Etiketler

Abayı Yakmak

Birisine aşık olmak, tutulmak, gönül vermek mânâsında kullanılan bir tabirdir.

"Aba", bilhassa tekkelere mensup olan dervişlerin giydiği, kalın yün kumaştan, elbise üstüne giyilen bir çeşit üstlüktür. Eski tekkelerdeki klasik olarak bir cami veya mescidin yanı sıra, şadırvanlı bir iç avlu bulunurdu. Bu dört köşe avlunun etrafında dervişan hücreleri, büyük bir dersane, mutbak, kiler ambar gibi binalar olurdu.

Kış aylarında dershanenin ocağı hani hani yanarak içeriyi ısıttı. Böyle bir dergâhta bir gün, sırtlan abalı dervişler, şeyh efendinin dersine ve tavvuf bahsinde anlattıklarına o kadar dalmışlar ve ken­dilerinden geçmişler ki, arkası ocağa dönük olan bir dervişin sırtın­daki abası yanan derviş bile kendi sırtından çıkan dumanı fark etme­miş. Ar aşkına, yâr aşkına (Allah aşkına) yanan derviş, dünya ateşi­nin farkına varmamış.

Bu olay, dilimize, şimdilerde "argo" olarak kabul edilen deyimi kazandırmış.

Afyonu Patlatmak

Eski tiryakiler ramazanda afyonu macun haline getirir ve mercimek büyüklüğünde toplar her sahurda iki üç tane yutarlarmış.ancak her bir macunu sırasıyla bir,iki,üç kat kâğıtlara sarmayı da ihmâl etmezlermiş.

Böylece kâğıt mide özsuyunda eriyince macun midede dağılır ve bir kaç saatliğine keyif devam edermiş.Tabii iki kat kâğıda sarılan macun bir kaç saat sonra,üç kat kâğıda sarılı macun da onu takiben kana karışınca tiryaki iftara kadar rahat etmiş oluverir.

Ağzına Tükürmek

Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi. Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir.


Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır. Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır.

Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:

Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,

-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi.

Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mazhar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:

- Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!..

Aklı Kesmek

Deyiminin kullanıldığı söz gelişi:

Bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığını tartmak, yollamak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyim.

Bu ünlü tâbirin hikâyesi şöyledir:

Bilindiği gibi, Halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof İbni Sina (Ebu Al'i Hüsyeyin) -980-1037 aslen Belh şehrinin yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur.

Samani Devletinin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Afşan kasabasında doğdu. On yaşında Kur'anı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok Tıp dalına merak etti, tıpla uğraştı.

Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu: Tıp, Fizik ve Astronomiye aittir. İbni Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında (Riyaziye) denilen Matematik derslerim pek kavrayamamıştı. Bir türlü aklı eriniyordu.

Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bile­zik vardı, kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti... Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti.

Derin derin düşündü ve şöyle dedi:

-Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da Mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu? demek ki herhangi.bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.

Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.

O günden sonra Matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkale sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı.

Dilimizdeki: (Aklın kesiyor mu?) deyiminin kökü bu olaydan geldiği söylenmektedir.

Bu bölüm yukarıda kapak sayfası görünen ZEKA TOMURCUKLARINA DAMLALAR adlı kitaptan alınmıştır

Ali Kıran Baş Kesen

Külhanbeyi ağzında “Ali kıran baş kesen ” diye bir deyim vardır.Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır.Bu deyim aslında “Dal kıran baş keser” atasözünden galattır.

Atalarımızın insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri eskiden beri Türk-İslam töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih’ affedilen “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.

Allah Versin

Maşallah işlerin yolunda, buna memnun oluyorum. Bu deyimin ikinci anlamı da dilenciye sadaka veremeyeceğim, boşuna beklemesin.

Zengin bir adam evinin penceresinde otururken, evin yanından geçen bir Bektaşi:
- Hu erenler, babaya birkaç kuruş bağışla, demiş.
Zengin adam başını çevirip evin içindekine yüksek sesle bağırmış:
- Mehmet, Recep'e söyle, Recep vekilharca söylesin, vekilharç Ayvaz'a söylesin, Ayvaz gitsin şu Bektaşi'ye “Allah versin.” desin!
Bunun üzerine Bektaşi de adama şu karşılığı vermiş:
- Ulu Tanrım, Cebrail'e söyle, Cebrail Mikâil'e söylesin, Mikâil İsrafil'e söylesin, İsrafil’de Azrail'e söylesin, Azrail de gelsin şu adamın canını alsın.

Çalış, didin Allah versin
Oturanı kimse sevmez
Çalış, didin Allah versin
Rızık ara, dolaş ve gez

Arslan Payı

Bir paylaşımda en güçlünün aldığı pay.

Hak kuvvetlinin olmamalıdır. Aksi hâlde cemiyette huzur ve güven kalmaz. Hak, hak edenin olmalıdır. Hak etmeden, alınlar terlemeden elde edilen kazançlar, insanlar arasındaki adalet duygusunu zedeler. Ağlayanın hakkı, gülene hayır etmez. Emek ve yemek hırsızı olmamak, insanlara maddi ve manevi yönden zulmetmemek lazım.
Bir gün ormanda bir grup hayvan avlanırken, diğer grup da kralları olan arslanın hizmetinde bulunurmuş. Avladıkları büyük bir hayvanı paylaşmak için arslanın başkanlığında toplanmışlar. Kaplan, sırtlan, kurt, tilki ve çakal halka olmuşlar. Arslan da hayvanın parçalanarak taksimini kurda vermiş. Kurt avı eşit bir şekilde paylaştırmaya kalkınca, kükreyen arslan bir pençe ile kurdu yere sermiş. Daha sonra taksim işini tilkiye vermiş. Tilki avın ön butlarını ayırmış: “Bunlar efendimizin sabah kahvaltısıdır.” demiş. Arka butlarını göstermiş: “Bunlar efendimizin öğle yemeğidir.” demiş. Gövdesini göstererek “Bu da akşam yemeğidir. Geri kalan işkembe bağırsakları biz kendi aramızda paylaşırız” demiş.
Aslan keyifli keyifli tilkiye sormuş:
- Aferin sen bu taksimi nereden öğrendin? Tilki de :
- Yerde uzanan şu kurt babadan öğrendim, cevabını vermiş.

Arslan payını almış
Koca koca namertler
İti sürüye salmış
Koca koca namertler

Asayiş Berkemal

Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artar.Irak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur.


Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri ,
Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:

‘’Saye-i asayiş –vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir..’’

<Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir.>

Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince ,
Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp
Aşapıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir.

