşam gibi pek çok alt kültür bilgisi öğretmişler ve dolayısıyla Türkçeden Arapçaya bu alanlarla ilgili pek çok söz alınmıştır. Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu, sözlük yazarlarının o kadar yoğun işin arasında verdikleri kısa işaretlemeler dışında da birçok kitap ve makalenin konusu olmuştur. Bu kitap ve makaleler, genellikle, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Arapçanın her hangi bir bölgesindeki Türkçe unsurları konu edinmektedirler.

İslam Ansiklopedisi’ne bu ansiklopedinin kuruluş amaçlarına uygun yazılarından tanıdığımız din bilgini Muhammad Bin Cheneb, Türkoloji ile ilgili ilk ve tek eserini bu konuda vermiştir. 1922 yılında Cezayir’de Fransızca olarak basılan M. bin Cheneb’in eseri, 1967 yılında Ahmed Ateş tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır. Eserde Cezayir Arapçasında yaşayan 634 Türkçe sözü incelemiştir. Cezayirdeki konuşma dilinde yer alan bu kadar çok Türkçe söze rağmen, bu din bilgininin önsözdeki son değerlendirme cümlesini sizlerle paylaşmak isterim: “Eksikleri de olan bu 634 kelimelik liste, Türklerin Cezayir konuşma diline bir miktar kelime soktuklarını göstermektedir. Bununla beraber “dona kedi sokmak” ve “bereket versin” deyimleri de bir yana bırakılırsa, Türkler galiba Cezayir konuşma diline hiçbir etki yapmamıştır”. Bu iki halkın geçmişteki birlikteliklerine haksızlık eden bu sözlere, “Günlük konuşma dilinizde 634 Türkçe söz varsa, bir parça Türk gibi yaşıyorsunuz demektir” diyerek, gecikmiş bir cevap verelim.

Bu konudaki çalışmalar, V.A. Gordlevskiy'in 1961'de yayımlanan 'Türk Dilinin Arapça Üzerine Tesiri Meselesi Hakkında' adlı çalışmasıyla devam eder.

Ahmet Ateş'in konuyla ilgili çalışması ise, kendisinin de ifade ettiği gibi V. A. Gordlevskiy'in makalesi ile J. B. Belot'un ve H. Wehr'in sözlüklerinden derlenmiş kelime listeleridir.

Diller arasındaki alış verişlerde, bazen, alıcı dil, aldığı unsur üzerinde öylesine derin ses ve anlam değişiklikleri yapar ve aslî şekil ve anlam ile verildiği dilde aldığı şekil ve anlam birbirinden o kadar uzaklaşır ki herhangi bir sözlük yazarının o kadar işin içinde verdiği kararlara güvenmek, bizi sık sık yanlışlıklara sürükler.

Bütün bu çalışmalar, 1984 yılında    Şamil Fahri Yahya tarafından değerlendirilmiştir. Şamil Fahri Yahya’nın hazırladığı doktora çalışmasında 1981 Türkçe söz, Arapçanın çeşitli coğrafyalarındaki biçim ve anlamlarıyla verilmektedir. Araştırmacı, ayrıca, Arapçada sık kullanılan Türkçenin bazı isim yapım eklerini ve bu eklerin geçtiği sözleri de listelemektedir.

1990 yılında, Mahammad Ahmad Duhman, “Memlükler Devrindeki Tarihsel Sözler Sözlüğü” adlı çalışmasını    Şam’da yayımlar. Bu çalışmada o devrin Arapça metinlerinde geçen 891 söz ve ifade yer almaktadır.

Arapçadaki Türkçe unsurlar konusunu en çok çalışan bilgin, Erich Prokosch olmuştur. Prokosch’un Sudan Arapçasındaki Türkçe sözlerle ilgili eseri, Türkçe-Arapça ilişkileri konusunda, alıntıların ses bilgisi konusunda ve Türkçe meslek ekinin Arapçada kullanımıyla ilgili bilgiler verdikten sonra 202 Türkçe sözü inceler.

Yakın zamanlarda da  Bedrettin Aytaç tarafından “Arap Lehçelerindeki Türkçe Kelimeler” adlı bir eser yayımlanır. Türkçe sözlerin Arap Lehçelerindeki biçimlerinin de gösterildiği bu eserde 941 söz   yer almaktadır.

5. Türkçe-Rusça İlişkileri

Türklerin Çinliler, Farslar ve Araplardan sonra en eski komşuları önce Ruslar sonra da bütün Slavlardır. M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan Kuzey ve Güney Slavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren, önce Avarların, sonra da Bulgar Türklerinin ziraatçı tebaları olarak daha doğuya çekilmişler ve nihayet M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına ulaşmışlardır. Bu sebeple gerek Kuzey Slavları, gerekse Güney Slavları, bu bin beş yüz yıla yakın süre içinde daima bir Türk kavminin komşusu oldular.

M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan Kuzey ve Güney İslavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren, önce Avarların, sonra Bulgar Türklerinin ziraatçı tebaları olarak daha doğuya (belki zorla) çekilmişler ve nihayet M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına ulaşmışlardı.

Ruslar ile Türklerin ilişkilerini  bir kaç döneme ayırmak mümkündür. En eski zamanlara ait devre, Kiev Rusyası oluşmadan önceki 6.-7. yüzyıllardaki Slovenler ile Avarların ilişkileri ve daha sonra Hazarlar, Volga Bulgarları ve diğer Türk boyları arasındaki ilişkiler. Tarihe baktığımız zaman, Rus ve Türk toplumlarının ticaret, ekonomi ve yerleşim bakımdan birbirleri ile yakın temas içerisinde idiler. Bundan dolayı, bu halkların günlük kullanılan dili öğrenmeleri gerekirdi. Bunun sonucunda birçok Türkçe söz Rusçaya geçmiştir. Türkçe kelimelerin Rusçaya geçişleri Kazan, Astrahan ve Kırım Hanlıkları döneminde daha da artmıştır. Daha sonra da Sovyetler Birliği’nin içerisinde Türk toplulukların olması, Rusça- Türkçe ilişkisinde çok önemli ve etkin bir faktör olmuştur.  Araştırmalara göre Rus dilinde Yunanca, Latince, Fin-Ogur, Moğolca,    İran dillerinden sözler yer almaktadır. Bu dillerin arasında Türkçenin ise önemli bir rolü vardır.

Türk dillerinden gelmiş ve günlük konuşmalarda kullanılan sözler dil araştırmacıları için büyük bir ilgi alanıdır.

Yapılacak yeni çalışmalarla Rusçadaki Türkçe sözlerin sayısı artacaktır; çünkü Ruslarla Türklerin son yıllarda ilişkileri eskiye göre daha da hareketlenmiştir. Yani birlikte yaşamalar artmıştır, dolayısıyla da karşılıklı  öğrenmeler çoğalmış olmalıdır. Buna bir örnek vererek sözümüzü tamamlamak istiyoruz. İncelediğimiz kaynaklardaki Türkçe sözler listesinde tek başına tamam sözü yoktur; ancak bugün Rusçada tamam sözü sıkça kullanılmaktadır.

5.1. Türkçedeki Rusça Unsurlar:

Bu konuda ilk çalışma, H.F. Miklosich tarafından 'Türkçedeki    İslavca, Macarca ve Romence Unsurlar' adıyla 1889'da yapılmıştır. Bu tarih,    İslavcadaki Türkçe unsurların araştırılmağa başlandığı tarihlere rastlamasına rağmen, bu yoldaki çalışmalar o kadar heyecan verici bulunmamış olmalı ki İslavcadaki Türkçe unsurlar konusu etrafında cereyan eden meşhur tartışmaları, bu konu etrafında görmüyoruz.

Bunun sebebi, H. F. Miklosich ve Snjezana Valjacic'in de ifade ettikleri gibi Türkçe’deki İslavca unsurların pek az oluşudur. Malzemesi oldukça sınırlı olan bu konu, son olarak 1957'de 'Türk Halk Dilinde    İslavca Alıntılar' adıyla Andreas Tietze tarafından incelenmiştir. Türkçedeki    İslavca alıntıların ses bilgisi açısından da değerlendirildiği bu çalışmada 233 İslavca söz yer almaktadır.

5.2. Rusçadaki Türkçe Unsurlar:

İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha sonra da Güney İslavlarının dilleri üzerinde başlayan bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük halinde Elizaveta Nikolaevna    Şipova'nın ve Abdullah Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

E. N. Şipova'nın “Rus Dilindeki Türkçe Unsurlar Sözlüğü” adını taşıyan eseri, Alma- Ata'da, 1976 yılında yayımlanmıştır. Bu çalışmada, Rusçaya Türkçeden geçtiği kabul edilen 1507 kelime üzerinde durulmaktadır. Bu sayı,    Şipova'dan önce Rus etimoloji sözlüğünü yazmış olan M. Vasmer'in eserindeki Türkçe unsur sayısından epeyce azdır.

N. Poppe Jr.'a göre M. Vasmer'in eserinde Türkçe asıllı olarak belirlenen 1700 kelime yer almaktadır. Vasmer'in eseri diyalekt kelimelerine yer verdiği iddiasıyla tenkit edilmiştir. Her halukârda, Rusların bugünkü yeni vatanlarına geldikleri tarihlerden beri süren Türk-Rus ilişkilerine bakarak, yüzün üzerinde makale ve kitabın yayımlandığı bu konuda, daha yeni, daha geniş ve daha ayrıntılı çalışmalar bekleyebiliriz.

Alma-Ata’da 1994 yılında yayımladığı “Rus Edebiyatında Türkizm”61 adlı eserinde, R.T. Mendekinova, Kazakistan’da yaşayan Rus yazar İ. P. Şuhov’un iki romanında 2500’e yakın Türkçe söz bulunduğunu belirtir. Bu eserde, Türk-Rus ilişkileri de değerlendirilmiş ve  456 Türkçe söz listelenmiştir.

