dilimiz

Dilimiz bütün dünyayı vatan kıldı

Sahnenin önünden çok arkası ilgimi çeker. Alkış alan her başarının gerisinde çile vardır çünkü. Meşakkat, sabır ve muhabbetle kavrulduğunda nasıl helvaya dönüşür orada görürsünüz.

Bu yüzden 10. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları şarkı finalini kulisten izledim. Almanya, Arnavutluk, Azerbaycan, Bangladeş, Endonezya, Fas, Gine, Irak, Meksika, Moldova, Senegal, Tanzanya ve Türkmenistanlı öğrencilerin finalist olduğu gecede anladım ki aslında verici olan biz değil onlardı. Hazinemizin büyüklüğünü gösteriyorlardı bize, dilimizin bütün dünyayı vatan kıldığını...

Çocukların provalar sırasında Türkçeyle anlaşmaları kadar birbirlerini kıskanmamaları da etkiledi beni. Rekabetle kirlenmeyen bir yarışma ortamı gördüm kuliste ve "Bu çocuklar sadece dil değil, ahlak eğitimi de almış." dedim. "Pakistanlı Ahmet Kaya" lakabıyla medyada geniş ilgi odağı olan Arsalan Nasaer bir kez daha "çeker giderim" demek için oradaydı. Elenerek finale çıkamamasını "Nasip yoktu, onun için gelmedi birincilik." sözleriyle değerlendirdi. "Türk halkı seni neden bu kadar çok sevdi?" sorusuna ise "Onlar Ahmet Kaya'yı sevdikleri için beni sevdiler." karşılığını verdi. Diğer çocuklar da onun gibi "Kim kazanırsa kazansın, hepimiz kazanmış sayılırız" sloganını içselleştirmişlerdi. Çünkü öğretmenlerini motive eden, derece almak değil hizmete katkı yapmaktı.

Öğretmenlerin sahne bilgisi yok ama...

Olayın en ilginç yanı, seyircileri hayran bırakan o performanslara, müzik ve dans bilgisi olmayan öğretmenlerin sayesinde ulaşılmasıydı. İmkanlar, her çocuğa profesyonel eğitici tutacak kadar geniş olmadığından hocalar internetten indirdikleri video ve bant kayıtlarını önce kendileri dinleyip öğrenmiş, sonra öğrencilerini bu seviyeye getirmişlerdi. İcrai sanat eylerken uygulayacakları koreografiyi vermek de onların göreviydi. "Bizim sahne deneyimimiz yok." diye mazeret üretmemişler, derslerden arta kalan zamanlarda ve bazen kendi evlerini stüdyo gibi kullanarak öğrencileriyle ter dökmüşlerdi. Azmin ve samimiyetin nelere kadir olduğunun gizli kanıtlarıydılar.

Belki de işin zor yanı yarışmacı çocukların seçimiydi. Hem sesi güzel, şarkı söylemeye istekli hem de Türkçesi iyi olanı bulmak durumundalardı. Doğru şarkıyı belirlemek ise ayrı bir meseleydi. Her ezgi, her gırtlağa uygun olmadığı gibi, anadillerinin Türkçe ile akraba olup olmaması da şarkıyı tespitte rol oynuyordu. Özellikle Türkiye ile kültürel bir geçmişi olmayan Afrikalı çocuklarla çalışmak çok zordu. Buna rağmen dil becerisi yüksek olanlardan sunuculuk yapabilecek denli Türkçeye hakim olanlar çıkmıştı.

Akdeniz yöresinin folklorunu sergileyen ekibin Teksaslı üyesi Sergio Jaimes, "Türkçeyi seviyorum, öğretmenlerimden dolayı." deyince Yunus Emre'nin "Yaratılmışı severim, Yaradan'dan ötürü" sözünü hatırladım. Sadece Sergio değil, konuştuğum tüm çocuklardan edindiğim ortak izlenim, öğretmenlerini sevdikleri için Türkçeyi benimsedikleri oldu. Onlara sınıf geçme endişesinden uzak bir şekilde ailelerinin bir ferdi gibi bağlanmışlardı. Düşündüm de bir başka lisanı Türkçe gibi popüleştirme çabası içine giren bir millet olsa, bizim öğretmenlerimiz gibi ağız dilini gönül diliyle harmanlamadıkça bunu başaramazlardı.

