Genel Olarak Dil
Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.
Dil insanlık kadar eski bir olgu olarak ulusal biçimlenmenin temelidir. Bir ulusu diğer uluslardan ayıran en önemli formasyondur. İnsanlığın bugüne dek gelebilen ve iç değişimleriyle birlikte varlığını koruyan en eski aracı olan dil; yalnızca belli bir kuşağın anlaşma aracı değil; insanlığın tarihsel - toplumsal belleğidir de aynı zamanda. Dil bir toplumun yarattığı maddi - manevi değerler bütünün bir ifadesi olarak bir üst kimliktir. Bireyler ya da herhangi bir toplumsal örgütlenmeden bağımsız; hem sosyal faaliyetin bir yansıması hem de onun bir gereğidir.
Dil, toplumu bir arada tutan, onu geçmişten geleceğe taşıyıp yaşatan doğal bir izlektir.
Dillerin ortaya çıkışı insanın bir tür olarak var oluşu kadar eskidir. Başlangıçta doğal tepkilerin ürünü olan sesler vardı. İlkel insanların boğaz, gırtlak, ağız ve çene yapısı dikkate alınırsa bu sesler boğazda, gırtlakta, düğümsüz veya yarı düğümlü çıkan ünlüler, yarı ünlüler ve gırtlak ünsüzleri olmalıdır. dönem insanının çıkardığı sesler daha çok yabanıl bir özellik gösterir. Bu ilkel kaba sesler insanın evrimiyle birlikte olgunlaşan ve giderek bugünkü şeklini alacak olan dilsel seslerin embriyonlarıdır. İlkel insan yaşamı yalındır. Bu dönemde dilin gelişimi görece olarak üretimi dışı bir gelişimdir. Çünkü dahalık üretme gereksinimi duymamaktadır. Doğada var olan hazır yiyecekleri toplayarak, avlanarak yaşamını sürdürmektedir. Maddî üretim faaliyeti avlanma ve toplama olanaklarının azalmasıyla birlikte başlar. Başlangıçta eylem vardır ve ilk sözcükler de avcılık, toplayıcılıkla ilgili sözcüklerdir. Ayrıca yemek, içmek gibi temel gereksinimleri, ilkel duygular gene ilk sözcüklere kaynaklık etmişlerdir. İlkel insanın duyguları da yaşantısı gibi yalındı; duygularda ayrıntıya varamamıştı daha, duygular tepkisel, afaki ve toplumsallıktan uzak. Üzülmek, sevinmek, sevmek, nefret, paylaşma vb. bir üst aşamaya tekabül eden daha karmaşık duygular çok daha sonra girecektir insanın ruhsal dünyasına. İnsanın ilk kullandığı isimler kendi organları, dost ve düşman bellediği varlıkların isimleri olsa gerek.
Dilin ilkel oluşum süreci daha çok insanın doğa karşısındaki mücadele sürecidir. Ne zaman ki toplayıcılık ve avcılık - ki bu avcılık silahsız yapılanı olsa gerek - olanakları azalır o zaman zorunlu olarak kendiliğinden üretme ihtiyacı doğar. Bu başlangıçta depolama biçiminde kendini gösterir. Böylece yiyeceklerin depolandığı yerler, av mekanları, doğal korunma ortamları, mağaralar, yüksek ağaçlar vb insanların ilk barınma yerleri olur. Bu mekanlar doğal mekânlardır. Yırtıcı hayvanlardan korunma içgüdüsü insanı yüksek kayalıklarda, ağaçların üzerinde yaşamak zorunda bırakır. Ayrıca vahşi hayvan saldırılarına karşı ve bu hayvanların avlanması için toplu halde yaşama insanın sosyal yönlerini geliştirir ve kuşaktan kuşağa değer aktarımı sağlar. Ana - baba gibi akrabalık kavramları dahalık etik anlamda biçimlenmemiştir daha.
Toplayıcılığın olanakları, coğrafi değişiklikler ve nüfusun artması yüzünden yavaş yavaş ortadan kalkar. Et temel gıda olma özelliğini korumaktadır. Toplu halde yaşama, artan nüfus avcılığın teknik olarak geliştirilmesini gerektirdi. İnsan hileyi öğrendi; tuzaklar, taş, kemik ve sopalardan yapılma silahlar ilk üretim araçlarıdır. Fakat üretimi sürekli kılmak için bu araçlar yeterli gelmemektedir. Evcilleştirme ve toprağı işleme zorunluluğu doğar. Evcilleştirme faaliyeti sahiplenme ve özel mülkiyet duygusunun doğmasına neden olur. Farklı insan toplulukları toplama, avlanma alanlarının belirlenmesi ve korunması noktasında oluşmaya başlar; bu da kabileler arası çelişkilere, çelişkilerin ilkel çözümü olan örgütlü şiddete yani savaşlara neden olur.