Moskova’da, A.G. Spirkin,    İ.A. Akçurin, R.S. Karpinskaya tarafından 1980’de yayımlanan “Yabancı Kelimeler Sözlüğü”, Türkçe unsurlar bakımından 1955 yılında yapılan ilk baskısından çok farklı hale getirilmiştir. Sözlüğün bu ikinci baskısında, Rusçadaki Türkçe kelime sayısı gülünç bir rakama düşürülmüştür: 304. Türklüğü ve Türkçeyi, yalnız Türklerin kendileri değil, galiba komşuları da terkediyor!

6. Türkçe-Ukranca İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

6.1.Türkçedeki Ukranca Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçilerine de değinilmiştir.

6.2.Ukrancadaki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca  biçimlerine de temas edilir. Bilhassa Fasmer, sözlerin Rusça biçimlerinden önce Ukrancadaki biçimlerini verir. Ukrancadaki Türkçe unsurları konu edinen son monografik yayın da, bu iki İslav dilindeki Türkçe sözleri, iki ayrı bölüm halinde inceler.  Günlük gazete ve dergilerin, okul kitaplarının taranmasıyla oluşturulmuştur R. R. Devletov tarafından yayımlanan ve günlük dile dayalı bu çalışmanın Ukranca bölümünde 747, Rusça bölümünde 594 Türkçe söz yer almaktadır.

7. Türkçe-Ermenice İlişkileri

Tarihin bildiği kadarıyla Türklerin Çinliler, Farslar ve Bizanslılardan sonra en eski komşusu Ermenilerdir. Uzun bir zaman dilimi içinde komşuluk ilişkisi yaşamış olan bu iki halk, birbirinden pek çok şey öğrenmiş; öğrenilen  bilginin adı olan söz, komşunun dilinde de yaşama alanı bulmuştur.

Kafkasya’nın başka halklarının yazılı kaynakları, Orta Çağ başları Azerbaycan tarihi ve yazılı dönemden önceki  Türk dili  tarihi araştırmalarında, büyük önem taşımaktadır. Bu  yazılı kaynaklar, kapsadıkları Türkçe sözlük ve gramerlik unsurlarla, yazılı devir öncesindeki Türkçe’yi kurmakta, Türk dili tarihinin; yine kapsadıkları Türkçe kavim adları, kişi adları ve yer adlarıyla Türk tarihi çalışmalarının önemli  belgeleridir. Bilindiği gibi, Türk tarihi ve dili araştırmalarında, buna benzer bir rolü, Çin, Fars ve Bizans kaynakları oynamaktadır.

Kafkasya’nın başka halklarının tarih kaynaklarındaki ve dillerindeki  Türkçe etkisini, ilk olarak, Mordtmann incelemiştir.  Bu konuda birçok çalışma yapan Mordtmann, bu yazılarından birinde    şunları söylemektedir: “Ermeniler Hint-Avrupa grubuna bağlıdır; ama dilleri açıkça Turan etkisinin izlerini taşımaktadır. Bu ifade altında, ben, Osmanlılarla yüzyıllar boyu süren ilişkiler sonucu olarak Ermenice’ye giren Türkçe sözleri değil, Selçuklular, Osmanlılar vb. Türk devletleri doğmadan, M.S.  IV., V., VI., VII. yüzyılların yazılı Ermenicesindeki Turan unsurlarını kastediyorum.” Mordtmann, burada 23 Türkçe söz sunarak, bu sözlerin yazılı Türkçe’den önceki devirlerde, M.S. IV.-V. yüzyıllarda Ermenice’ye alındığını belirtmektedir.

VII. yy.dan başlayarak Kafkas kaynaklarındaki Türkçe kelimelerin sayısının hızla arttığı görülmektedir.VII.-VIII. yüzyıllar ve daha sonraki  Ermeni kaynaklarında,  Alp Arslan, Kılıç Arslan, Gazan, Atabeği,  vb. birçok kişi, ata, oğlan, kızlar, vb. akrabalık, avçı, temirçi, vb. meslek, Hun, Hazar, Türk, Kenger, Akatzir, Barsil, vb. kavim ve yer adı yanında, beslenme ve giyinme  gibi temel kültürler veya sosyal yapı ve üst kavramlarla ilgili  çok sayıda Türkçe sözle karşılaşırız.

Dillerin ses bilgisi ve söz dizimi düzlemlerinin temsil ettiği kullanım yapılarında, sözlüklerin temsil ettiği  edinim yapılarına oranla, oldukça zengin bir çeşitlilik ve hızlı değişiklikler yaşanmaktadır. Sözler, seslere ve cümlelere oranla daha kalıcı yapılardır. Bu yüzden, dil alışverişleri söz konusu edildiğinde, ilk akla gelen sözlük alıntıları olmaktadır. Geniş bir coğrafyada,  uzun bir süre yaşamış ve yaşamakta olan Türkçe’nin Çince, Farsça, Ermenice, Bulgarca, Arnavutça, Rusça, Macarca ve Romence gibi eski komşularıyla ilişkileri, yalnız sözlükte kalmamış, ses ve söz yapımı ile söz dizimi düzlemlerine de sıçramıştır. Bu yüzden, Türkçenin bu eski komşularıyla ilişkileri söz konusu olduğunda, sözlüklerde görülen söz alışverişlerinin ötesinde, gramerlik alıntılar da gündeme gelmektedir.

Türkçe-Ermenice ilişkileri söz konusu edildiğinde, Türkçenin Ermeniceden epeyce söz aldığını ve bunların 20 kadarının yazı diline de geçtiğini görüyoruz. Türkçenin Ermeniceden herhangi bir gramerlik unsur alması ise söz konusu değildir.

Türkçenin Ermenice üzerine etkisine gelince, bu etkinin Ermenicenin hem sözlük hem de gramer alanlarına yayıldığını görüyoruz. Tarihte olduğu gibi, bugün de, Ermenistan dışında küçük topluluklar halinde yaşayan Ermeniler arasında, bir yazı dilinin birleştiriciliğine dayanan standart bir dil yoktur. Ermenicenin etimoloji sözlüğünü yazmış olan R. Açaryan,  bu konuda, 1926’da Baku’da toplanan I. Türkoloji Kurultayında şunları söylemektedir: “Küçük Asya’nın Batı bölgelerinde, Kıbrıs’ta, Bulgaristan’da, Doğu Rumeli’de, Romanya’da ve Basa- rabya’da, İran’nın ve Kafkasya’nın bazı köylerinde, Türkçe’nin Ermenice üzerindeki etkisi o kadar yaygınlaşmıştır ki, Ermeniler kendi ana dillerini bile kaybetmişlerdir. Bu olay, birkaç yüz yıl önce gerçekleşmiştir. Polonya Ermenileri, 1530 yılından itibaren Ermeniceyi unutup Tatarcayı kabul etmiş ve Ermeni alfabesiyle büyük bir Tatar edebiyatı yaratmışlardır. Kilise kitapları bile Tatarcaya (Kıpçakçaya) tercüme edilmiştir. Ermeniler, Küçük Asya’da olduğu gibi,    İstanbul’da da Türkçe yazdıkları zengin edebiyatı, Ermeni yazısıyla daha da ilerletmişlerdir. Türk alfabeleri hiçbir zaman yeterli olmamış ve halk dilindeki bütün sesleri işaret etme niteliği taşımamıştır. Ermeni alfabesi ise, bu olgunluğa sahiptir. Tabiî ki bu sebeple, Ermeni alfabesiyle yazılmış bu edebiyat, Türk-Tatar dilinin tarihini öğrenmek bakımından son derece önemlidir. Türkçe’den alınma sözler, Türkçe’nin fonetik kurallarını kronolojik olarak belirleyebilme imkânını sağlar. Bu konuda, Ermeni yazarlarının eserlerinde yer alan geniş malzeme kullanılırsa, erken asırlardaki Türk-Tatarların yaşantıları ve tarihi de öğrenilmiş olur.”

Bugün Ermeni yazı dilinin komşuluğunda yer alan Azerbaycan Türkçesi, Ermenistan Ermenicesindeki Türkçe sözlerin geçiş yolu olmuştur. Bu yüzden, Ermenicedeki Türkçe alıntılar, büyük ölçüde, Eski Anadolu Türkçesi ile Türkiye Türkçesine oranla Eski Anadolu Türkçesine daha yakın olan Azerbaycan Türkçesinin  ses özelliklerini taşımaktadırlar.

7.1. Türkçedeki Ermenice Unsurlar:

Ermeniceden Türkçeye Geçen Sözler: Bu konu ilk olarak 26    Şubat-5 Mart 1926  tarihlerinde Baku’da toplanan I. Türkoloji Kurultayında dile getirilmiştir.  Türklüğün alfabe değişikliği temel konusu için toplanan,  bu arada Türklük Bilgisinin başka konularının da görüşülüp tartışıldığı bu kurultaya Ermenicenin Etimolojik Sözlüğünün ve Ermenicedeki Türkçe Unsurlar  Sözlüğünün yazarı  H. R. Açaryan da katılmış ve bildirisini Türkçe sunmuştur. Bu kurultaya sunulan bildiriler, yine 1926 yılında Rusça yayımlanmış ve Açaryan’ın söz konusu bildirisi Rusçaya özet halinde çevrilmiştir. Türk-Ermeni dil ilişkileri konusunda bir fikir  verebilecek düzeyde olan Ermeni bilginin bu bildirisinde, Ermeniceden Türkçeye geçmiş 200 kadar söz açıklanmıştır. Açaryan, Türkçe sunduğu bildirisini    şöyle sürdürmektedir: “Türkçe’nin Ermenice üzerindeki etkisi çok büyüktür. Ben, daha 1902’de, bu meseleyi geniş ve özel bir çalışmada ele almıştım... Bu kelimelerin sayısı 4000’e ulaşmaktadır... Genellikle, bir dilden başka bir dile isimler, bazen sadece sıfatlar, çok nadir hallerde ise fiiller geçer. Sayı  sıfatları, bağlaçlar ve zarflar ise, başka bir dil tarafından benimsenmezler; fakat Ermenicede bu tür unsurların hepsi aynı ölçüde yaygındır. Birçok vilayette 70, 80 ve 90 rakamları Türkçe adlarıyla kullanılmaktadır.    Rodos’ta da 69-99 arasındaki bütün sayı adları Türkçedir... Şimdi ise, konunun ikinci kısmı olan Ermenice’nin Türk-Tatar dili üzerindeki etkileri kısmına geçiyorum. Kopenhaglı bilginlerden Prof. Olger Peterson ve Viyanalı Kraelitz-Grainfenhorst, Türk-Tatarların bir grup kelimeyi Ermenilerden çok eski çağlarda aldıkları tahminini yürütürler. Ben, burada bu meseleye değinmeyeceğim. Sizin dikkatinizi daha eski dönemlere ait çeşitli Türk-Tatar, özellikle Anadolu ağızlarında karşılaşılan dil hadiselerine çekmek istiyorum. Bu kelimelerden bir kısmı edebî dile  de geçmiş; bir kısmı ise, sadece halk dilinde yaşamaktadır. Ermeniceden  Türkçeye geçen bu kelimelerin toplam sayısı 200’dür.”