Öğretmeninin anlattığına göre "Gönül Gurbete Varma" adlı şarkıyı seslendiren Tanzanyalı İbrahim Ally Thabid çok problemli bir çocuktu. Normal şartlarda okuldan atılması gerekiyordu. İdare bu kolay yolu seçmedi, nasıl kazanabiliriz diye birçok projede denedi ve sonunda sesinin güzel olduğunu fark edince, onu müzikle rehabilite etti. Önceden notları çok zayıf olan İbrahim, şimdi sınavlarından 70'in üstünde not alır hale gelmişti. Bu sadece bir örnekti. İbrahim gibi uçurumun kenarından döndürülen, Türkçe ile hayatları olumlu yönde değişen niceleri vardı. Türk okullarında kol kanat gerilen çocukların çoğu üniversite eğitimlerini Türkiye'de almak istiyordu. Şurası açıktı: Türkçe birçokları için yoksulluk ve kimsesizlik tünelinin ucunda bir ışıktı.

Zaman muhabiri Ayten Çiftçi'nin yardımlarıyla kuliste geçirdiğim zamanın bende en iz bırakan olayını, Silifke yöresi oyunlarını sergileyen Senegal folklor ekibiyle yaşadım. Ellerinde tahta kaşıklar prova yapıyorlardı. Kaşıklardan çıkan sesle öyle coştum ki, ben de denemek istedim. Fakat bir türlü onlar gibi şakırdatmayı beceremedim. Kangou Diop adlı öğrenci halime acıyıp kaşıkları hangi parmaklarımın arasına yerleştireceğimi bana gösterdi. Düşünebiliyor musunuz, kaşık tutmayı bana bir Senegalli öğretti. Mahcubiyetle karışık bir hayret anıydı. Kongou ile karşılıklı oynamanın zevkine doyamadım.

Şarkının Yıldızları finalinde Türkmenis-tan'dan Ruslan Annamammedov, İbrahim Tatlıses'in 'Gülüm Benim' parçasıyla birinci oldu. Sanatçı bir baba ve ev hanımı bir annenin oğlu olan Ruslan'ın Türkiye'ye ikinci gelişiydi. Şarkı olimpiyatını iki yıl önce de abisi Devran Mamedov kazanmıştı. Bu yüzden kaldığı otelde onu abisi sanıp üçüncü kez yarışmaya katılmasına şaşırmışlardı. Ruslan'ın repertuarında otuz kadar Türkçe parça vardı. İbrahim Tatlıses'i çok beğeniyordu. En büyük hayali onunla aynı sahnede düet yapmaktı. Madalyasını olimpiyatlara hazırlanan herkes adına aldığını belirtiyor ve "Ben Azerbaycanlı veya Iraklı arkadaşım kazanır sanıyordum. Birinci olmama çok şaşırdım. Onlara bu madalya hepimizin, dedim. Bu yarışmanın birincisi yok. Herkes bence birinci oldu." diyordu.

'Gönül Yarası' adlı şarkıyla ikinci olan Azerbaycanlı Sema Sultanova, çok sevdiği Mustafa Sandal'ın ona "helal olsun" demesini unutamıyordu. Gönlünde avukatlık mesleği olan Sema, sonuçlar açıklandığında kendisini tebrik eden arkadaşlarını "Sizler de benim gönlümün birincisisiniz." diye teselli etmişti. Yarışmada 'Öyle Bir Kara Sevda' şarkısıyla üçüncü olan Endonezyalı Patton Otlivio Latupeirissa da aynı mütevazı tavrı sergiliyordu.

Yarışmaya ev sahipliği eden mekanı, mutluluktan boğazım düğümlenmiş olarak terk ederken meslektaşım Ayten, daha önce 'Söz Vermiştin Bana' şarkısıyla sahne alıp finale kalamayan Fransız Laura Faller'in, "Türkler bal gibi insanlar, çok tatlılar." dediğini hatırlattı. "Hayır," dedim, "bütün Türkler değil, tatlı olan bu olimpiyatları organize eden Türkler." Umarım onların balı, dilleri acı olan Türklere de akar, güzel Türkçemiz hepimizi aşkla bağlar."