‘’Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal,
Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!’’

<Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama,
Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda.>

Ateş Pahası

(Çok pahalı anlamında kullanılan bir deyim.)

Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla avlanmaya çıkmış. İstanbul çevresinde avlanırken oldukça uzaklaşmışlar. Hava birden bozmuş ve çok şiddetli bir yağmura tutulmuşlar. Islanmış ve üşümüş olarak bir kömürcü kulübesine sığınmışlar. Her ne kadar kendilerini tanıtmak istemeseler de kömürcü işi anlamış. Bunlara hemen bol ateş yakmış, ısıtmış, sıcak bir şeyler ikram etmiş. Gidecekleri sırada, Sultan Süleyman, kömürcüye ateş yaktığından dolayı kaç para borçları olduğunu sormuş. O da:

-Bin altın, demiş.

Parayı çok fazla bulan veziri:

-‘Bu ateşin ücreti çok pahalı’ demesi üzerine padişah:

-‘Bu ateş deydi pahasını da verin’ demesi üzerine bu deyim ‘ateş pahası’ olarak dilimize yadigar kalmıştır.

Atı Alan Üsküdarı Geçti

Becerikli, kurnaz, eli çabuk olanların, bir işi ötekilerden daha önce sonuçlandırdığını belirten, "İş işten geçti" anlamında bir deyim.

Bolu Bey'ine başkaldıran, çoğunlukla ünlü halk şairi ile karıştıran eşkıya Köroğlu, bir gün atını çaldırmış. Köroğlu, değerli ve akıllı bir hayvan olan atını aramak için diyar diyar dolaştıktan sonra, İstanbul'da satılık hayvanlar arasında kendi atını bulmuş. O'nu tanımayan satıcıya müşteri gibi görünmüş. Önce şöyle bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da sahibini tanıdığından, atı mahmuzlamasıyla şimşek gibi fırlayıp kaybolmuş. Kıyıya varınca da sala fazla para verip Üsküdar'a çektirmiş. Öfkesinden küplere binip izlemeye yeltenen at cambazına, kalabalıktan biri seslenmiş:

Beyhude çabalama atı alan Üsküdar'ı geçti. O adam Köroğlunun kendisi idi.

Balta Olmak

İstediğini almak veya yaptırmak için birine musallat olmak.

Kimse, kimseye zorla ve baskıyla işini yaptıramaz, kimsenin de hakkını gasbedemez. Zorbalığın ve eşkıyalığın sonu yoktur. Namuslu insanlar da en az zorbalar kadar güçlü olursa, kimse kimseye balta olamaz.
İstanbul'da Osmanlı'nın duraklama ve gerileme devirlerinde her zamanki gibi yeniçeriler zorbalığı ele almışlar. Astıkları astık, kestikleri kestikmiş. Ticaretle uğraşanların başlarına bela kesilmişler ve ticaretten zorla pay almaya başlamışlar.
Yeniçeriler, nerede bir iş yapılacaksa ücret almak için iş yerlerine, İstanbul'a mal getiren gemilerin de başına balta asarlarmış. Geminin yük sahibi ve kaptanı, yükün boşaltma ve satış işine karışmaz, bu işi, yeniçeri zorbaları yapar, paradan da arslan payını alır, kimse de ağzını açamaz, her işe balta olurlarmış.

Bel Bağlamak

Birisine güvenmek bir işe ümit bağlamak yerinde kullanılan bel bağlamak dilimize tarikat ritüelleriyle yansımış bir deyimdir.Sufiler,bir tarikata girmek ve ikrar vermek anlamında bel bağlamak derler. Fetüvvet ehli,kendi halklarına dahil olanlar şedd(yünden dokunmuş kemer)kuşata gelmişlerdir. 

Mevlevilikte buna elif nemed (keçeden dokunmuş uzunca kuşak), bektaşilikte de tiğ-bend denilir.Bir kişi tarikata girince beline bağlanan bu kuşak,dervişin, artık o yolun bütün yasaklarını kabul ettiği, bütün emirlerini yerine getireceği anlamına gelir ve bu husus da kuşak kuşatma merasiminde kendisine telkin olunurdu.

Çadırını Başına Yıkmak

Osmanlı hükümdarları, sefer esasında hareketlerinden ve hizmetlerin den hoşnut olmadıklar vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardır.Bu hareket iktidardan düşme manâsına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya’dan itibaren uygulanmıştır. 

Fatih’in,Karman seferi sırasında Mahmud Paşa’nın;Yavuz’un da çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmed Paşa ile Dukaginoğlu Ahmed Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.

Dağdan Gelip Bağdakini Kovmak

Hakkı olmadığı hâlde emek verilen bir yeri, bir işi sahiplerinden zorla almaya çalışmak.

Emek kutsaldır. Herkesin emeğine saygı göstermeli, kimsenin hakkını haksız yere elinden almamalıdır. Bir şeyi hak etmek için alınlar terlemeli, emek verilmelidir.
Köylünün biri kendine ekecek bir saha açmak için dağdaki fundalık ve çalıları söküp temizliyormuş. Ayrık otu gibi çabuk üreyip etrafı kaplayan otları da söküp söküp atmış. Bu ayrık otlarından biri arazinin eğiminden olsa gerek, çok bakımlı bir bağın içine düşmüş. Bağ sahibi de bunu önemsememiş. Fakat bir de bakmış ki bağının her tarafının ayrık otlarıyla dolduğunu görmüş. Bir sürü işçi tutarak bağını bu ayrık otlarından temizlemiş, iyice masrafa girmiş. Toprağın derinliklerine salkım saçak kök salan bu ayrık otlarını temizletirken kendi kendine şöyle mırıldanmış, “Dağdan geldiniz, bağdaki asmalarımı kovmaya kalktınız. Öyle yağma yok!”

Dananın Kuyruğu Kopmak

Gizli gizli süren anlaşmazlık patlak vererek ortaya büyük bir olay çıkmak veya korkulan bir sonuç gerçekleşmek.

İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklar bir gün ansızın ortaya çıkıp olay hâline gelirler. Sonuçta her iki taraf da zarar görebilir. En iyisi anlaşmazlıkların kısa zamanda şeffaf bir şekilde çözüme kavuşturulması ve kimsenin zarara uğratılmamasıdır.
Geçmişte düzenbaz ve yalancı bir adam varmış. Tüccar ve esnafa borç vermediği hâlde vermiş gibi gözükür, onların aleyhine dava açar, şahitler ve kadıya rüşvet vererek davayı kazanır, haksız kazanç elde edermiş.
Bu sahtekâr adam, bir gün, kasabanın sözü geçen bir adamı hakkında dava açmış, kadıya da rüşvet olarak bir dana göndermiş. Davalı tüccar bunu öğrenince, daha büyük bir danayı kadıya teslim etmiş. İşin tadının kaçtığını anlayan kadı, her iki danayı getirtip mahkemenin avlusuna bağlatmış. Kadı makamına kurulup herkesin önünde şunları söylemiş:
- Bu davayı görmek için uzun zaman vicdanımla savaştım. Ben adalet için çalışırım. Gelin görün ki, iki taraf da evime birer dana göndermiş. Şimdi kimin haklı, kimin haksız olduğunu danalara bakıp anlayalım.
Avludaki danalar, kuyruklarından birbirine bağlanır ve kuyruk altlarına neft sürülerek hayvanlara birer diken batırılır. Hayvanlar böğürerek birbirini aksi yönde çekerler. Bu arada kadı bağırarak, “Kimin danasının kuyruğu koparsa, o taraf haksız çıkacak ve adalet yerini bulacaktır.” der.
Kısa bir çekişmeden sonra sahtekârın getirdiği dananın kuyruğu kopar ve hayvan can acısıyla sokağa fırlar.

Devlet Kuşu Konmak

(Deyimin kullanıldığı söz gelişi: Beklenmeyen, büyük, önemli kısmet; şans.)

Bir rivayete göre, vaktiyle İran’da hükümdarlar öldüğü zaman, bütün şehir halkı sarayın önündeki meydanda toplanırmış. Sarayın balkonundan, adına devlet kuşu denilen bir kuş uçurulur, kimin başına konarsa, o adam ülkeye hükümdar olurmuş.

Gerçi tarihte, gerek İsa’dan önce İran’da yaşayan Medler ve Persler, gerek İsa’dan sonra yaşayan kavimler zamanında, böyle garip bir yolla hükümdar seçildiğini gösterir bir kayıt yoktur; üstelik böyle bir seçim yapılmış olması, mantığa da uygun düşmemektedir. Ama hak etmediği yerlere, şans eseri gelenler için, ‘başına devlet kuşu kondu’ denmesi, yukarıda sözü edilen masaldan gelmiş olsa, yerinde ve anlamlı bir sözdür.

Diş Bilemek

Bir başkasına kötülük yapmak için fırsat kollamak.

Hiç kimseye kötülük etmemeliyiz. Maddi ve manevi hiçbir zararda bulunmamalıyız. Aksine iyilik etmeliyiz. İnsanlarla iyi geçinmeli, onlarla yardımlaşmalıyız. Onlara intikam hissi beslememeliyiz.
Atalarımız, diş temizliğini ve ağız bakımını Orta Asya'dan beri ihmal etmedikleri gibi, İslamiyet'ten sonra da sürdürmüşlerdir.
Türk ordusunun düşmanıyla karşılaştığı sıralar… Uzaktan düşman askerleri, Türk askerlerinin dişlerine bir şeyler sürterek temizlediklerini görmüşler. Türklerin kendilerini yemek için, dişlerini bilediklerini zanneden düşman askerleri daha savaşa girmeden meydanı Türklere bırakıp kaçmışlar.

Eli Kulağında

(Hemen, az sonra beklenen işler için kullanılan bir deyim.)

İslamiyet’in ilk yıllarında ezan okunurken. Mekkeli müşrikler(inanmayanlar) alay ettikleri ve okuyanı şaşırttıkları için, ilk müezzin Bilal Habeşi, elleri ile kulaklarını tıkayarak okurdu. Birisi yanındakine, ‘Ezan okundu mu?’ diye sorduğu zaman, eğer ezan çok yakın ise, diğeri şöyle cevap verir:’Hayır okunmadı ama, eli kulağında’ Olması çok yakın işler için hemen, eli kulağında gibi sözlerin kullanılması buradan kalmıştır.

Eline Su Dökemez

(İki kişiyi karşılaştırırken, daha önemsiz, değersiz, yeteneksiz, geri gördüğümüz kişi için, ‘ötekinin eline su bile dökemez deyimini kullanırız.

Eskiden, namaz abdesti alınırken, abdest alan kişi, bir usta ise, çırakları, kalfaları, Medrese hocası ise mollaları, öğretmen ise öğrencileri, eline ibrikle su dökerek abdest almasına yardımcı olurlardı.

Böyle önemli bir kişinin eline, yolu yordamınca, ibrikten su dökmek için, o kişiye biraz yakın olmak, onun yanında iyi kötü bir yer almış bulunmak gerekirdi. Yoksa her önüne gelenin yapacağı iş değildi.

İşte bu nedenle, iki değerli kişi ölçülürken, bilgisi, yeteneği, zekası daha az olan için, bu deyim kullanılır.

Eski Kulağı Kesiklerden

Kurnaz, becerikli, işbilir, her işin altından kalkan…

İnsan tilki gibi kurnaz olup kimseye zarar vermemeli, bir usta gibi becerikli olup aleme faydalı işler görmeli; işini, aşını, eşini bilmeli, her faydalı işin üstesinden gelmelidir.
Hacı Bektaşi Veli'nin tarikatına girmek isteyenlere tarikatın şartları açıklanır, gerekli öğütler verilir, tekkenin girişinde derviş adayının kulağına bir delik açılarak küpe takılırmış.
Tarikatın şartlarından biri de hiç evlenmemekmiş. Sonradan bu kuralı bozanların kulaklarından küpeleri çekilerek alınır ve bu yırtık kulakla dolaşırlarmış. Halk, cezalı dervişlere “kulağı kesikler” diye hitap edermiş.
Osmanlı sultanlarından Yavuz Selim'in kulağındaki küpe, bu tarikatın işaretlerinden biri olarak bilinir. Sultan Selim'in şeyhin eşiğine baş koyup kulağını deldirdiği rivayet edilir.

Etekleri Zil Çalmak

Çok sevinip mutlu olmak.