Son olarak, yakın zamanlarda, bu konuyu Robert Dankoff  ele almış, Ermeniceden Türkçeye geçen sözleri bir sözlük halinde yayımlamıştır. Bu yayında 806 söz yer almaktadır. Dankoff’un bu çalışmasında, Açaryan’ın “toplam 200” dediği bu sayının, hangi amaçla olduğu bilinmez,  Ermenicede de yaşamakta olan pek çok Türkçe sözün veya Türkçenin başta Rumca olmak üzere başka dillerden aldıklarının Ermenice gösterilerek dört katına çıkarılmış olduğunu görmekteyiz. Dankoff, bu yayınına, Türkçe mi Ermenice mi olduklarının tartışılması  gerektiğine inandığı  309 söz daha ekler ve böylece Türkçedeki Ermenice sözlerin sayısı 1115’e yükselir.  Bu sayı, Ermenicenin etimoloji sözlüğünü ve R. Dankoff’un da başlıca kaynağı olan Ermenicedeki Türkçe unsurlar  sözlüğünü  yazmış bulunan  Açaryan’ın verdiği sayının altı katıdır. Dolayısıyla bu çalışma, bizi, Türkçedeki Ermenice sözler konusunda sağlam bir düşünceye götürmekten uzaktır.

Biz tekrar Açaryan’ın çalışmasına dönersek, Türkçedeki Ermenice sözlerin sayısını “toplam 200” olarak kabul edebiliriz. Çoğu ağızlarda yaşamakta olan bu sözlerden 20 kadarı Türk yazı diline de geçmiştir.

7.2. Ermenicedeki Türkçe Unsurlar:

7.2.1. Sözlük Alıntıları:

Bilebildiğimiz kadarıyla, Ermenice, M.S. IV. Yüzyılda, Türkçeden en az 23 söz almış bulunuyordu. XI. asrın sonlarına doğru, Türkçeden Ermeniceye geçen sözlük ve gramerlik alıntıların sayısı önemli derecede artmıştır. Bu devirden sonra Türkçe, yalnız Türklerin değil, aynı zamanda Ermeni yazarları ve aydınlarının da kullandığı yazı dili haline gelmiştir. Böylece, bu iki dilin ilişkisi, konuşma dilinin dışına taşarak edebî seviyeye genişlemiştir. V. L. Gukasyan, Türkçenin etimoloji sözlüklerinden birini de yazmış olan E.V. Sevortyan’ın, bu dönemi anlatırken  şunları yazdığını ifade etmektedir: “Ermeniler,  XII. asır Moğol işgaline kadar   Selçuklular ve Türkmenler, daha sonra da Osmanlılar ve şimdiki Azerbaycan Türklerinin atalarıyla bir arada yaşayarak, onlarla devamlı ve çok yönlü ilişkilerde bulunmuşlardı. Orta Çağ Ermeni edebiyatında Güney Türk kökenli kelimelerin bulunma nedenini Oğuz kavimleri ve halkıyla olan günlük ilişkilerle açıklayabiliriz. O dönemin birçok Ermeni yazar, yurttaşları Türkler gibi Türkçe konuşabiliyor, bazen iki dilli olabiliyordu.”

XV.-XX. yüzyıl Ermeni yazılı kaynaklarına dayanarak Ermenicede Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesine ait kelimelerin her geçen yüzyıl daha da arttığını söyleyebiliriz. Yukarda bahsettiğimiz R. A. Açaryan’ın “Ermenice’deki Türkçe Alıntılar” kitabında 4262 tane Türkçeden alınmış söz yer almaktadır.

Muhtemelen  II. Dünya Savaşının kargaşası yüzünden on yıl ara ile yayımlanmış iki yazısında, Eugeniusz Sluszkiewicz, Ermeniceye geçmiş Türkçe sözleri, dilciliğin en dağınık konularından biri olan alıntı sözlerin ses bilgisi açısından değerlendirmiş, Ermenicedeki 276 Türkçe sözü kullanarak, Türkçenin seslerinin Ermenicede nasıl temsil edildiklerini göstermeğe çalışmıştır.

7.2.2. Deyim Alıntıları: Bu  iki dil arasında,  söz alıntıları yanında, deyimlik alıntılar da söz konusudur.

1. Türkçeden Ermeniceye Değiştirilmeden Alınanlar:

Ay balam, ay canım, ay sağ ol>Ay balam, ay canım, ay sağol (ALŞ 1, 316) Aslan balası>Aslan balası (HA 1, 57)
Begafil  eşge düşdüm, dağıtdım  dünya  pulu>Begafl eşga düşdım  dagıtdum dünya puli (Erm. Aş. 88)
Bilene  bir, bilmeyene min>Bilana  bir, bilmiyana  bin (HA. I, 36)
Dedi eynindeki olan, paltarı  sat ver cahıra>Dedi aynindakı olmiş, partali sat, ver cahıra (Erm. Aş. 48)
Düşmenin  gözi kor olsun>Dyuşmanı  gyozi gyor olsun (ALŞ. I, 354)
Keçi can  hayında, gessab  piy ahtarır>Keçi can harayında, gesab piya man galis (ALŞ. I, 218)
Keçen  güne   gün çatmaz,  calasan günü güne>Geçan   gyuna-gyun  çatmaz, calason  
gyun  gyuna (ALŞ. I, 366)
Keşiş  bele iş>Keşiş bele iş (EA. I, 96)
Kor üçün  hamısı bir, ya burda, ya Bagdat’da>Kor  içün hamsi bir, ya burda, ya
Bagdat’da (ALŞ. I, 236).
Gorun çatlasın der – der can, gorun>Gyorn  çatlası derder can, gyorn (HA. I, 46)
Pah, namerd köpek oğlu>Pah, namard  gyopoğli (ALŞ. 1, 269)
Seni doğanın boynu sınsın, bele boynu sınsın, Seyran oğlan>Sani  doğanın boyni snsun,  
bele boyni  snsun, Seyran oğlan (ALŞ. I, 308)
Bilene bir, bilmeyene min>bilana bir, bilmiyana bin (HA.  I, 36)
Olacağa çare yoh>Olacağa  çara yoh (GA.  II., 171)

2. Türkçeden Ermeniceye Çevrilerek veya Melezleştirilerek Alınanlar:

Gel gel demek> Gjal-gjal anel  
Giç damar> Giz damar

Tike tike etmek> Tikä tikä anel  
Gadasını almak> Gadan arnel

Aslan kesilmek>Aslan ktrel

Eh, yaradan Allah>Eh, yaradan asdvaç (ALŞ. I, 361)
Düz danışanın papağı deşik olar>Drusd hosogi papağı  çag gıli (HA. I, 37)
İt hürer, kervan keçer>Şunı   ghaça,  karvanı  gkoça  (PP. I,  185)
Harada aş, orada baş>Bordeğ  aş, endeğ baş  (PP. I, 36)
Ahır atadan, babadan bele bilmişik>Ahr atadan, babadan esbes eng imaçel (HA. I, 98)
Oho, baş üste, canım çıhsın>Oho, baş yusda, cans dursga (ALŞ. I, 325).
Saggız kimi yapışır>Sahgzi  besa gıpçım (ALŞ. I, 321)
Maral kimi gözeldir>Marali bes gyozale (ALŞ. I, 314)
Gülüm, gülüm, gül çiçek>Gyulım, gyulım, gyul  çiçag (GA. II, 211)
Ay arvad, ne karvan keçmeli kecedir>Ay gnig, inç karvan  gdrelu gişere  (HT. I, 495)
Bir atım barıt kimi şeydir>Mi  atum baruti bes  bana (PP. I, 79)
Bir neçe tazı-tula meni  gerek gorhutsun?>Mi kani tazi tula inc  batke nahaç nen? (GA. II, 1939)
Deyirmanı sınıb  çah-çah olub>Cağaçi  godraç çahçahen darel (PP. I, 70)
Ne var, haneharabın arvadı?>Do  inca hani harabi gnig? (PP. I, 68)
Bu deyim alışverişleri yanında geri dönen alıntı deyimler de vardır; yani
Türkçe>Ermenice>Türkçe şeklinde  geri dönen alıntı deyimler:                  
Kordu, şildi, gebulumdur> Kores, şiles, gebules (İH. II, 316)
Her şey yavaş yavaş> Her şey gamas gamas  (MP. I, 21)
İravan aşından da oldug, Giravan daşından da (İH. II, 322)

7.2.3. Gramerlik Alıntılar:

En azından  1600 yıl  süren, Ermenicenin tarihteki ve bugünkü çeşitli Türk şiveleriyle ilişkileri sonucu, Yeni Ermenicede bazı yapı değişiklileri de olmuştur. Ermeni edebi dilinin kurucusu  Hacatur Abovyan ile ünlü Ermeni dilcileri  M. H. Abeğyan ve  R. Açaryan, yaptıkları çalışmalar sonunda, bu 1600 yıl süresince Ermenicede görülen büyük değişiklikleri ortaya koymuşlardır. H. Abovyan, M. H. Abeğyan ve R. Açaryan, değişik tarihlerde, benzer ifadelerle şunları yazmışlardır: “Azerbaycan  ve Türkiye Türkçelerinin etkisi sonucunda Ermeni dilinin söz dizimi epeyce değişerek, Hint-Avrupa dillerinin söz diziminden uzaklaşmış, Ermenice, eklemeli bir dil haline gelmiştir.”  Buna karşılık,    şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, Türkçede Ermeniceden alınmış herhangi bir gramerlik unsura rastlanmamıştır.