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1301074&;title=dilimiz-butun-dunyayi-vatan-kildi

Dilimiz İstilaya Uğradı

Dil, varlığını her yerde edebiyata ve sanatkâra borçlu.. Yunus Emre’nin kelime hazinesi, kullandığı kelime sayısı bakımından bir araştırma yapılmış mıdır bilemiyorum ama, dili güzeldir. Anadolu Türkçesi’dir ve bugün için de örnektir. Dilin tasfiyelere uğrayarak bugünlere geldiği bir vakıa. Fakat bünyesine girdiği küfürlerden etkileneceği de... Nasıl ki, Türkçe’ye kültür alış verişleri neticesinde Farsça ve Arapça’dan pek çok kelime girmişse, bugün de dilimiz; İngiliz, Fransız dillerinin istilâsına uğramıştır... Yani, yabancı kültür ister istemez kendi kavramlarını, kendi dilini de birlikte getiriyor. Sandviçleriyle, McDonald’slarıyla, videolarıyla, tişörtleriyle, pub’larıyla...

Bu cereyanın önlenmesi için hiçbir gayret sarf edilmeyen ülkede elbette dil bugün piyasa şarkılarında, öğrenci ağzında, hatta yazılıp çizilenlerde görüleceği üzre acınılacak durumdadır. Ne var ki, memlekette edebiyat yaşıyorsa ve dilin önemini kavramış usta yazarlar varsa o dil hayatiyetini devam ettirir...

Bugün Türk dünyasının uyanışı, Türk cumhuriyetleriyle kurulan yakınlıklar oralarda da lisanımızın yer yer cılızlaştığını, Rusça’dan azımsanamayacak ölçüde etkilendiği hakikatini ortaya koyuyor. Ancak onlar da edebiyat sayesinde dilin varlığını devam ettirmişler. Bu ilişkilerin geliştirilmesiyle, kültür alış verişleriyle, bir araya gelmeler sonucunda dilin zenginleşebileceğini düşünüyorum. Oralardaki halk birikimlerinden (masal, hikâye, bilmece, atasözü gibi) epeyce yararlanabiliriz. Dilcilerin, eğitim sisteminin, yayın organlarının bu işi dikkatle ele alması beklenir. Kapıcıların dahi “hadi bye bye, good bye” dediği bir ülkede; dil meselesinin, dilde yabancılaşmanın en sonuncu mesele olarak kaldığı aşikârdır.

Dilimiz Türkçemiz

Dil bir milletin özüdür. Başlangıçtan bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonsuz geleceğe doğru da her milli topluluğun en mühim ve değişmez bir temeli olarak devam edecektir. Bir dile sahip olmayan millet yoktur. Eğer bir millet, şu veya bu sebeple kendi dilini kaybetmişse, o millet, topluluk olrak ortadan kalkmıştır. İnsanlık tarihinde, dilini kaybettiği halde ortada duran bir millet yoktur. Fakat milletler ortadan kalmış olduğu halde, henüz yok olmamış birçok eski dil vardır.


Dil, bir milletin tarihidir. Dil, bir milli topluluğun içinde ve onunla gelişmiş olduğu için, kendiliğinden, o milletin binlerce yıllık tarihi seyrini muhafaza eder. Bir milletin, tarihin muhtelif devirlerinde benimsemiş olduğu görüş, duygu ve fikirleri muhafaza eden canlı abide, o milletin dilidir.

Herhangi bir sanat eserinin veya herhangi bir sanatkarın, şu veya bu millete mensup bulunduğu hakkında tereddüt ve şüphe edilir. Fakat Türk dilinde yazılmış eser, hiç şüphesiz Türk milletinin eseridir.

Türkçe ifade edilmiş en ufak bir tabir dahi, Türk milletinin kıymetli malıdır. Dil, kendi içinde, bir milletin bütün geçmişini sakladığı gibi, onu sonsuzluğa götürecek en büyük kudreti de kendinde taşıyan büyük bir varlıktır.