Başarılı ve mutlu olup sevinmek herkesin hakkıdır. Ancak her başarının ve mutluluğun bir bedeli vardır. İnsan bu bedeli ödemeden yani birtakım sıkıntılara katlanmadan başarılı ve mutlu olamaz.
Bir zamanlar Anadolu'nun bir yerinde, herkesin sevip hürmet ettiği güler yüzlü, tatlı dilli bir şeyh yaşarmış.
Şeyhin, pabuçlarının sivri ucunda ve cüppesinin eteklerinde yüzlerce kuzu çıngırağı bulunurmuş. Şeyhin uzaktan gelişi bu çıngırakların çıkarttığı sesten anlaşılırmış.
Bir gün şeyhe bu çıngırakları niçin taktığını sormuşlar. O da:
- Yürürken yerdeki karıncaları ürkütüp çiğnenerek ölmelerine engel olmak için, diye cevap vermiş.
Bir gün güvenlik güçleri , çok tehlikeli bir hırsız çetesinin saklandığı yerden çıkmasını beklerken, çıngıraklı şeyh oradan geçiyormuş. Azılı hırsızlar çıngırak sesini duyunca ortaya çıkmış ve kaçmaya çalışırken yakalanmış.
Azılı bir çetenin yakalanmasına sebep olan çıngıraklı şeyhi halk sevincinden kucaklayıp havaya kaldırırken, şeyhin eteklerindeki çıngıraklar, daha fazla ses çıkarmış, adeta zil çalmış. Halk da bu çıkan sesten çok mutlu olmuş.
Bu olaydan sonra o yerin ahalisi, bir şeye çok sevinip mutlu olanları görünce, “Ne o eteklerin zil çalıyor.” demeye başlamış.

Gözüne Girmek

Davranış güzelliği, çalışkanlık ve yeteneğimizle birinin sevgi ve güvenini kazanmak.

Kimimiz öğretmenimizin,patronumuzun kimimiz de anne ve babamızın gözüne girmek isteriz. Çalışkanlık ve efendiliğimizle öğretmenimizi, disiplin ve üretkenliğimizle patronumuzu, hayırlı bir evlat olarak da anne ve babamızı memnun etmeye çalışırız.
Recep, şaban derken ramazan ayı yaklaşmış. Mahalle kahvesinde ramazanın ne zaman başlayacağına dair sohbetler ediliyormuş. Orada bulunan hocanın biri, “Ay görülmeyince ramazan başlamaz.” dermiş. Bu sözleri duyan Bektaşi eve gelir gelmez hanımına:
-Hanım perdeleri iyice kapat.
Karısı:
-Niçin efendi?
-A hanım niçin olacak? Yakında ramazan ayı başlayacakmış. Müslümanlar oruç tutacaklarmış.
-Ne var bunda efendi? İyi ya sen de oruç tutarsın.
-Hanım ne diyorsam onu yap demiş.
Bektaşi, geceleri mahalle kahvesine gidip gelirken temkinli davranıyor, ayı görmemek için hep yere bakıyormuş. Bir gün yağmur yağmış, sokaktaki çukurlar sularla dolmuş, hava da açılmış.
Bektaşi, bir akşam kahveye giderken Ay’ı görmemek için başını yerden kaldırmıyormuş. Fakat gözü birden bir su birikintisine çarpmış, orada gökteki ayın suya yansıdığını görmüş. Öfkelenen Bektaşi, sudaki ayın aksine, “Bre mübarek!... Başımı yerden göğe kaldırmıyorum diye, yere inerek gözüme mi gireceksin?” “Nereme girersen gir, oruç falan tutmayacağım.” demiş.

Hapı Yutmak

Kötü ve zor bir duruma düşmek.

Kötü ve zor durumlara düşmemek için dikkatli olmak, akıllı davranmak, yasaklara uymak gerekir. Yasaklar mutlaka toplumun huzur ve faydası için konur. Sağlığımız, güvenliğimiz, canımız ve malımız için.
Bu deyimin hikâyesi IV. Murat devrine aittir. Padişah, keyif veren her şeyi, tütünü, içkiyi ve afyon yutmayı yasaklamıştı. Bu konuda kimseye de müsamaha edilmiyordu. IV. Murat, çok sevdiği Hekimbaşı Emir Çelebi'nin afyon taşıdığını ve yuttuğunu saray casuslarından haber alır. Bu habere inanmaz ama tedbiri de elden bırakmaz. Padişah, Emir Çelebi'yi santranç oynamaya davet eder. Oyunun tam ortasında:
- Çelebi, kuşağını çöz, içinde ne var ise boşalt, der.
Çelebi, başına gelecekleri anlar. Kuşağında ne var ne yok hepsini ortaya döker. Padişah, mercimek büyüklüğündeki afyon haplarını görünce:
- Çelebi bunlar ne?
- Etkisiz afyon hapları.
- Bunlarla ne yapıyorsun?
- Bunları hastalara veriyorum.
- Peki hastalara zararı dokunuyor mu?
- Hayır, padişahım.
- Madem öyle, bunları birer birer yutmaya başla bakalım.
Çelebi çaresiz, hiçbir şey söylemeden afyon haplarını birer birer yutmaya başlar. Üzerine de bir bardak şerbet içer, sonra da ruhunu teslim eder.

Eğrilip kıvrılıp yoldan çıkanda
Mutlaka hapı yutar demişler
Bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüde
Mutlaka hapı yutar, demişler.

İpe Un Sermek

(İstenilen işi yapmamak için çeşitli bahaneler uydurmak, güç koşullar öne sürmek, güçlük çıkarmak anlamında bir deyim.)

Nasreddin Hoca’nın, aldığını bir türlü geri vermeyen ya da kırık dökük, delik, kopuk, sakat olarak geri getiren bir komşusu Hoca’dan bir gün urgan ister. Hoca da ‘Bizim hanım biraz evvel urganın üzerine un serdi, veremeyiz.’ Der. Komşusu güler;’Aman hocam, hiç urgan üstüne un durur mu, ipe un serilir mi?’ diye sorunca, Hoca cevabı yapıştırır. ‘Neden serilmesin. Vermeye gönlüm olmayınca, ipe un da serilir elbet.’

Kaz Gibi Yolmak

Padişah yanında veziri ile birlikte tebdil-ikıyafet yola düşmüş.bir evin önünden geçerken bahçede çalışan bir kız görmüş. selamdan sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: -bacanız eğri -baca eğri ama dumanı doğru tüter. -annen nerde? -biri iki etmeye gitti. -baban nerde? -azı çok etmeye gitti. -sana bir kaz göndersem yolar mısın? -hem de ciyaklamadan. vezirle birlikte kızın yanından ayrılmışlar fakat vezir merak içinde.konuşmalardan hir şey anlamamış.ne konuştuklarını sormuş padişaha.padişah;sen vezirsin anlamış olman gerekirdi,akşama kadar ya açıklarsın ya da kellen gider demiş. vezir padişahı saraya bıraktıktan sonra gerisi geri kızın yanına dönmüş.padişahla ne konuştuklarını sormuş. kız: bir kese altın verirsen söylerim. almış bir kese altını ve -padişah bana bacanız eğri derken gözümün şaşı olduğunu ima etti ben de gözüm şaşı ama doğru görüyorum dedim. -ya ikinci soru? tekrar bir kese altın alan kız -benim annem ebedir bir kadını doğum yaptırmaya gitti dedim. tekrar bir kese altın -babam çiftçidir tarlaya tohum ekmeye gitti dedim. -ya bir kaz göndersem yolar mısın?derken vezir başına geleni anlamış.