7.2.3.1. Ses Bilgisi Düzleminde: Bilindiği gibi, başka bir dilden yapılan alıntılar iki dillilik çizgisine yaklaşacak kadar çoksa, alındıkları dilin ses, şekil  ve söz dizimi yapısını zorlayarak, orada kendilerine hayat alanı bulabilmektedirler: “Eğer başka dilden söz alan halk etkilendiği dille az veya çok derecede tanışıyorsa, yada alıntı sözler yeteri kadar çoksa, bu durumda, ses yapısı olarak etkilenen dile uymayan yabancı sesler, geçtikleri dilin ses yapısını bozsalar bile genelde korunur.”

Türkçe alıntı sözler, bazı ünlü ve ünsüzleri de Ermeniceye taşımıştır. Bu konuda,  e, ö, ü ünlüleri ile eski Ermenicede bulunup da orta Ermenicede yer almayan    b, d, g     kapanma ünsüzlerinin yeni Ermenicede tekrar ortaya çıkışı,  Türkçenin ve bilhassa da söz başındaki kapanma seslerinin yumuşak varyantlarını tercih eden Azerbaycan Türkçesinin, yeni Ermenicenin  ses yapısına etkisi olarak değerlendirilmektedir.

7.2.3.2. Şekil Bilgisi Düzleminde:

Türk şivelerinin, özellikle de Azerbaycan Türkçesinin Ermenicede yapım ekleri vasıtasıyla yeni kelime oluşturulmasına da etkisi olmuştur.  Türkçeden Ermeniceye geçen –lık/-lik/-luk/-lük kavram eki, -lı/-li/-lu/-lü sıfat eki, -çı/-çi/-çu/- çü meslek ve –nçı/-nçi>-mzi    sıra sayı eki gibi yapım ekleri ve    mış/-miš fiil çekim eki, Ermenicenin kendi ekleri kadar işlektirler.79 Yeni kelime yapan bu ekler, giderek ana dildeki kelimelere de eklenerek girdikleri dile uyum sağlarlar. Türkçeden Ermeniceye geçmiş  ekli ve eksiz bazı söz çiftleri,  Ermenilerin dil ve düşünce dünyasında oluşturdukları kategorilerle, Ermenicenin morfolojik yapısında parçalanmaya yol açmışlardır:

av: “av” // avçi: “avcı”  
ayna: "ayna, şişe" // aynaçi: “aynacı, camcı”  
balta: “balta // baltaçi: "baltacı"
bitikçi: "yazar"  
bostan: "bostan" // bostançi: “bostancı”
çöp: “çöp, ot” // çöpçi: "otaçı, ot ile sağaltan”"
el: "halk, ülke" // elçi: “elçi, sefir”
ez-: "ez-" // ezilmiş: “ezilmiş”
yapunçi: "kepenek"  
ayrı: "ayrı" // ayrılmış: “ayrılmış”  
azar: "hastalık" // azarli: “hasta” // azarlamiş: “hastalanmış”
tamga: “damga” // tamgaci: "damgacı"  
toz: "toz" // tozlug: “tozlu yer”
meku: “bir” // mekumçi: “birinci”
yerku: “iki” // yerkumçi: “ikinci”
tasu: “üç” // tasumçi: “üçüncü”

7.2.3.3. Söz Dizimi Düzleminde:

M. H. Abeğyan, daha bu yüzyılın başlarında bu konuya dikkat çekmiştir. O, “Yeni Ermenice’nin Sentaksı (Ermenice), Erivan 1912” adlı monografisinde, “Türk    şivelerinin (Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi) etkisi yüzünden, yeni Ermenicenin (Aşharabar) söz dizimi,  eski Ermeniceden (Grabar) keskin farklılıklarla ayrılmaktadır” diye yazmaktadır. M. H. Abegyan'ın bu fikri, R. A. Açaryan'ın "Ermeni Dilinin Tarihi (Ermenice), II. cilt, Erivan 1951,  s. 287-291” adlı eserinde kesinlik kazanmıştır.  R. A. Açaryan, Ermenicenin söz dizimini genetik olarak bağlı bulunduğu Hint-Avrupa dillerinin söz dizimi ile karşılaştırırken şunları tespit etmiştir:


1. Eski Ermenicede yüklem cümlenin başında (özneden önce) gelirdi. Yeni Ermenicede ise, bunun tam tersi olarak cümle unsurlarının sırası aynen Türk şivelerinde olduğu gibidir:

tesi zthrcunn or jerger i vraj carin “gördüm kuşu öten ağaçta" > cari vra jergoy thrcuny
tesa “ağaçta öten kuşu gördüm".  
zinc araric vasn ordvoj imoj "ne etmek kendi oğlum için" > tyis hamar inc anem "kendi
oğluma (ben) ne yapayım?".

2. Eski Ermenicede asıl unsur, yardımcı unsurun önüne geçer, yeni Ermenicede ise,  bunun tam tersi yapılır:

ztunn Petrosi "ev Petro'nun" > Petrosi tuny "Petro'nun evi".


3. Eski Ermenicede diğer Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi zamir isimden sonra, yeni Ermenicede ise,  isimden önce gelir:

ajr ajs "adam bu" > ajs (es) mardy  "bu adam"; tun im  "ev benim" > im tuny  “benim
evim”; hor imun "babam benim" > im hory  "benim babam" vb.

4. Eski Ermenicede sayılardan sonra gelen isimler çokluk, yeni Ermenicede ise,  teklik halinde kullanılır:

hing tner  "beş evler" > hing tun "beş ev."

5. Eski Ermenicede zarflar isimden önce, yeni Ermenicede ise,  isimden sonra gelir:

araci hor imaj “önünde babamın benim” > im hor arac  "benim babamın önünde")

İki dil arasındaki bu sözlük ve gramer alıntıları  dışında, Türkiye ve Azerbaycan’daki bazı yer adlarının Ermenice olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, başta kişi ve yer adları olmak üzere, Ermenicede pek çok Türkçe unsurun da özel ad olarak kullanıldığını görmekteyiz.

8. Türkçe - Macarca İlişkileri

M.S. 463'lerde Karadeniz kıyılarına inen Ogur kavimlerinden biri olan ve Bizans kaynaklarında yanlışlıkla 'Türk' olarak adlandırılan Macarların dili ile Türk dilinin ilişkilerinin başlangıcı, Türk-Macar ilişkileri gibi tarihin derinliklerinde kaybolmaktadır. Bu devirden, yani M.S. 5. yüzyıldan önceki Türkçe-Macarca ilişkisi üzerinde konuşmak, bugün için hemen hemen imkânsızdır. Bu konuda söylenebilecek    şeyler    şimdilik sayılıdır: Birkaç zarfın yıpranarak ön ek halini almış    şekilleri dışında Macarca, Türkçe gibi sondan eklemeli bir dildir. Diğer taraftan, vokal ve konsonant sisteminde, Türkçe’deki kadar kuvvetli olmasa bile hakim bir benzeşmenin bulunduğu bir dildir. Bugün Macarcanın, hattâ diğer Ural dillerinin sözlüklerinde, kelime kök ve aileleri tesbite çalışılırken, Türkçeden ve diğer Altay dillerinden örnekler verilmekte, sık sık, "Türkçedeki ve diğer Altay dillerindeki paralelleriyle daha ileri bir incelemeyi gerektirmektedir." gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu ifadelerdeki bilgiyi iki şekilde yorumlamak mümkündür: 1. Bugün başlıca; Fince, Macarca, Samoyedce, Ostyakça,Çeremisçe, Votyokça, Vogulca ve Lapça’nın temsil ettikleri Ural dilleri ile Türkçe, Moğolca, Mançurca, Tunguzca, Korece ve Japoncanın temsil ettikleri Altay dilleri aynı kökten çıkmışlardır, bu diller eski bir geçmişte aynı ve tek bir dil imişler veya; 2. Sözü edilen bütün bu dilleri konuşan halklar, yani Ural ve Altay halkları, çok eski zamanlarda, çok uzun devirler boyunca yan yana veya birlikte yaşamışlar ve dolayısıyla dilleri birbirinin dillerine benzeşmiştir. Bu husus ise, konumuzun sınırları dışındadır.

8.1. Türkçedeki Macarca Unsurlar:

Tarihte birçok Türk kavmini içinde eriterek Türklükten can ve kan alan Macarlık ve Türkçe’den pek çok kelime alan Macarca, Türklere birşey vermekte oldukça cimri davranmış gibidirler. Galibâ, Macarlardan öğrendiklerimiz, Mac. varos "şehir">Tü. varoş "şehirlerin sur dışı mahallesi", Mac.    katona "asker">Tü.    katana/kadana "asker atı; iri bir at cinsi", Mac. kapocs "kopça, çengel">Tü.    kopça "kopça", Mac.    szoba "oda">Tü.    soba "soba", Mac. soronpo "şarampol">Tü. şarampol "şarampol" kelimelerinin anlamıyla sınırlı kalmıştır.