Diyor, Reşit Rahmeti Arat. Bu sebeple bu pek kıymetli hazinemizi korumak gayesiyle bugün Yavuz Bülent Bâkiler'in sözün doğrusu isimli eserinden bir bölüm aktaracağız size.

Anadolu'daki bin yıllık geçmişimizin belki de en büyük depremini 17 Ağustos'ta yaşadık. Deprem, anlatılmaz felâketlerle geldi. 170 bin ev yıkıldı. Yetkililer bunun 270 000'e çıkacağını söylüyorlar. 15 000 insanımız göçük altında kaldı. Yaralı sayımız 27 000'i çoktan aştı. Ayrıca 20 milyar dolarlık bir ziyanla karşı karşıyayız. Ölenlere bin rahmet. Kalanlara sabır gayret ve başsağlığı!

Deprem birtakım büyük acıları ve gerçekleri de tekrar suratımıza çarptı: Zamanında gereken tedbirleri almamışız. Atımızı sağlam kazığa bağlamadan tevekkül etmişiz. Depremin fay hattı belli olduğu halde, getirip evlerimizi, işyerlerimizi, kışlalarımızı tam o fay hattının üstüne koymuşuz. Yani aklımızı kullanmamışız. İlmin ve tekniğin gereğini yerine getirmemişiz. Yunus Suresi'nin 100. Ayetinde buyuruluyor ki:

"...Akıllarını kullanmayanlar üzerine, Allah uğursuzluk yükler."

Kul hakkını bilmeyen, İslâm ahlakıyla ahlâklanmayan, iz'ansız imansız, ahlâksız bazı kişiler, demirden, çimentodan, kumdan çaldıklarını öteki dünyaya götüreceklerini sanmışlar. Belediyeler, gereken dikkati, titizliği gösterememişler. İlmin tekniğin ve sanatın şartlarını bilmeyenler veya bile bile çiğneyenler, yüreklerimizi âdeta bir cehennem ateşiyle dağladılar.

Deprem birtakım acı gerçekleri de bir daha yüzümüze çarptı dedim. Depremin felâketi, tahribatı, yok ediciligi ne ise, Türkçe'mizin kısırlaştırılması da kurutulması da odur! Hatta kesinlikle diyebilirim ki dildeki deprem, tabiattaki depremden çok daha tehlikeli. 

Bütün radyo ve televizyon kanalları depremle ilgili pek çok bilgi verdiler. Hazin görüntülerle ekranlara geldiler. Eline mikrofon, omuzuna kamera alan deprem bölgelerine koştu. Verilen haberlerdeki Türkçe sefaleti, çöken, dağılan, toprağa yapışan apartmanların hazin manzaraları kadar kahrediciydi.

Bazı sunucular "depremzede" yerine "depremzâde" dediler. "Depremzede" başkadır, "depremzâde" başka. "Zede"de "zade"de Farsça kelimeler. "Zade"evlâd, oğul, doğmuş, doğan demek. Meselâ, bizde soyadı olarak "Evli-yâzâde" var. Evliyâzâde, evliyaoğlu, evliyadan doğmuş demek. 

Evliyâzede ise, evliyanın çarptığı, evliyanın vurduğu, evliyanın hışmına uğrayan adam mânâsına gelir. Depremzede, depremde felâkete uğrayan, depremden zarar gören kimsedir. Depremzâde ise, depremin oğlu, depremden doğan, demektir. Aradaki büyük farkı görüyor musunuz?

"Enkaz yıkıntısı altından çıkarılan cansız cesetler" cümlesini yüzlerce defa dinledik. Çok yanlış. Enkaz, zaten yıkıntı demek, moloz demek. "Enkaz yıkıntısı" olmaz. Ya enkaz veya enkaz altı demek lâzım veya yıkıntı. 

"Cansız ceset" denilmez. Çünkü ceset Arapça bir kelimedir. Ölü vücut, cansız beden demektir. 

