Ne öküz altında buzağı, ne de kaşkariko tuzağı...
Önceki gün Göztepe’de birkaç saatliğine, 100 yıl sonrasını yaşarmış gibi olduk.
* * *
2003’ten bu yana, dünyadaki çeşitli ülkelerde Türkçe şarkılar söylemeyi, şiirler okumayı öğrenmiş; kızlı-erkekli okul çocuklarının katıldığı bir “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” yapılmakta Türkiye’de.
* * *
Dünyadaki tüm ülkeleri kapsayan, böylesi özenli ve değişik bir organizasyonun çalışmalarını yönetenlerden, sevgili dostumuz Erkan Aytav; bu yıl “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”na katılmış 5 öğrenciyi bize getirdi.
* * *
5 öğrenciden 3’ü kız, 2’si erkekti. Hepsi de yerel giysileriyle gelmişlerdi.
* * *
Göztepe’de, sevimli mi sevimli 12-13 yaşlarında Senegalli bir kız öğrenci; onun yanında aynı yaşlarda ufacık tefecik Hintli bir kız öğrenci; bir de Moldovalı daha büyükçe bir kız öğrenci...
* * *
Erkek öğrencilerden de biri Koreli, öteki Azerbaycanlıydı. 2 de hanım öğretmen vardı grupta; değişik ülkelerden ve İstanbul’da yaşayan...
* * *
Önce Moldovalı güzel mi güzel, mahcup kız öğrenci söyledi şarkısını; sesi de, Türkçesi de harikaydı. Senegalliyle, Hintli çıtırpıtırların sesleriyle, Türkçeleri de öyleydi. Sanki gözlerim biraz dolarmış gibi oldu.
* * *
Geçen yıl da bize uğramış olan Azerbaycanlı küçük dostum ise, tam bir efeydi; belindeki kuşağında hançeri bile vardı.
* * *
Koreli genç ise kendi halindeydi, ama Türkçe söylediği şarkı şaşırtıcıydı. Nasıl da öğrenmişlerdi, bu kadar güzel Türkçe şarkılar okumasını?
* * *
Kendimi bir an; değişik giysileriyle dünyanın dört bir tarafından gelmiş, Türkçe şarkılar söyleyen gençler arasında, 100 yıl sonrasını yaşıyor buldum.
* * *
Sanki dünya vatandaşlarının yavruları uğramıştı bizim eve de; üstelik Türkçe de biliyor ve sevdikleri şarkıları söylüyorlardı.
* * *
Evrensel bir buket oluşturan çocuk misafirlerimizle, öğretmenleri ve Erkan Aytav gittikten sonra; TV kanallarındaki tartışmaların vinçleri, bizi yeniden “kim kimi nasıl öldürdü” sorgulamalarının; bayraklı, tabutlu, musalla taşlı Şark çalkantılarının içine savurttu.
* * *
Yorumculardan biri:
- Bir yanda “vahşet”, bir yanda da “gaflet” var diyordu.
* * *
Yorumculardan bir başkası ise ötekine:
- Sen kimin avukatlığını yapıyorsun, diye bağırıyordu.
* * *
O sırada “avukat”lığın, neden bu kadar horlandığı takıldı aklıma...
* * *
Avukatlık salt bir “savunma”, yahut “suçlama” hukukçuluğu mudur sadece? Yoksa gerek “yasalar”ın, gerek “yazılı özel anlaşmalar”ın hukuksal değerlendirmelerine büyüteç tutarken; bazı boşlukları da “hukuksal bir mantıkla” kullanma hakkını devreye sokma mesleği midir?
* * *
Politik çatışmalarla, hamasi yarışmalarda “avukatlık” kavramı, çok ilkel kullanılmakta...
* * *
Bendenizin tanımlamasına göre “Hukuk”:
- İNSANLIĞIN ortak huzurunu, güvence altında tutmaya dönük evrensel ilkeler matematiğidir.
* * *
“Üniversiteler”, -adından da anlaşılacağı üzere- her ülkede eşdeğerde olması gereken, “bilim kuruluşları”dır; Hukuk Fakülteleri de öyle...
* * *
Ülke parlamentolarının yaptığı “yasalar”; Hukuk Fakülteleri’nin, birikimli havuzlarına akan musluklardan biri olsa da; “Hukuk”un evrensel ilkelerinden oluşan süzgeçlerden de geçirilir.
* * *
“Yer” küresi üstündeki tüm “Üniversiteler” ile “Hastaneler” neden eşdeğerde değil? Çünkü efendim toplumlar arasındaki gelişmişlik düzeyi, falan filan...
* * *
Göztepe’ye gelen Moldovalı, Hintli, Senegalli, Koreli, Azerbaycanlı yavrular; layık değiller mi, evrensel ve ortak bir kalitenin dünyasında yaşamaya ve eşdeğerde olan Üniversiteler’den yararlanmaya?
* * *
“Uzay çağı”nda dahi, henüz daha pek kimse alışık değil, bu tür bir gözlükle dünyaya bakmaya...
* * *
100 yıl sonra ise çok doğal gelecek -tıpkı bugünkü turistik oteller gibi- 5 kıtadaki her üniversiteyle, her hastanenin de eşdeğerde olması. Mahkemeler için de öyle...
* * *
Ne demişler:
- İnsan, maalesef hep erken doğuyor, demişler.
* * *
Ekranlarda bir övünme, bir övünme...
* * *
Hadi bendeniz de övüneyim:
- Bir an için dahi olsa, 100 yıl sonrasını ve “dünya vatandaşlığı”nı kendi evinde yaşamış olan biriyim ben.
* * *
Övünmenin böylesi de, kolay kolay kimseye nasip olmaz doğrusu...