8.2. Macarcadaki Türkçe Unsurlar:

Karanlık devirlerden sonraki Türkçe-Macarca ilişkilerini iki döneme ayırıyoruz:

8.2.1. Yurt Tutuş Öncesi ve Arpad Devrinde Macarcaya Giren Türkçe Unsurlar:

Yurt tutuş öncesinin kelimeleri, ilk Batı Türkçesi veya Bulgar / Çuvaş tipli Türk dilleri kaynaklıdır. Arpad devri kelimeleri ise Kıpçak / Kuman dilinden alınmadır. Yani Macarca’ya 5-15. yüzyıllar arasında giren Türkçe kelimelerin 5-9. yüzyıllar arasında girenlerinin daha çok Çuvaş tipli Türk    şivelerinden, daha sonrakilerin ise, Kıpçak şivesinden alınmış olduklarını kabul ediyoruz. Çuvaş tipli şiveler, bilindiği gibi, Orkon âbidelerinde karşılaştığımız ilk yazılı Türkçenin yanında, ondan epeyce farklılaşmış bir    şive olup, tarihte Bulgar ve Hazar Türkçesinin, bugünse Çuvaşça’nın temsil ettikleri kabul edilen Batı Huncasını veya İlk Batı Türkçesini ifade etmektedir.

Macarcadaki Türkçe unsurlar konusunda, son bir buçuk yüz yıl içinde pek çok kitap ve binlerce makale yazılmıştır. Bu makalelerin çoğu kelime biyografileridir. Macarlar kendi dillerinin etimoloji çalışmalarını yaparken, tabii olarak dillerindeki İslav, Türk, Lâtin ve başka dillerden alınmış kelimeleri de incelemişler, bunlar üzerinde bir buçuk yüz yılı aşkın bir süre tartışmışlardır. Bu çalışmaların sonuçları, ilk defa Gombez Zoltan tarafından 1908 yılında, önce Macarca 'Yurt Tutuş Öncesinde Türkçe Alıntı Kelimelerimiz' adıyla, sonra da 1912'de Almanca olarak 'Macarca’daki Bulgar Türkçesinden Alıntılar' adıyla yayımlanmıştır. G. Zoltan'ın bu eserinde Macarcaya Türkçeden geçmiş 413 kelime müzakere edilmektedir. 1967-1976 yılları arasında yayımlanan Macarcanın etimoloji sözlüğünde değişik devirlerde Macarcaya girmiş 1500 civarında kelime bulunmaktadır.

Bütün bu müzakerelerden sonra, hem Türk-Macar hem de Türkçe- Macarca ilişkilerini işleyen hacimli bir çalışma, 'Yurt Tutuş Öncesinde ve Arpad Devrinde Macarca-Türkçe İlişkileri' adıyla Lajos Ligeti tarafından 1986'da yayımlandı. Bu eserde, bir yandan Karadeniz'in kuzeyindeki ve oradan Orta Avrupa'ya ve Balkanlara sarkmış Türk kavimleri ile bu kavimlerin Macarlarla ilişkileri üzerinde durulmuş, bir yandan da en eski zamanlardan 15. yüzyıla kadar Macarca’ya geçen 485 kelime uzun uzun müzakere edilmiştir.

Macar-Türk ilişkilerinin eskiliği ve canlılığı dolayısıyla, Macarca üzerindeki Türkçe tesiri o kadar kuvvetlidir ki bugün Macarlar'ın yaşattıkları bizim unuttuğumuz Türkçe kelimelerden bile söz açmak mümkündür: Tü.    arbagçı    /    arvışçı    'büyücü, büyücü hekim; doktor' Mac. orvos 'doktor'; Tü. bilig 'iz, işaret, bilgi' Mac. belyeg 'pul'; Tü. bor 'şarap' Mac. bor 'şarap'; Tü. bögüçi 'büyücü, şaman rahip' Mac. bölcs 'irfan',  bölcsész 'bilgin, filozof'; Tü. yaruk, çuv. surda 'ışık, mum' Mac. gyertya 'mum'; Tü. çıgıt / çıkıt 'peynir' Mac. sajt 'peynir'; Tü.    eke 'pulluk' Mac. eke 'pulluk'; Tü. ışkı /  yışkı /  yışak 'iki dilli bıçak, rende' kelimesinin muhtemel bir Çuvaş tipli biçimi: yılıg / yılag, Mac. gyalu 'rende'; Tü. yagak / yangak 'ceviz' Mac.    dio    'ceviz'; Tü. kabırçak    / kaburçuk    'sandık, tabut' Mac. koporso    'tabut'; Tü.    yıd yıs 'koku' Mac. szész 'alkol'; Tü. torak 'kaynatılmış ekşi süt, lor' Mac. turo 'lor'; Tü. yumur 'mide' Mac.    gyomor 'mide'. Macarca-Türkçe ilişkilerinin derinliğini gösteren bir başka husus da birçok Türkçe fiilin Macarcaya geçmesi yanında, Türkçeden alınan bu kelimelerin Macarların dil ve düşünce dünyasında yeni yeni anlamlar kazanmaları, hattâ birleşik kelimeler oluşturmalarıdır. Macarcadaki Türkçe fiiller, isimler gibi tek tek veya bütün halinde defalarca kaleme alınmışlardır. Son olarak Pallo Margit'in bu konudaki çalışması, 'Eski Türkçe Kaynaklı Fiillerimiz' adıyla 1982'de yayımlandı. Bu eserde, Türkçe kaynaklı 101 fiil vardır. Sayıları yüzü aşan Macarcadaki Türkçe fiillere bir kaç örnek verelim: Tü. boşan- 'boşanmak, kurtulmak' > Mac. bocsan- 'kurtulmak, affedilmek'; Tü. boşut- / boşat- 'kurtarmak, salmak'> Mac.    bocsat- 'kurtarmak, günahlarını affetmek'; Tü.    çevir- 'çevirmek' > Mac.    csavar- 'çevirmek'; Tü.    çök- 'çökmek, azalmak'> Mac.    csökken- 'azalmak, aşağı inmek'; Tü. yarat- 'yaratmak'> Mac. gyart- 'yaratmak, imal etmek'; Tü.    yaz-    , Çuv.    sir-    'yazmak'> Mac.    ir- 'yazmak'; Tü. yun- 'yunmak, yıkanmak'> Mac. gyon- 'günahlardan arınmak'. Dediğimiz gibi Macarcada Türkçe kelimelerle yapılmış birleşik kelimeler de vardır. Bir kaç örnek verelim: Tü. tegre 'çevre'> Mac. tér 'meydan, alan'; Tü. kip 'kalıp' > Mac. kép 'resim', bu iki kelimenin birleşmesiyle: térkép 'harita'; Tü. seki 'kanepe, divan'> Mac. szék 'sandalye'; Tü. kar 'kol', bu iki kelimenin birleşmesiyle: karszék 'koltuk'.

Osmanlılar Döneminde Macarcaya  Giren Türkçe Unsurlar:

Osmanlılar döneminde Macarca’ya giren Türkçe kelimeler hakkında da pek çok biyografi yazılmıştır. Bu dönemin kelimeleri ve haklarında yazılan biyografi ve münakaşaların sonuçları, Zsuzsa Kakuk tarafından, önce, 1973'te '16-17. Yüzyıllarda Osmanlı Dil Tarihine Dair Araştırmalar: Macar Dilinde Osmanlıca Unsurlar' adıyla yayımlanmıştır.Z. Kakuk'un Fransızca olarak yayımlanan bu 660 sayfalık geniş eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 1312 kelime yanında 402 şahıs adı ve 224 yer adı bulunmaktadır. Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş kelimelerle daha önceki devirde girmiş kelimeler arasındaki ana fark, Osmanlı döneminde girmiş kelimelerin daha çok kültür kelimeleri; önceki devirde girenlerin ise, daha çok kavram kelimeleri oluşlarıdır. Nitekim, Kakuk Zsuzsa 1977'de, bu yolda 'Macaristan'ın Türk Fethinden Kültür Kelimeleri' adıyla ikinci bir eser yayımladı. Zsuzsa Kakuk, bu eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 78 kültür kelimesini seçerek bu kelimeleri daha geniş    şekilde tanıtmış ve bunların Macarcadan başka girdikleri diğer Balkan dillerindeki   şekillerini de vermiştir. Macar etimoloji sözlüğüne göre, Macarcaya Osmanlı döneminde giren kelimelerin sayısı 501'dir. Bu yayınlar arasında, Macarcadaki Türkçe unsurların sayıları konusunda epeyce farklar görülmektedir. Bu yüzden, bu unsurların sağlıklı bir şekilde tespiti, daha uzun yıllar sürecek gibidir.

9. Türkçe-Fince İlişkileri

Finliler, tarihin her devrinde bir veya birkaç Türk kavminin komşuluğunda yaşamıştır. Bugün Hint-Avrupa dillerinin ortasında kalan Fince ve Macarca yanında, diğer Ural dillerinden birini konuşan halkların hepsi, Türk halklarına komşu olarak yaşamaktadır.

9.1. Türkçedeki Fince Unsurlar

Bu konuda herhangi bir yayına rastlayamadık.

9.2. Fincedeki Türkçe Unsurlar

Fince, Macarca ve Türkçenin çeşitli sözlük ve gramer karşılaştırmaları yapan yayınlar hariç, hakkında yapılmış herhangi bir çalışmayı görmediğimiz bu konuda Mustafa Öner, şunları söylemektedir:

“Dil aileleri şemasında Ural-Altay dil ailesinin Altay kolunda duran Türkçe ile Ural kolunda duran Fincenin ilişkisi ya da bu dillerin konuşurları olan Türklerle Finlilerin komşuluğu konusunda    şimdiye kadar yazılmış herhangi bir monografik çalışma yoktur. Coğrafyası dolayısıyla Türkçenin daha çok kuzey koluyla ilişkisi olan Finceden Türkçeye geçmiş herhangi bir söz bilinmezken, Fincenin Etimoloji Sözlüğünde 10 kadar Türkçe kelimenin Finceye alındığı belirtilmektedir.