Lütfen söyler misiniz bana "Ölü yoğunluğu" ne demektir? "Ölü yoğunluğu nedeniyle tüm morglar doldu" deniliyor. Ne demek ölü yoğunluğu? Böyle Türkçe cümle olmaz. "Deprem bölgesindeki doktorların yoğun çalışması" ne demektir? Doktorlar neden çok çalışmazlar da sürekli çalışmazlar da durup dinlenmeksizin çalışmazlar da, "yoğun " çalışırlar?

Biliyorum "sebep"gibi güzelim bir kelimemizi kullanmak çok büyük bir suç. Fakat onun yerine ille de "neden" zamirini kullanmak ne kadar yavan ve yanlış!

"Yağmur nedeniyle" yerine "yağmur yüzünden", "Bu nedenle"yerine "bu bakımdan" "deprem nedeniyle"yerine "deprem dolayisiyle" "deprem büyük zarara neden ol du"yerine "deprem büyük zarara yol açtı" denilse kıyamet mi kopar? Görülüyor ki; Türkçemiz de bir deprem geçiriyor. Çocuklarımız âdeta fay hattı üzerinde konuşuyorlar; farkında mısınız? Kelime dağarcıkları çok zayıf bazen de tamtakır.


DEVAM ETMEK-SÜRMEK
Sivas'ta Ziya Gökalp İlkokulu'nda okuduğum yıllarda haftada bir saat de yazı dersi görürdük. Yazı dersine sınıf hocamızın dışında yaşlı bir kişi gelirdi. İsmi galiba: Abdülkalfa idi. Yazısı gerçekten mükemmeldi. Karatahtaya bir atasözü yazar, bizim de benzer harflerle bir-iki sayfa doldurmamızı isterdi. Yazı derslerine devam mecburiyeti yoktu. Ama ben o derslerin devamlı öğrencilerinden biriydim. Çünkü yazım, önceleri güzel değildi. Harflerin gövdelerini, bacaklarını, kollarını sağa sola yatırarak, yazıyordum. Abdülkalfa hoca, buna çok kızıyordu ve benim el yazımı "it oynamış yonca tarlasına" benzetiyordu. Bu güzel benzetmeyi hiç unutmuyoum: İt oynamış yonca tarlası...

Yazımı düzeltmeye karar vermiştim. Artık harflerin kollarını ve bacaklarını sola sağa yatırmadan dik olarak indirip çıkarıyordum. Yaşlı yazı hocamız, değişikliğin farkına varmıştı.

-Aferin! Demişti devam et, devam et.

Abdülkalfa hoca sayesinde, devamlı bir dikkat ve çalışmayla yazımı düzeltmiştim.
54-55 yıllık bir hâtıramı anlatışımın elbet bir sebebi var. Benim neslim, "devam, devamlı, devamsız, devamla, devamı"kelimeleriyle de yetişti.

Şimdi dilde tasfiye taraftarı olanlar, "devam "kelimesini, "Türkçe asıllı değildir" gerekçesiyle dilimizden çıkarıp bir tarafa attılar. Ve "devam" yerine "sürmek" kelime sini koydular. Artık radyo ve televizyon programlarını sunan kimseler "programımız devam edecek" veya "programımız devam ediyor" demiyorlar, "programımız sürecek" "programımız sürüyor" diye kestirip atıyorlar.

"Sürmek" kelimesi kullanılmasın mı? Kullanılsın elbette. "Sürmek" doğru ve güzel bir kelime. "Sürmek" kelimesi elbette kullanılsın. Yanlış olan, sürmek kelimesini, olur olmaz yerlerde devam kelimesinin yerine koymaktır.

"Devamlı" yerine "sürekli" diyebiliriz. "Devamlı kar yağışları yüzünden yollar kapandı" cümlesi de doğrudur. "Sürekli kar yağışları yüzünden yollar kapandı" cümlesi de doğrudur.

Peki ama, "devam mecburiyeti", "devamlı öğrenci", "devamsız öğrenci"'yerine ne diyeceğiz? "Süreklilik zorunluluğu", "sürekli öğrenci", "süreksiz öğrenci" gibi İfadeler, Türkçenin şıklığı bakımından sizi de rahatsız etmiyor mu?