Kazın Ayağı Öyle Değil

Sen öyle düşünüyorsun ama yanılgı içindesin. İşler senin bildiğin ve düşündüğün gibi değil.

İşler bazen umulduğu gibi gitmez. Bazıları ise bize ait işlerin tıkırında gittiğini zanneder. Ama işin içinde bulunan işlerin iyi ya da kötü gittiğini dışarıdaki insandan daha iyi bilir.
Bu deyimin kaynağı yine Nasreddin Hoca'mız… Hoca bir gün Timur'a kızarmış bir kaz götürürken yolda canı çekmiş, hemen kazın bir bacağını gövdesine indirmiş.
Hoca'yı huzura kabul eden Timur, bakmış ki kendisine sunulan kızarmış kaz tek ayaklı. Kendisi de malum topal. Hoca bunu bilerek hakaret olsun, diye yaptı sanarak, ona çok kızmış. Hoca durumu hemen sezerek:
- Ulu hakanım, bizim Akşehir'in kazları hep tek bacaklıdır. Bakın çeşme başındaki kazlara, demiş ve çeşme başında tek bacaklarını altlarına almış uyuklayan kazları göstermiş.
Timur, Hoca'ya bakarak gülmüş:
- Yoo, Hoca, kazın ayağı öyle değil demiş. Adamlarına çeşme başındaki kazlara değnekle dokunmaları için emir vermiş. Kazlar, uykularından uyandırılınca iki ayakları üstünde kaçışmaya başlamışlar. Hoca'nın yüzüne alaylı alaylı bakan Timur:
- Hani Akşehir'in kazları tek ayaklı idi, diye sorunca Hoca:
- Vallahi hakanım, eğer o değnekleri size vursalardı, tövbeler olsun, dört ayaklı bile olur kaçardınız, diye cevap vermiş.

Keçileri Kaçırmak

Sosyal ve toplumsal olaylara uyum sağlamayıp düşünce dengesini bozmak, aklını kaybetmek.

Hepimiz bir aile, bir topluluk içinde yaşıyoruz. Aile içi ilişkiler olduğu gibi, toplumun içinde de insanlarla ilişkimiz olacaktır. Bu ilişkilerin sağlıklı olması için karşılıklı güven, sevgi, saygı, hoşgörü ve fedakârlık gerekiyor. Her şeyi kafaya takmadan, olaylara sağlıklı ve mantıklı yaklaşıp meseleleri çözümlemeliyiz. Her şeyden önce uyumlu olmalıyız. Uyumsuzluklar beraberinde psikolojik rahatsızlıkları getirecektir.
İnsuyu mağarası, Burdur'a 12 km. uzaklıkta olan, içinde sarkıt ve dikitlerle irili ufaklı göller bulunan Türkiye'nin en büyük ve en ilgi çekici mağaralarından biridir. Bu mağara sonradan keşfedilmiştir.
Dağda keçilerini otlatan bir çoban, öğle sıcağında, bir ağacın altında uyuyakalmış. Uyandığında keçilerin otladığı yerde bulunmadığını görmüş. Aramış, aramış, keçilerini bir türlü bulamamış. Kendi kendine, “Şimdi keçilerin sahibine ne söyleyeceğim? Ağa beni döve döve öldürür, koca sürü nereye kaybolur?” demiş. Çoban, sağa sola koştururken, “Çobanlık görevimi yapamadım, keçileri kaçırdım.” diye yakınırmış. Önüne gelene, “Keçileri kaçırdım, şimdi ben ne yapacağım?” diye sormaya ve anlamlı anlamsız konuşmaya başlamış. Köylüler de merak edip keçileri aramaya başlamışlar.
Bu arada suları içip serinleyen keçiler, mağaradan çıkmış, çobanın bıraktığı yerde otlamaya başlamışlar. Köylüler sürüyü yerinde bulunca şaşırmış ve keçileri tek tek saymışlar. Ortada bir durumun olmadığını gören köylüler, çobanın aklını oynattığına hükmetmişler.

Lafla Peynir Gemisi Yürümez

Bu deyimin de çok ilginç bir hikâyesi var. Bir zamanlar İstanbul'da Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı varmış. Bu tüccar çıkarcı ve cimri kişiymiş. Trakya'dan getirdiği peynirleri İstanbul'da satar, artanı da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir, ama taşıma ücretini peşin vermeyerek kaptanları yalanlarıyla oyalar durur.

- "Hele peynirler sağ sâlim varsın, istediğiniz parayı fazla fazla veririm" diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan gemi kaptanlarından birisi yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken sinirlenmiş ve şöyle demiş.

- Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Gemimin kalkması için masrafım var. Parayı peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf :
" Hele peynirler sağ salim varsın..." demeye başlayacakmış ki, Gemici:
-Efendi "Lâfla peynir gemisi yürümez." sözünü yapıştırıvermiş ve sözlerine "geminin yürümesi için kömür lâzım, yağ lâzım" diyerek devam etmiş.
Bu sözler üzerine Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu tek cümleyi sayıklayıp durmuş. "LÂFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ HA!" bu söz daha sonra iş yapmayıp sadece boş konuşanlar için söylenmeye başlanarak deyimleşip güzel Türkçe'mize yerleşmiş.

Maymun Gözünü Açtı

Artık bu insan, bu halk akıllandı. Geçirdiği acı tecrübeler onun aklını başına getirdi. Bu insanı, bu halkı artık aldatamayacaksınız.