Bu çalışma Suomen kielen etymologinen sanakirja, “Suomalis-Ugrilainen Seura” Lexica Societatis Fenno-Ugricae XII,1-7, Helsinki, 1981-(SKES)  adlı Fincenin etimoloji sözlüğünde belirlenen Türk dili ve diyalektlerinden alınmış sözlere dayanmaktadır.

Bu sözlükte “Türk Dilleri” başlığı altında toplam 118 söze atıf kaydedilmiştir. Bu atıflar diyalektler düzeyinde sınıflandığında çıkan liste şöyle olmaktadır: VII cilt ve 2293 sayfa tutan bu Fince etimoloji sözlüğünde, İngilizce kökenli sadece 128 atıf bulunduğu hesaba katılırsa, Türkçe alıntıların azımsanmayacak düzeyde olduğu anlaşılabilir.

1980 yıllarında yayımlanan bu sözlük de, “Macarcanın Tarihsel Etimolojik Sözlüğü” gibi, yüzelli yıl kadar önce başlayan Fince ve Macarca gibi Ural dilleri ile Türkçenin sözlük ve gramerce karşılaştırılmalarını yasaklayan bir tutum içindedir. Bu sözlük de “Türkçedeki falan söz ile karşılaştırılamaz” gibi ifadelerle doludur; kısacası, bu sözlük de Macarların etimolojik sözlüğü gibi, yalnız Türkçe ile ilişkilerini değil, bu ilişkileri araştırmayı bile reddeden bir doğrultudadır.

İnsan-varlık ilişkilerini gerçekler dünyasındaki biçimleriyle değil de kafamızdaki biçimleriyle kurmağa çalışmanın,  yani olgular karşısındaki dini ve ideolojik tutumun, gerçekler dünyasıyla bir ilişkisi yoktur. Hep olanlar ve olmakta olanlar ile değil, olması gerekenler ile ilgilenirler, gerçek olgulara uyumlu görünmek amacıyla hulle yaparlar.

Hrıstiyan olmalarına, yüzyıllar boyunca hrıstiyanlığa hizmet etmelerine rağmen, papalığın gözünde ikinci sınıf hrıstiyan olmaktan bir türlü kurtulamayan bu Fin-Ogur kavimlerinin, bilim soğuk kanlılığından uzak, hazırlıksız ve tamamen politik bir yaklaşımla başlattıkları “Turan Dilleri” görüşü, kolayca hırpalanıvermişti. Yüzelli yıl önce başlayan bu son derece masum bilim şüphesinin yolunun, yine politik endişelerle tıkanması, Budenz tarafından başarılmıştı90. Budenz’in bu eseri, Türk Dil Kurumu Kütüphanesi’ne giren ilk kitap olarak “1” demirbaş numarasını taşımaktadır.

Türkçe, bu diller ile binlerce yıl aynı coğrafyada yaşamış olmasına rağmen, 6. yüzyıldan bu yana izleyebildiğimiz Türkçe-İslavca komşuluğu yüzünden İslav dilleriyle bile bir ölçüde akraba olmuş iken, nedense, Türkçenin bu dillerle ilişkisinin araştırılması bile, en azından, psikolojik baskı altındadır. Bugün, bir olgu olarak, “Fincenin Hint-Avrupa Unsurları”, “Islavcanın Türkçe Unsurları” adlı kitaplar yayımlanırken, tarih öncesi ve tarihsel devirlerde hep aynı coğrafyayı paylaşmış olmalarına rağmen, Türkçe ile Ural dillerinin akrabalık ölçüsünün araştırılması, dediğimiz gibi en azından psikolojik baskı altındadır. Bu yüzden, bugün, bu diller arasında doğru dürüst sözlük bile yoktur; bugünkü turistik amaçlı sözlükler de eski sözlüklerin altındadır.

10. Türkçe-Romence İlişkileri

Romenler, diğer Latin kavimleri gibi M.S. ilk bin yıl içinde ortaya çıkmış ve Trakyalı ataları olan Hint-Avrupa köklü “Dacia”lılar ile aynı bölgede yaşamışlardır.

Türklerin Romanya coğrafyasındaki tarihleri ise eskilere dayanmaktadır. Eski Türk kavimlerinden olan Uzlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve sonra daha birçok Türk boyu Karadeniz’in kuzeyinden geçip gelerek bugünkü Romanya coğrafyasına yerleşmişlerdir. XIII- XIV. yüzyıllarında Altın Ordu ve sonraki yıllarda da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine giren bölgede bu sebeple Türk nüfus yoğunluğu fazladır.

10.1. Türkçedeki Romence Unsurlar

Bu konuda herhangi bir yayına rastlamadık.

10.2. Romencedeki Türkçede Unsurlar

Türkçenin Romence ile ilişkisinin ilk araştırılmaları Rusça ile ilişkisinin araştırılmağa başlanmasından çeyrek yüz yıl sonrasına aittir. Bu konuda bilinen en eski çalışma, yukarıda da andığımız Slav dillerinin ilk etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve Slavcadaki Türkçe unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz Miklosich tarafından yapılmıştır.

Aynı  yıllarda, Lazar Šaineanu, Romen dilindeki Türkçe unsurları incelediği  eserini yayımlar. Bu araştırmalar, 1885-1900 yılları arasında, B. F. Hasdeu, F. Rudow ve T. Löbel tarafından sürdürülür. Theophil Löbel’in  Romen dilindeki Türkçe, Arapça ve Farsça unsurları incelediği eseri 1894’te yayımlanır.  L. Šaineanu, Romen dili ve kültüründeki oryantal etkiyi araştırdığı, özellikle de Türkçenin etkisinin kültür boyutlarını da tartıştığı üç ciltlik muhteşem eserini önce 1900 yılında Romence ve 1902 yılında da Fransızca olarak yayımlar. 3900 civarında Türkçe unsur barındıran bu çalışmalara dayanarak, Romanya dışında da birçok çalışma yapılmıştır ve yeni eserlerin ana kaynağı, Romanya’da yapılan bu çalışmalar olmuştur. 1927 yılında, Karl Lokotsch tarafından yayımlanan etimolojik sözlükte ise 2235 madde başı bulunmaktadır. Bundan sonra 1960 yılında, Heine F. Wendt, Romencedeki Türkçe unsurları incelediği eserini yayımlar. Türkçeden alınan sözlerin alınma devirlerini de açıklamağa çalışan bu eserde, 1541 Türkçe söz irdelenmektedir. Bu çalışmalar dışında iki Türk araştırmacı yaptığı çalışmalarda Romencedeki Türkçe söz sayısının 1700 ile 3000 arasında olduğunu söylemişlerdir. Son olarak 2002’de Muammer Nurlu tarafından yayımlanan    Romencede Türk    İzleri  adlı eserde Osmanlı döneminde Romenceye geçmiş yaklaşık 1200 söz listelenmiştir.

Türkçe-Romence ilişkilerinin araştırılmasına Türkçe-Rusça ilişkilerinin araştırılmağa başlanmasından çeyrek yüz yıl sonra başlanmıştır. Bu konuda bilinen en eski çalışma,  İslav dillerinin ilk etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve    İslavcadaki Türkçe unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz Miklosich tarfından yapılmıştır.

Bu araştırmalara 1984'te Theophil Löbel 'Romen Dilindeki Türkçe, Arapça ve Farsça Unsurlar' adlı eseriyle ve 1900 yılında da L. Saineanu 'Romen Dilindeki ve Kültüründeki Oryantal Tesir' adlı eseriyle katıldılar. Türkçe-Romence ilişkileri konusundaki yayınları temin edemediğimiz için affınızı dileyip Romenceye, Macarcaya ve Rusçaya değişik anlamlarda verdiğimiz bir kelimemizin ilgi çekici macerasından kısaca bahsederek bu konuyu kapamak istiyoruz: Tü. obrak / ofrag 'eski, yıpranmış; eski elbise'> Mac. apró 'ufak', apróság, aprópénz    'bozuk para'; aynı kelime Romence’ye geçer: Rom. oprêg 'sırta alınan saçaklı dokuma' > Mac.    oprég     'Romen kadınların bilinen elbisesi' ve yine aynı kelime Rusçaya taşınır: ovrag 'yar, vâdi, dere'.

11. Türkçe-Bulgarca İlişkileri

Bugün ancak adları Türkçe kalan, ama bir zamanlar dilleri de Türkçe olan Bulgar halkı Karadeniz çevresi ve Balkanlarda bir çok yeri adlandırmışlar ve Türkçe konuştukları süre içinde başka kavimlerin boylarını da etkilemişlerdir. Bulgar Türkçesinin Slav dillerine, Romenceye ve Macarcaya yaptığı katkı, küçümsenemeyecek seviyededir. M.S. 1000’li yıllardan itibaren ise tamamen Slav dili konuşan bir halk haline gelen Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç  söz geçmiştir.

Slavlaştıkları tarihlerden günümüze kadar sürekli olarak Türk kavimleriyle komşuluk yaşayan ve 14. yy. başlarından 20. yy. başlarına kadar da Osmanlı Devletinin bir parçasını oluşturan Bulgarlar ve Bulgarca, tıpkı diğer Slav dilleri veya Arnavutça ve Ermenice gibi Türkçenin derin etkisi altında kalmıştır. Bu etki, Arnavutça ve Ermenicede olduğu gibi yalnızca sözlük düzleminde kalmamış, gramer düzleminde de olmuştur, dolayısıyla, bugünkü Bulgar grameri, Türkçenin bir çok ekini de barındırmaktadır.

11.1.Türkçedeki Bulgarca Unsurlar

Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç  söz geçmiştir.