"Sürek" bildiğiniz gibi "satılık hayvan sürüsü" demektir. "Sürekli" "süreklilik" "süreksizlik" kelimeleri bana zaman zaman hayvan sürülerini hatırlatıyor.



Tarlamızı traktörle süren bir adama "sürmeyi sürdür" deyince gülünç duruma düşeriz. "Sürmeye devam et" dememiz gerekir. Bize bir meseleyi anlatırken, birdenbire susan kimseye de "konuş" veya "devam et" deriz. "Sürdür" demekle bir zevksizliğin içine düşeriz.

Bunun gibi "programımız sürüyor" veya "programımız sürecek" yerine, "programımız devam ediyor" veya "programımız devam edecek" demek daha doğru ve güzel olmaz mı? Tamamen Türkçeleşen kelimeleri dilimizden çıkarıp atanlar, bizi hep cılız, çarpık, çirkin ve gülünç durumlara sokuyorlar. Geçenlerde koskoca bir kuruluşumuz, koskoca bir gazetenin koskoca bir sayfasından milletimize seslendi. Bu seslenişin veya "Kamuoyuna duyuru" nun bir cümlesi aynen şöyle:

"Biz, futbol maçlarının naklen yayınını sürdürmek için, iyi niyetimizi sürdürüyor ve mâkul şartlar çerçevesinde futbol yayınlarına devam etmek istiyoruz". Bu nasıl bir cümle? Bir cümle içinde iki defa "sürdürmek" iki defa "futbol yayınları" ifadeleri nasıl yer alır? Sonra "mesela örneğin" dev gibi "imkân ve olanakları" dev gibi "Sürdürüyor, devam etmek istiyoruz" denilir mi? 

Bu cin çarpmış cümlenin doğrusu şöyle olacaktır: "Biz, iyi niyetle ve mâkul şartlar çerçevesinde futbol maçlarının yayınma devam etmek istiyoruz". 

İşte bu kadar. Ama hayır. Beyefendiler kendilerini sözüm ona aydın, ilerici göstermek için, burunlarını yere sürterek bir cümle içinde iki defa "sürdürmek", arkasından da "devam etmek" kelimelerini kullanacaklardır. Yazık. Çok yazık, çoook yazık.

Y. Bülent Bâkiler, Sözün Doğrusu

Tabelalarımız, İsimlerimiz, Dilimiz İşgal Altında

(Özgür ve Bilge'nin Ağustos sayısından)

Sadece büyük işyerleri ve alışveriş merkezleri değil, kasabından dükkânına, berberinden manavına kadar her yerde yabancı isimler kullanılıyor. Özellikle İngilizce kelimeler dilimize alabildiğine yerleşti. Üstelik bu kelimeleri artık bir İngiliz gibi telâffuz etmeye başladık.

Şirinevler’in en büyük iş merkezi Toyak’ın önündeyiz. Hemen yanı başındaki E-5’in bitmek tükenmek bilmeyen araç akışı devam ediyor. İnsanların çoğu bu görkemli binanın farkında bile değil. Farkında olanların da farkına varmadıkları bir ayrıntı var.  O ayrıntı, dev binanın E-5 tarafına bakan en alt katında. Bu katta çoğunluğu giyim üzerine satış yapan yan yana dizilmiş dokuz mağaza bulunuyor. Ancak bu mağazalardan sadece bir tanesi Türkçe isme sahip. Onun da adı Çin Malları Satış Merkezi. Diğerleri ise ya yabancı dilden veya yabancı dile benzetilmiş isimler. Little Big, Bems, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant.

Şirinevler’den Kuleli’ye kadar uzandığınızda ise, arada çok yabancı gibi duran Türkçe isimli mağazalar var. Ezici çoğunluk yine yabancı isimlerde: LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tiffany, Cotton Shop, Benson Jeans ve daha onlarca isim. Yaklaşık beş yüz metrelik mesafede 100’e yakın yabancı isim ve marka var.