İnsanları ve toplumları sürekli olarak kandıramaz ve bunlara sürekli zulmedemezsiniz. Halkın çektiği sıkıntılar ve edindiği acı tecrübeler onun aklını başına getirir, daha ölçülü adımlar atmasına sebep olur.
Halkı soyamaz, halka yalan söyleyemez, halkın canını çıkaramaz ve halkın hassasiyetleriyle oynayamazsınız. Eğer, bunlar yapılarsa, halk demokratik yoldan ve hukuk devleti yasalarına göre bunları karşılıksız bırakmaz.
Evvelce bir adamın her şeyi taklit eden bir maymunu varmış. Her gün maymununu yanında dükkana götürür, namaz vakti gelince da onu dükkana gözcülük etsin diye kapının önüne bırakırmış.
Bir gün maymun dükkanda, sahibi de namazda iken, hırsızın biri, maymunun karşısına geçip esnemeye başlamış. Maymun da aynısını taklit etmiş. Derken adam uyuma taklidi yapmış. Maymun da aynısını yaparak sonunda uyuyakalmış. Hırsız da fırsattan istifade dükkanda ne varsa alıp götürmüş. Dükkan sahibi camiden gelip dükkanının soyulduğunu görünce maymuna bir güzel dayak atmış.
Hırsız birkaç gün sonra yine çıkagelmiş. Bu defa maymun yediği dayağın etkisiyle, karşısında esneyen hırsızı taklit etmemiş. Maymun, “Pışşşt, pışşşt!” yapmış. Hırsız da kendi kendine, “Maymun gözünü açtı, artık burada ekmek yok.” demiş.

Meteliğe Kurşun Atmak

Beş kuruşsuz kalmak, hiç parası olmamak.

İnsanoğlu, kendini hem varlığa hem de yokluğa alıştırmalıdır. Sayısız parayla oynayan insan, bir gün bu paraların avcundan akıp gittiğini görür ve beş parasız kalır.
Para amaç değil, yaşamamız için bir araçtır. Kimseye muhtaç olmamak için paramızı gerektiği yerde harcamalı, hesapsızlık yapmamalıyız. Zor günümüzde rahat etmek istiyor, kimseye muhtaç olmak istemiyorsak, tutumlu olmak zorundayız.
Eskiden atış talimleri yapılırken, usta atıcılar hedef için metelik denilen bozuk paralar kullanırlarmış. Metelik, eskiden kullanılan on para değerinde olan bir sikke. Sikke de madeni para veya bu paralara vurulan damga demektir.
Köyden çıkıp okuyarak yükselen, mal mülk ve şöhret sahibi olan bir adam köyünde yaptırdığı evde, gümüş paraları hedefe koyup atış talimi yaparmış. Onu ziyarete gelenler, gümüş mecidiyeye ateş ederken görünce, içlerinden biri, “Baksana bizimki meteliğe kurşun atıyor.” demiş.

Muhavere-i Tebabüliye

Efsaneye göre Nuh’un torunları gök yüzüne tırmanmak için birçok kattan meydan gelen ve son katı tapınak olarak düzenlenen bir kule yapmışlar.Gökyüzünü hakimiyeti altına almak isteyen insanın kendini beğenmişlik ve nefesine güvenini simgeleyen bu kule hakkında Tevrat ve İncil ile Yunan mitolojisinde de değişik varyantlar vardır. 

Her kafadan bir sesin çıktığı,kalabalık bir mekânda meclis adabını çiğneyerek ikişer kişinin birbirleriyle lafladığı ve seslerin bir uğultuya dönüştüğü durumlar tam da muhavere-i Tebabüliye sayılır.

Mürekkep Yalamak

Uzun yıllar tahsil görmüş, ilim öğrenmiş kişiler hakkında "mürekkep yalamış" denir. Bu deyim bize matbaadan evvelki zamanların elyazması kitapları ve hattatları, yahut müstensihlerin yadigarıdır.

El yazması kitapların sayfaları hazırlanırken pürüzleri kaybolsun ve kalemin kayganlığı sağlanssın diye parşömenlerin üzeri aher denilen bir tür sıvı ile cilalanır ardın da mühürlenirmiş. Aher, yumurt akı ve nişasta ile hazırlanan muhallebi kıvamında bir hamule olup kağıt üzerinde bir tabaka oluşturur. Kitap kurtlarının pek sevdiği aher, aslında suyu görünce hemen erir. Aherlerin bu özelliğinden dolayı eski zmanların hattatları yahut kopya usulü kitap çoğaltan zenaatkarları (müstensihler), bir hata yaptıkları vakit onu silmek için (mürekkep silgisi henüz icad edilmemiştir) serçe parmaklarının ucunu ağızlarında ıslatıp hatalı harf veya kelimenin üzerine sürerler, böylece zemindeki aher dağılır ve aherle birlikte hata da kendiliğinden kaybolup gidermiş. Bazen bütün bir cümlenin silinmesi gerektiğinde aynı işlemitekrarlamak gerekir, hattatın serçe parmağına gelen mürekkep ister istemez diline geçer, böylece hattat mürekkebi yalamış olur.
Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabidir. Bu yüzden el yazması eserler asla su ve türevleri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil yahut imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarca ilminin ziyadeleştiğini varsayarlar ve okuma yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.

Öküz Öldü Ortaklık Bozuldu

Birlikte iş yapan taraflar arasındaki yakınlaşmayı sağlayan sebep ortadan kalkınca ortaklık da bozulur.

İnsanlar birlikte yaşar, birlikte iş yapar ve ortaklıklar kurarlar. Ortaklık karşılıklı güven, saygı ve sevgiye dayanır. Bu değerler yıkılınca ortaklık da ortadan kalkar.
Kısa ve uzun süren ortaklıklar vardır. Mesela iki kardeşin kurduğu iş ortaklığı uzun sürmez. Birbirleriyle geçinemeyen kardeşler, aralarındaki ortaklığı da bozarlar.
Bir de birbirini tanımayan; ama birbirine güvenen, inanan, dış tesirlerden etkilenmeyen ortaklıklar vardır ki ölünceye kadar devam eder.
Evvelce fakir bir köylünün çift sürmekte kullandığı bir çift öküzü varmış. Bunlardan biri ölmüş. Köylü, toprak ağasına giderek yalvar yakar bir öküz parası istemiş. Ağa, köylüye:
- Öküzün parasını ödeyinceye kadar hayvan ortak malımız sayılacak. Elli dönüm tarlamı süreceksin, ağılıma bakacaksın, harmanda yardım edeceksin, diyerek ağır şartlar ileri sürmüş.
Ağanın şartlarını kabul eden köylü ona kul köle olmuş. Fakat aradan üç yıl geçtikten sonra parasının yarıdan fazlası ödenen öküz, gördüğü ağır işlere dayanamayıp ölmüş.
Ağa, eskisi gibi köylüye angarya işlerini yaptırmak istemiş. Sabrı tükenen köylü:
- Ağam, gayrı öküz öldü, ortaklık bozuldu, deyip ağanın zulmünden kurtulmuş.

Pabucu Dama Atılmak

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

Pusulayı Şaşırmak

Doğru yoldan ayrılmak ve güç duruma düşerek ne yapacağını bilemez hâle gelmek.