11.2.Bulgarcadaki Türkçe Unsurlar

Bulgarcadaki Türkçe unsurlarla ilgili olarak, Bulgar yazar İvan Vazov, 1850’lerde şöyle demişti: “şehirlerimizde konuşulan dil neredeyse yarı Türkçe idi”. Bulgarcadaki Türkçe etkisinin son yıllardaki en büyük araştırmacısı olan ve geçen yıl kaybettiğimiz Alf Grannes, bu etkinin derinliği hakkında şunları yazmaktadır: “Büyük Bulgar    şair ve yazarı Petko R. Slavejkov’un Bulgarcada kullanılan 10.000 civarında Türkçe sözden oluşan bir sözlük hazırladığını biliyoruz. Ne yazık ki bu sözlük hiç bir zaman  basılmadı ve biz, bugün, A. Şkalyic’in    hazırladığı,    Sırp-Hırvatçadaki    8.742    Türkçe    sözü    içeren    sözlüğüyle karşılaştırılabilecek bir sözlükten mahrumuz”

1934 yılında Bulgarcadaki -lık, -çı ve -lı ekli 2000 civarındaki Türkçe sözün listesini yayımlayan B. Conev hakkında ise A. Grannes şunları söylemektedir: “Profesör B. Conev’in Bulgarcadaki Türkçe sözlerin küçük bir bölümünü listelediği açıktır. B. Conev, Bulgarcadaki Türkçe sözleri -lık, -çı ve -lı eki taşıyanlarla sınırlandırmıştır. Aslında, bu ekleri taşıyan sözlerin tamamını bile listelemiş olsaydı, bu sayı iki katına çıkabilirdi!”

1998 tarihinde yayımlanan Bulgarcadaki Yabancı Sözler Sözlüğünde 3548 söz, Türkçe olarak gösterilmiştir. Kısacası, Bulgarcada en az 3500 kadar sözün Türkçe olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

12.Türkçe-Sırp-Hırvatça İlişkileri

İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha sonra da Güney    İslavlarının dilleri üzerinde başlayan bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük halinde Elizaveta Nikolaevna    Şipova'nın ve Abdullah Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

12.1.Türkçedeki Sırp-Hırvatça Unsurlar

Türkçedeki Sırp-Hırvatça unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Sırp-Hırvatçadaki biçimlerine de değinilmiştir.

12.2.Sırp-Hırvatçadaki Türkçe Unsurlar

Yukarıda da söylendiği gibi Slav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamış ve günümüze dek süre gelmiştir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Slav dillerinden olan Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimeler de bir sözlük halinde yine Abdullah Şkaljic'in eserinde yer alır.

Şkaljic'in eseri ise, Güney İslavlarının, Sırp-Hırvat dillerinin Türkçe unsurlarını konu edinir. Diller arası alıntılar konusunda dünyanın en ilgi çekici eseri olarak kabul edilen Şkaljic'in sözlüğünde, 6878 değişik anlamda 8742 kelime yer almaktadır. Sözlüğünün başına kısa bir fonetik ve morfolojik açıklama ekleyen ve Türkçenin bütün Balkan dillerine verdiği bazı ek ve yapıları değerlendiren    Şkaljic, yine sözlüğünün girişinde, bu kelimeleri  ayrı grupta konularına göre sınıflandırmıştır.

13.Türkçe-Lehçe İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır vegünümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

13.1. Türkçedeki Lehçe Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçimlerine de değinilmiştir.

13.2. Lehçedeki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Lehçedeki  biçimlerine de temas edilir. Bilhassa Fasmer ve Doerfer, Türkçe sözlerin Lehçedeki biçimlerine de işaret derler. Monografik bir çalışmanın bulunmadığı bu konuda, Tadeusz Majda    şunları sözlemektedir: “Türk halklarının Slav kabileleri (sonradan Polonyalılar diye adlandırılan Slav kabileleri dahil) ile asırlarca süren münasebetleri, Slav dillerini daha ilk gelişme aşamalarında etkiledi. Son yıllarda bu etkileşim, araştırmacıların ilgi odağı olmuştur. Yapılan incelemeler neticesinde Slav dillerinin gelişmesi ve bu süreç üzerindeki Hun, Protobulgar ve Avarların etkisi ile ilgili yeni bilgiler ortaya çıkarılmaktadır. Adı geçen kabilelerin  konuştukları dilin Türk dil grubu mensubu olduğu kabul edilir. Diğer Slav dilleri gibi 5.-6. yüzyılda şekillenmeye başlayan Leh dili de, Türk dillerinin yoğun etkisi altında kaldı. Kelime dağarcığındaki Türkçe alıntıları tespit etmek ne kadar kolaysa, fonetik ve morfolosini tespit etmek de o kadar zor. H. Galton’un “Der Einfluss des Altaischen auf die Entstehung des Slawischen, (Wiesbaden 1997)” adlı yeni çalışmasında genel Slav dili için yaptığı incelemelere benzer çalışmaların Leh dili için yapılması gerekmektedir.”

14.Türkçe-Çekçe İlişkileri

Rus, Sırp-Hırvat, Ukran, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir    İslav dili olarak, Çekçedeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur.

14.1.Türkçedeki Çekçe Unsurlar

Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması yoktur. Türkçedeki    İslavca unsurları konu edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Çekçe biçilerinede değinilmiştir.

14.2.Çekçedeki Türkçe Unsurlar

Çeşitli  İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca  biçimlerine de temas edilir. Çekçedeki Türkçe unsurları konu edinen  monografik bir yayın bulunmasa da, F. Miklosish her iki eserinde de ara sıra, K. Lokotsch ise sık sık, Türkçeden alınma sözlerin Çekçedeki biçimlerini de vermeğe çalışmışlardır.  Fasmer, sözlerin Rusça biçimleri yanında Çekçedeki biçimlerini de verir. Türkçe unsurların bir kısmı da Çekçeye Macarca yoluyla taşınmıştır ve bu konu  yeni yeni  çalışılmaktadır.

1957 yılında, Çek ve Slovak dillerinin söz varlığı üzerindeki çalışmaların henüz başlangıç safhasında olduğunu belirten J. Blaskoviç, “Çek Dilinin Kök Sözlüğü” adlı eserde yalnızca 32 sözün Türkçe kaynaklı gösterildiğini; fakat bunların da doğru tespit edilmediğini ve doğru anlamlandırılmadığını ifade eder. J. Blaskoviç, bu yirmi sayfalık yazısında, Çek dilinde kullanılan şahıs adı, soyadı, yer ve kavim adı gibi 27 özel ad ile Türkçeden Çekçeye geçmiş 248 sözü irdeler ve yazısının sonunda    şunları söyler: “Bugün Çek dilinin Türk kökünden gelen unsurları üzerine söyleyebileceklerimiz kısaca bunlardan ibarettir. Bu kısa yazı bile Türk kavimlerinin ve bilhassa Osmanlı Türklerinin Orta-Avrupa kavimlerine yaptıkları kültür tesirinin ne kadar geniş olduğunu göstermeğe yeter. Bu araştırma objektif bir şekilde gerçekliği ortaya çıkarmakta ve Türk kavimlerini ve kültürlerini elverişsiz bir açıdan gören eski ve yanlış görüş ve iddialara son vermektedir.”

15. Türkçe-İtalyanca İlişkileri

Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi Bizans ve    İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri, bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar, Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden bahsederler.Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda yapılan tek    şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki alıntılar söz konusu bile edilmemiştir. 8.
ve 9. yüzyıllarda, ortodoks Doğu Roma zayıflamış, Ön Asya’daki ticaret hayatı, başta Venedikliler olmak üzere, Cenovalılar, Sicilyalılar, Pizzalılar ve Floransalıların eline geçmişti. Bu    şehir devletleri ile ve bazen de papalığın kışkırtmaları üzerine bu şehir devletlerinin ordularına katılmalarla oluşmuş Haçlı orduları ve Haçlı donanmalarıyla Türkler arasındaki egemenlik ve çıkar kavgaları, dünya tarihinin önemli bir bölümünü oluşturmuş ve bugün de bu kavgalar, papalık-hahamlık ittifakı yüzünden günden güne daha acımasız bir hal alarak sürüp gitmektedir.

Sözü edilen şehir devletlerine katılan Kuzey    İtalya’daki diğer    şehir devletleri, 1849 yılında, bir yandan da    İtalya’daki iktidarını bu devletlere de kaptırma endişesi içindeki papalığın şüpheli desteği ile Avusturya egemenliğine baş kaldırırlar ve nihayet bu 11 şehir devleti, 1861 yılında İtalya Birleşik Krallığını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren, aralarında bir yabancı dil gibi kullandıkları orta    İtalyadaki Toscana bölgesinin dilini esas alan bugünkü İtalyanca doğar. Türklerin savaşlar dışındaki ilişkileri, daha çok Venedikliler ve Cenovalılar ile olduğu için, Türkçenin de genellikle Venedik ve Cenova Lehçeleriyle ilişkisi olmuştur.

15.1.Türkçedeki İtalyanca Unsurlar

Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinde hazırlanmış ve henüz yayımlanmamış bir doktora tezine göre, Türkçedeki İtalyanca sözlerin sayısı  523’tür. Bu sözlerden baldıran, baraka, borsa, çapa, kalçın, poğaça, tapa ve toka sözlerinin İtalyacadan Türkçeye geçmiş sözler olarak değerlendirilmeleri yanlıştır.

1988 yılında, “İtalyanca ve Yunanca Kaynaklı Türkçe Denizcilik Terimler.” adlı eser yayımlanır.

15.2.İtalyancadaki Türkçe Unsurlar

Durdu Kundakçı’nın yukarıda belirttiğimiz ve henüz yayımlanmamış doktora tezine göre, İtalyancadaki Türkçe sözlerin sayısı  146’dır.

16.Türkçe-Arnavutça İlişkisi

Türklerin Arnavutlarla ilişkisi, yukarıda değinilen diğer Balkan halkları gibi Türk boylarının Karadeniz’in kuzeyinden geçip Balkanlara ilerlemesi tarihi kadar eski olsa da yoğun ilişkiler Osmanlı döneminde olmuştur.

16.1.Türkçedeki Arnavutça Unsurlar

Bu konuda yapılmış bir çalışma görmedik.