Tabelalardaki yabancı isim hakimiyeti sadece Şirinevler için söz konusu değil. Bakırköy, Sirkeci, Levent, Mecidiyeköy, Beşiktaş, Kadıköy, Bostancı ve İstanbul’un daha pek çok semtinde Türkçe isme rastlamak için büyük çaba harcamak gerekiyor. Hele adı bağımsızlık anlamına gelen Taksim’deki İstiklâl Caddesi işgal edilmiş gibi. Adını Doğulu bir şehirden alan Bağdat Caddesinde ise tartışılmaz bir Batı egemenliği var.

Aynı durumu ülkemizin bütün şehirlerinde, ilçelerinde, kasabalarında, hattâ köylerinde dahi görmek mümkün.

Sokakların yabancısı olduk kenar mahallelere ve sokak aralarına kadar giren yabancı isimler artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki, karşılaşılan isimlerin yabancı oluşundan çok, böyle bir ortamda insan kendisinin yabancı olduğu hissine kapılıyor. Gittiği kasap Rainbow Kasabı, alışveriş yaptığı dükkân Groseri Market, saçını tıraş ettirdiği berber Coiffeur Angle ismini taşıyor. Ülkemizde pek çok lise mezunu doğru dürüst İngilizce veya bir başka yabancı dil bilmemesine rağmen, bütün bu isimlerin ne anlama geldiğini, en azından Şekil A’da görüldüğü gibi mantığıyla çözebiliyor.

Aslında pek çok insanımız kendisindeki bu yabancılığı ortadan kaldırma yönünde epey mesafe almış görünüyor. Bunda en fazla yararlandığı kaynak ise, evinin baş köşesinde bulunan televizyonu. Pürdikkat seyrettiği pembe dizilerden, eğlence programlarından, reklamlardan, hattâ haber programlarından pek çok yabancı kelimeyi öğreniyor. Şov, mega-star, konsensüs, efor, zaping, diicey, viicey kelimelerini büyük bir beceriyle kullanıyor. Hattâ hızını alamayıp transformeyşın, informeyşın diyebiliyor. Eskiden bu kelimelerin Fransızca söylenişini tercih ederdik; şimdi İngilizleri izlemeye başladık. O kadar ki, İngilizler şedde bilmediği için, allerji kelimesini onlara bakarak alerji yaptık; entellektüel yerine  entelektüel demeye başladık—üstelik “Türk” Dil Kurumunun marifetiyle! Bu gidişle, intelekçuıl demeye başlamamız da çok sürmez herhalde. Nasıl olsa, alfabemizin büyük kısmını artık İngilizce telâffuz ediyoruz: ey bi si, si en en, ti ci ar ti, ti vi... Cep telefonu mesajlarımız c u harfleriyle bitiyor; bunlar İngilizce okunuşuyla si yu, Türkçe anlamıyla görüşürüz demek. Sahi, bizim ne zaman İngiliz sömürgesi olduğumuzu hatırlayan var mı?

Biz ister hatırlayalım, ister hatırlamayalım, sömürgecinin ruhu, temizlikçi bir kadının dahi iliklerine kadar sinmiş durumda:

Kadıköy Moda’da bir bayan, evine bir temizlikçi kadın çağırır. Temizlik sırasında evin hanımıyla temizlikçi kadın arasında ilginç bir konuşma başlamıştır. Evin hanımı bir televizyon kanalında seyrettiği programdan bahsetmek ister. “Dün akşam Ha-Be-Be’de bir program vardı” deyip sözüne devam edecek iken, temizlikçi kadın hemen atılır ve “Hanımefendi, o kanalın adı Ha-Be-Be değil, Eyç-Bi-Bi’dir” der.

Temizlikçi kadından en kültürlü ve eğitimli insanına kadar, ülkemiz insanı, hergün kelime dağarcığına yenilerini ekliyor. Bu kelimeleri büyük bir istek ve gayretle öğrendiği için, bir süre sonra o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyor. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısırdöngü devam edip gidiyor.

    

 Sosyal ağdan bizi takip ederek yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.

Telif hakları için tıklayınız...                                                        
Copyright © 2010 Türkçede.org                                                 Türkçenin öğretiminde katkısı olması dileğiyle...