İnsanları güç duruma düşüren, onları doğru yoldan ayıran sebepler şüphesiz insanların hâl ve hareketleri ve edindikleri kötü alışkanlıklardır.
İnsan, hâl ve hareketlerinde mantıklı ve düzenli, alışkanlıklarında ölçülü olursa hiçbir problem çıkmaz. Daima iyiyi ve güzeli istemek, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, aklı başında hareket etmek, insana insanca yaşamanın yollarını açacak, zorlukları kolaylaşacak ve ne yaptığının farkına varmasını sağlayacaktır.
Valilerden biri afyon çekmeden hiçbir işe bakamaz, kendini bir türlü toparlayamazmış. Sadece katibinin bildiği bu alışkanlıklarını herkesten gizler, afyon kutusuna “pusula” adını vererek, ihtiyaç duyduğu zaman kâtibinden istermiş.
Bir gün, kendisine bir dilekçe vermeye gelen adamın biri, valinin karşısında saygı için eğilince, cebinden afyon kutusunu düşürür. Kutunun içindeki haplar saçılır. Adam, afyonkeş olduğu anlaşılıp vali kızacak diye korkarken, aynı alışkanlığa mübtela olan ve bunun ne demek olduğunu bilen vali, katibine:
- Adamcağız pusulasını şaşırdı. Dilekçesini al, haplarını da topla der.

Saçını Süpürge Etmek

Bir kadının isteyerek birinin hizmetinde bulunup çok emek vermesi.

Anneler… Anneler… Çocukları için her türlü zorluğa katlanan, gecelerini gündüzüne katan, evladına zarar gelmesin diye onların üzerine titreyen anneler…
Evlat ise, annesinden her yaptığının karşılığını para olarak tahsil etmek ister. Ama annenin bir evlat için yaptıkları hiç parayla pulla ölçülür mü? Dokuz ay karnında taşıması, uykusuz geçen geceler, hastalandığında başında bekleyip edilen dualar, yapılan yemekler, yıkanan ve ütülenen elbiseler, verilen sevgi ve dökülen gözyaşları… Hep bedava değil mi?
Eskiden kadınlar saçlarını topuklarına kadar uzatırlardı. En uzun saç da en güzel saç kabul edilirdi. Kadın evini süpürmek için yere eğilince arkasındaki çift örgülü saçlar yere düşer ve bir süpürge gibi her yeri öperdi.

Sakalını Kaptırmak

Başkasının emrine girip onun sözünden çıkmamak hatta onun oyuncağı olmak.

Hayatın yükü birlikte çekilir. Hiç kimse birbirinin oyuncağı olmamalı. Her şey, sevgi, saygı ve hoşgörüye dayanmalı.
Vaktiyle zengin bir ihtiyar, karısının üstüne genç ve güzel bir hanımla evlenmiş. Genç hanım, zengin ihtiyarın sakalındaki beyaz kılları birer birer ayıklamış. Sonunda adamın seyrek siyah sakalı ortaya çıkmış.
Bu durumu gören eski karısı kızıp geri kalan siyah kılları cımbızla bir bir temizlemiş. Adamcağız cascavlak kalmış. Dışarı çıkınca ihtiyarı gören ahbapları şaşırıp kahkahalarla gülmüşler. Zavallı adam boynunu büküp:
- Ne yapayım, kadın kısmına sakalımı hepten kaptırdım. Yenisi akları, eskisi de siyahlarını cımbızladı, diye dert yanmış.

Tadını Kaçırmak

Bir şeyin ölçüsünü kaçırıp zevkini bozmak.

Her şeyi tadında bırakmak lazım. Yani ölçüyü kaçırmamak… Yemede ölçü, konuşmada ölçü, harcamada ölçü ve uykuda ölçü.
Yemekte ölçüyü kaçırmak sağlıksızlık işaretidir. Konuşmada ölçüyü kaçırmak insanları birbirinden uzaklaştırır. Harcamada ölçüyü kaçırmak insanı borçlu kılar, başkalarına muhtaç eder. Davranışta ölçüyü kaçıran insanlar komikleşir ve nihayet uykuda ölçüyü kaçırmak insanı tembelleştirir.
Bir şehre gelen saf bir köylü, çarşı pazar dolaşırken manav dükkânında taze incirler görmüş ve onlardan bir kilo almış, mendiline doldurarak köyünün yolunu tutmuş. Yolda giderken incirlerin tadına bakmış, yedikçe yiyeceği gelmiş. İncirin tadı damağında kalmış.
Aylar sonra tekrar şehre inmiş. Daha önce incir aldığı manavı arayıp bulmuş. Mevsimi olmadığından manavda incir yokmuş. İncirin de adını bilmediğinden, manava, “İncir var mı?” diye soramamış. İnciri tarif ederek manava anlatmaya çalışmış. Manav, “Olsa olsa bunun anlatmak istediği patlıcandır.” diyerek, köylüye bir okka patlıcan vermiş.
Patlıcanları incire benzetemeyen köylü, o zamandan bu zamana kadar, meyvenin boyu büyümüştür, rengi değişmiştir, diyerek patlıcanlardan birinin tadına bakmış. Çiğnedikçe tatsız, tuzsuz bir şey olduğunu anlamış. Suratını ekşiterek manava, “Bak hemşerim, gücenme dediğime, sen bunların boylarını fazla uzatıp bu sefer tadını kaçırmışsın.” demiş.

Tepeden İnme

Yüksek bir makamdan gelen emir, aniden gelen ve kaçınılması imkânsız bulunan durumlarda kullanılan bir deyim.

İşe göre memur mu, memura göre iş mi? Aslında ilk söz her vicdan sahibinin biricik arzusudur: Yani bir işi ehline vermek.
Maalesef günümüzde memura iş aranıyor, işe memur değil. Birçok işimizde yukarıdan gelen emirlerle insanlara iş yaratılıyor. Acemi memur ya da işçi, işini öğreninceye kadar yıllar geçiyor. Emek, zaman ve para israfı… Kimin umurunda! Hâlbuki işe göre ehil memur ve işçi alınsa devlet işleri çabuk yürüyecek, sonunda olumlu sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Bir gün, bir balık, yavrularını etrafına toplamış onlara nasihat ediyor, hayatta karşılaşabilecekleri tehlikeleri anlatıyormuş:         
-Yavrularım, buna olta derler, sakın ucundaki yeme aldanıp da ağzınıza almayın. Sonra kendinizi yukarıda bulursunuz. Buna zoka derler, sakın yutmayın. Buna ağ derler, sakın içine düşmeyin. Buraya dalyan derler, sakın semtine uğramayın, demiş.
Fakat bu sırada balıkçının biri, birden serpme ağı yukarıdan aşağıya indirivermiş.
Ana balık ve yavruları ağın içinde kalınca şaşırmışlar. Yavrular annelerinin yüzüne bakarak sormuşlar:
- Peki ama sen bize bu tehlikeden hiç bahsetmedin. Bu ağdan nasıl kurtulacağız?    
- Yavrularım buna tepeden inme derler. Hiç çaresi yoktur.