16.2.Arnavutçadaki Türkçe Unsurlar

Arnavutçadaki Türkçe unsurlarla ilgili çalışmalar, Slav dillerindeki Türkçe unsurlar üzerine çalışmaların başladığı XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bu konudaki ilk çalışma, yine Franz Miklosich tarafından yapılan çalışmadır.

Ardından Gustav Meyer Arnavutçanın etimoloji sözlüğünde Türkçe kelimeleri göstermiştir. Eserinin girişinde, G. Meyer    şunları açıklamaktadır: “Benim bu sözlüğümde 5140 madde başı bulunmaktadır. Bunlardan 1420 tanesi eski Romence mirası (Miklosisch’e göre bu sayı: 930), 540 tanesi İslavca (Miklosich’e göre bu sayı: 319), 1180 tanesi Türkçe, 840 tanesi Yunanca, 400 tanesi eski indogermen dillerindendir ve 730 tanesinin kaynağı belli
değildir.

Gyula Németh, “Arnavutçadaki Türkçe    İzleri” adlı  doyurucu yazısını 1961 yılında yayımlar. Dilaver Berberi, Arnavutçadaki Türkçe sözleri fonetik ve morfolojik açıdan değerlendirdiği doktora çalışmasını 1964'te tamamlar. “Arnavutçanın karşılaştırmalar yapacak kadar bol metni bulunmadığı için bu konuda ancak eş zamanlı bir çalışma
yapabildiğini” belirten D. Berberi, bu çalışmasında Arnavutçadaki Türkçe sözleri ses ve biçim açısından incelemiştir.  Bu çalışmadan on yıl kadar sonra, Norbert Boretzky, Arnavutçadaki Türkçe etkisini iki cilt halinde yayımlar. Birinci ciltte Arnavutçadaki Türkçe sözlerin ses değişmeleri ile Arnavutçada kullanılan Türkçe ek ve yapılar incelenir.    İkinci cilt sözlüktür. Bu sözlükte, varyantlarıyla birlikte 4078 madde yer alır. Ayrıca Arnavutçanın çeşitli ağızlarında kullanılan
Türkçe sözler ise, yine varyantlarıyla birlikte, 585’tir.

1998 yılında Vladimir E. Orel tarafından yayımlanan “Arnavutça Etimolojik Sözlük”’te, yalnızca  söz Türkçe kaynaklı gösterilmiştir.  G.  Meyer,  J.  Norbert,  M.  Fasmer  ve  E. Hamp’ın bu konuda çalıştıklarını ve eserler verdikleri belirten V. E. Orel, “düzinelerce sözün kendi eserinde yeni etimolojik açıklamalara kavuştuğunu” vurgulayarak, kendi sözlüğünün “Arnavutçanın prehistoryasına belirli bir bakış açısıyla bakmağa dayandığını” ifade etmektedir. Yazılı belgeleri iki yüzyıldan eski olmayan bir dilin “proto”su peşinde koştuğunu, asıl amacının Proto-Arnavutçayı kurmak olduğunu  bildiren ve elinde tek belge olmaksızın, Arnavutların m.ö. 3. yüzyılda terkettikleri Karadeniz’in kuzeyinde, Dacialıların ülkesinde ve Karpatlar’da dolaşıp duran V. E. Orel, pek çok Türkçe sözü de İslav kaynaklı göstermekte,
Arnavutçadaki birçok    İtalyanca, Grekçe, Romence, Makedonca ve Sırp-Hırvatça sözü de sözlüğüne almadığını açıkça söylemektedir. Sonuçta dış dünyada değil, yazarın zihninde oluşan ve kendisinin de dediği gibi “kurgusal” bir sözlük ortaya çıkmış ve yazarın pek sık kullandığı “Indo-European” sözü çerçevesinde amacına hizmet etmeğe başlamıştır.

“Kurgu”ları bir kıyıya bırakıp “olgu”lara ve gerçeklere tekrar dönersek, eski bir bölünmeyi temsil eden Ermeni, Arnavut ve Gürcü dillerini Hint-Avrupa dil grubuna dahil etmekte bugün büyük güçlükler yaşanmaktadır. Bunun başlıca sebebi ise, Türkçenin bu dillere etkisinin, sadece sözlük temelinde kalmayıp, tıpkı güney    İslavcası, Bulgarca, Makedonca, Romence ve Yunancada olduğu gibi, gramer ve söz dizimi düzlemine de sıçramış olmasıdır.  
Nitekim Arnavutçadaki Türkçe kaynaklı  ek  ve  yapılar, birçok yazıya konu olmuştur. 1972 yılında,  Hasan Kaleşi, bu konuda monografik bir çalışma yapmış  ve 1975 yılında da yukarıda ifade ettiğimiz gibi Norbert Boretzky, “Arnavutçadaki Türkçe Etkisi” adlı çalışmasının birinci cildini bu konuya ayırmıştır. Bu çalışmalarda da görüldüğü gibi, Türkçe çokluk eki ile sıfat ekleri (-li; -siz), kavram eki (-lik), meslek eki (-çi), eşitlik eki (-çe), küçültme eki (-çik), bu ekleri taşıyan birçok Türkçe sözün Arnavutçaya girmesi, Arnavutçanın dil ve düşünce düyasında bir gramer kategorisi oluşturmuş ve bu ekler, Arnavutça kelimelere de getirilmiştir.

17.Türkçe-Yunanca İlişkileri

Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi Bizans ve    İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri, bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar, Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden bahsederler. Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda yapılan tek    şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki alıntılar söz konusu bile edilmemiştir.

Türkçenin Yunanca ile ilişkisi, eski devirler ve Bizans üzerinden gerçekleşmiş  sınırlı ilişki bir kıyıya bırakılırsa, 11. yüzyıldan 1920’lere kadar sürmüştür.

17.1.Türkçedeki Yunanca Unsurlar

Türkçedeki Yunanca unsurları araştıran çalışmalar, K. Miklosich’in eserinden bir kaç yıl sonra başlamıştır. Gustav Meyer ve K. Krumbacher’in eserleri aynı  yıl içinde, 1893'te yayımlanır. Bu çalışmaları, A. Papadopoulos’un 1932 yılında yayımlanan Türkçedeki Yunanca sözleri incelediği eseri  izlemiştir.

Yunancadaki Türkçe unsurlar konusu kadar ilgi çekmemiş görünen Türkçedeki Yunanca unsurlar konusu, daha sonra, bilhassa A. Tietze tarafından etraflıca çalışılmıştır. Tietze bu çalışmasında 347 sözü incelemiştir.

1960 yılında Yunancadaki Türkçe unsurlar üzerine çalışan Konstantinos Kukkidis ise 900 Yunanca sözün Türkçeye alındığını kaydeder.

Bütün bu çalışmalardan sonra, Christos Tzitzilis, 1987 yılında yayımladığı eserinde, Türk yazı diline veya ağızlarına Yunancadan geçmiş 597 sözü incelemiştir.

17.2.Yunancadaki Türkçe Unsurlar

Yunancadaki Türkçe unsurlardan ise ilk defa söz eden ve bu sözleri listeleyen ilk kişi F. Miklosich’tir. Daha sonra G. Meyer ve L. Rouzevalle de bu konuda çalışmışlardır. Kıbrıs Türk aydınlarından Hüseyin  Şafi Alpay, Kıbrıs Rumcasındaki Türkçe sözlerin    İngilizce anlamlarından oluşan kitapçığını 1937’e Larnaka’da yayımladı ve 1940 yılında bizlere daha hacimli ve daha ayrıntılı bir kitap vadetmesine rağmen, bu işini Kıbrıs’ın kargaşa ortamında bitiremedi. Bu çalışmada 402 Türkçe söz yer almaktadır. Bu çalışmalardan sonra, Konstantinos Kukkidis, 1960 yılında Atina’da çalışmalarını yayımlar. Bu çalışmaların sonuçları, sonraki yıllarda ses ve anlamca inceleme altına alınır ve 1974 yılında Pavlos Georgidas tarafından Münih Devlet Üniversitesinde hazırlanan ve gecikmeli olarak daha sonra yayımlanan doktora tezi, Yunancadaki Türkçe unsurları ses bakımından inceler. Yunancadaki Türkçe unsurların sayısı, K. Kukkidis’e göre 3000 ve P. Georgidas’a göre ise 1968’dir.

1988 yılında ise  İ.T.Pambukis, Çağdaş Yunan Dilinin Türkçe söz varlığını incelediği eserini Atina’da yayımladı. 1994’te Konstantinos Giagkoullis, Kıbrıs Rum diyalektinin etimolojik sözlüğünü Lefkoşa’nın Rum kesiminde yayımlar . Bu sözlükte, 1520 Türkçe söz yer almaktadır. Son olarak 1998 yılında Ankara Üniversitesinde, Evangelia Ahladi tarafından hazırlanan yüksek lisans çalışmasında Yunancadaki Türkçe unsurlar ile Türkçedeki Yunanca unsurlar, gösterdikleri ses ve anlam değişiklikleri içinde ele alınmıştır.

Türkçenin bu dillerden başka Fransızca, Almanca ve İngilizce ile ilişkileri olmuştur; ancak  bu konularda yapılmış çalışmalar yetersizdir. Bu konuda tutarlı ve gerçekçi bir çalışma yapabilmek için, Türkçenin öteki komşularına oranla daha yeni devirlerde doğmuş olan bu genç dillerin Türkçe ile ilişkilerinin araştırılması kadar, eski Latin, Grek ve Germen dilleriyle ilişkilerinin de incelenmesi gerekmektedir. Türkçenin bu genç komşuları ile ilişkileri konusunda az sayıda birkaç çalışma söz konusudur. Süleyman Yıldız’ın doktora çalışmasına göre Almancada  Türkçe söz vardır. İngilizcede ise Gatenby’e göre 247152, İrek Bikkinin’e göre 800 civarında Türkçe söz yer almaktadır.

Prof. Dr. Günay Karaağaç

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...