Üsküdar'da Sabah Oldu

Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak, fırsatı kaçırmak.

Her şey zamanında yapılmalıdır. Zaman kavramı insan hayatının en önemli öğesidir. Atalarımız, “Vakit nakittir.”ve “Demir tavında dövülür.” demişler. Kıymetini bilmediğiniz ve değerlendiremediğimiz şeylerden biri de akıp giden zamandır.
İşimizi zamanında yapmak, işe zamanında başlayıp işi zamanında bitirmek, randevularımıza zamanında gitmek, zamanında yatıp kalkmak, yiyip içmek, her şeyi zamanında gerçekleştirmek insan hayatını düzene sokacaktır.
Üsküdar'da yakın planda iki Selâtin Camii bulunur. İlki Üsküdar iskele meydanındaki Yeni Valide Camii, diğeri ise Mihrimah Sultan Camii'dir.
Bu camilerin güzel, gür ve yanık sesli müezzinleri, sabah ezanlarını karşı sahildeki müezzinlerden daha önce okurlarmış. Gayeleri Yıldız Sarayı'ndaki padişaha, sabahın sakin vaktinde seslerini duyurup padişahın dikkatini çekmek, ihsan koparmak, sonunda saray müezzinliğine tayinlerini sağlamakmış.
Üsküdar'da sabah ezanları okunurken Beşiktaş'taki halk ve esnaf uyanır, diğerlerini de uyandırırmış. Uykuya dayanamayan ve uykudan bir türlü uyanamayan insanlara da:
- Hayır vakti tamamdır, duymuyor musun? Dinle, bak, Üsküdar'da sabah oldu, derlermiş.

Yağma Hasan'ın Böreği

Hakkı olanın da olmayanın da kolayca faydalandığı, sahipsiz hiç kimsenin korumadığı mal mülk kaynağı.

Hiç kimse hak etmediği bir şeye el sürmemelidir. Alın teriyle sağlanan kazanç kutsaldır. Kısa yoldan zengin olmak isteyen köşe dönücüler hak hukuk tanımazlar. Bunlar emek ve alın teri hırsızlarıdır.
Fatih'in Gebze'de ölümü (1481) nden sonra İstanbul'da kıyamet kopmuş, zaten fırsat bekleyen asi yeniçeriler de İstanbul'a dağılmışlar. Kimse canından ve malından emin değilmiş. Yağmacı yeniçeriler, önce kendilerini aldatan sadrazam Karamani Mehmet Paşa'yı parçalayıp konağını yağmalamışlar. Daha sonra şehirdeki zenginlerin konaklarına hücum edip her tarafı talan etmişler. Zengin Yahudilerin oturdukları semtlere akın eden zorbalar büyük yağmalar yapmışlar.
Bu sırada Hasan adlı bir yeniçerinin işlettiği börekçi dükkânını da yağma eden yeniçeriler, işin aslını öğrenince,  “Oldu bir kere, Yağma Hasan'ın böreğidir.” diye, börekleri yemeye devam etmişler.

Yalova Kaymakamı

Kendisine saygı duyulmayan insanlar için bu deyim kullanılır.

Eğer, sayılmak ve sevilmek istiyorsan bir mum gibi etrafını aydınlat, ağırbaşlı ol. Zulmetme, gönülleri fethet. Kimsenin kusurlarını araştırma, kıskançlık duygulardan arın. Yolsuzla alışveriş etme. Güler yüzlü ol. Aldatma, Hakk’ın rızasını almaya çalış.
Bugün bir il olan Yalova'ya, eskiden genç, dinamik, iş yapmaya hevesli bir kaymakam tayin edilmiş. Gelir gelmez işine dört elle sarılmış. Başarılı olmak sevilip sayılmak için uğraşır dururmuş. Çalışmalarının herkes tarafından takdir edildiğini ve her tarafta duyulduğunu zannedermiş.
İstanbul'a her gittiğinde ve her yerde kendini tanıtmak için fırsat kollarmış.
Bir gün tıraş olmak için berber dükkânına gitmiş. Berberle oradan buradan konuşurken, laf arasında berbere sormuş:     
- Yahu hemşerim, duydun mu, Yalova kaymakamı İstanbul'a gelmiş.
Herhâlde gazeteler yarın yazar, deyince berber küçümser gibi dudak bükmüş:
- Beyim burası İstanbul, kim takar Yalova kaymakamını?

Zülfüyâre Dokunmak

Hatırlı, güçlü bir kimseyi veya bir makamı gücendirecek sözler söylemek, bir kimsenin veya bir makamın darılmasına sebep olmak.

Eskiden devlet işlerini eleştiren, devleti veya bir daireyi yönetenlere dokundurucu, iğneli yazı ve sözle sataşanlara zülfüyâre dokunuyor, derlerdi.
Bir de bunun hikâyesini âşıkla maşuğun ağzından dinleyim:
Âşığın sevdiği kız alıngan, her sözden bir anlam çıkaran bir afetmiş. Yüzünün her iki yanındaki zülüfler, âşığın hem hoşuna gider hem de onları bukleli ipeklere benzettirmiş. Bu benzetmelerden gücenen afet, “Demek benim zülüflerim ipek teller gibi cansız ve ruhsuz mu geldi sana?” diye âşığa sitem edermiş.
Genç âşık bir gün sevgilisiyle güllerin açtığı, bülbüllerin öttüğü bir bahçede gezerken hırçın bir rüzgâr esmiş. Bu rüzgâr sevgilisinin saçlarını dağıttığı için kızmış. Sevgilisi bundan da bir anlam çıkarmış: “Anlıyorum, sen rüzgârı bahane ederek, benim ihmalimi yüzüme vurmak istiyor, saç ve zülüflerimi taramadığımı ima ediyorsun.” demiş.           
Âşık sevgilisinin bu sitemlerinden usanınca ağzına bir daha onun adını almamış. Âşık, cevr ü cefaya ne kadar katlanır…

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin bir dünya dili olması dileğiyle...