Mevcut uluslara ait değerlerin ilkel biçimlerinin ortaya çıkışı insanlığın insanlaşma sürecinde yaşadığı bu yol ayrımına denk düşen bu döneme kadar götürülebilir. Toplu halde yaşama, üretme ortak kültürel ve ruhsal şekillenmeye neden olur. Dilin ortaya çıkışı, yani bir anlaşma sistemi olarak seslerin hecelere, hecelerin sözcüklere, sözcüklerin cümlelere, cümlelerin uzun ifade biçimlerine bürünmesi bir tür olarak insanın yukarıda özetlemeye çalıştığımız ilk serüveninden sonra oluşur ve gelişir.İnsan pratik yaşamına girmeyen bir nesnenin adını koyamaz. Dil Tanrı vergisi değil, insan yaşamının ürünüdür. İnsan yaşam çeşitlendikçe dil de zenginleşir. Dili zenginleşen insanın toplumsal belleği güçlenir. Toplumsal bellek, insanın pratik yaşamdan aldığı deneyimleri kuşaktan kuşağa aktararak eğitim - öğretim yoluyla bireyi bilgilendirir. Bireyin deneme yanılmayla oluşmuş dar, sınırlı ufkunu açar, muhakeme gücünü geliştirir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi birikimi üretimin artmasını sağlar, üretimin artması iyi beslenmek, iyi beslenme organizma olarak insan bedeninin sağlıklı olması demektir. Proteinli besinler ve tabiî ki dil, insan beyninin hem fiziksel hem işlevsel olarak gelişmesinde etkili olur. Bu süreç karmaşık bir süreçtir. İnsan eylem içinde geçmiş deneyleri de belleğine katarak en azından somut düşünmesini öğrenmiştir. Karnı doyduğunda acıkacağını düşünebilmektedir. Bundan dolayı üretme ihtiyacı duyması için acıkması vb. gerekmemektedir. İnsan artık geçmiş deneylerden geleceği kestirebilmektedir. İnsanın gelecek hakkındaki ufku geliştikçe üretimin yoğunluğu artar. Yoğun üretim faaliyeti yaşamı giderek karmaşık hale getirir. Yaşamın yalın olmaktan çıkıp karmaşık hale gelmesi onun bir ürünü olan dilin de bir sistem olarak karmaşık, soyut, kompleks bir yapıya bürünmesine neden olur. Dillerdeki kurallar aslında içinden çıktıkları toplumun yaşama biçimi ve üretim faaliyeti tarafından doğal bir süreçte belirlenmektedir. Bu yüzden aynı mekanlarda, benzer coğrafyalarda doğmuş diller doğal süreçteki gelişimleri ve yapı bakımından birbirine benzemektedirler. Bir dilin ortaya çıktığı yerin coğrafi nitelikleri oradaki üretimin niteliğini, üretimin niteliği dilin gelişimini belirlediği için bu böyledir.
İklim ve coğrafyanın dillerdeki ses, sözcük, cümle, yapısına etkisi büyüktür. Bir dilin yapısını tek tek insanlar belirleyemezler. Bu konuda yer şekillerinin belirleyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dillerin doğal biçimlenmesine dışarıdan iradi olarak müdahale edilemez. Dil ailelerinin dünyadaki yayılışları bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Dikkatle incelendiğinde dil ailelerinin bölge bölge belli coğrafyalarda kümelendiği, belli dil haritalarının kendiliğinden oluştuğu görülecektir.
Örneğin tek heceli dillerin Orta ve uzak Asya, iç bükünlü dillerin Akdeniz havzasında, eklemeli dillerin nispeten ılıman bölgelerde kümelenmesi niyetten bağımsız doğal bir olgudur. Sert, engebeli coğrafi şekillerin bulunduğu yerlerde doğan dillerdeki sesler de sert olacaktır. Yine o oranda sözcük çeşitliği bakımından zengin olmak zorundadır. Özellikle fiillerde bu kendini daha çok daha net olarak gösterir. Engebeli coğrafya çok değişik türde ve yoğun hareketliliğe yol açmaktadır. Örneğin Güney Kafkas dillerinden olan Lazca ile Gürcüce'nin ünsüz yönündün zengin, ünlü yönünden yoksul; yine ünsüzlerin şiddetli - sert oluşu Kafkas coğrafyasının yapısından kaynaklanan bir durumdur. Yine bu dillerde görülen karmaşık yapı zengin coğrafya ile açıklanabilir ancak.
SES - MADDE- DİLİN MADDİ NİTELİĞİ.
Evrende hiçbir şeyin değişmeden kalabilen ‘ilki’ yoktur, sonu olmayacağı gibi. Her şey bir öncekinin devamıdır. Yine hiçbir şey ‘mutlak’ değildir. Maddenin kendisi de mutlak değildir. Çünkü ‘madde’ diyebileceğimiz kendi başına var olan bir ‘töz’ mevcut değildir. Her madde bir diğerine dönüşür.
Bu tanımlama bütün doğal gelişim süreçlerinde olduğu gibi dil için de geçerlidir. Dilin ‘ilki’ yoktur. Mutlak olarak var olmuş değişmeden bugüne kadar gelebilmiş ‘ilk sözcük’ olmadığı gibi. Dilde değişmeden bugüne kadar gelebilmiş ilk sözcüğü aramak insanda Adem ile Havva'yı aramaktır. Dil bir ihtiyacın ürünü olduğu için insan en çok ihtiyaç duyduğu nesnelerle ilgilenmiş ve onları başka insanlarla ‘ilgi’ düzeyinde paylaşmıştır. Dilin kendisi bir tepki bir ilişki biçimidir. Dil ilişkinin uygar biçimidir. Uygar toplumlar sorunlarını dil aracılığıyla çözerler genellikle.’Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırlar’ sözü tam da dilin bu özelliğini tanımlamaktadır. İnsan ilişkilerinde dilden başka araç aramak ‘insanı’ insanlıktan uzaklaştırır. Sözün bittiği yerde insan da biter. Zaten dilin ham maddesi olan ‘insan sesi’ bir tepkidir. Dili ‘örgütlenmiş ses, seslerden oluşmuş uyumlu bir aile’ diye tanımlayabiliriz. Ancak bu tanımlama yalnızca dilin sesle ilgili yanını açıklamaya yeter.
Fiziksel anlamda ‘ses’etkiyle belli bir gücün etkisiyle ortaya çıkan maddesel bir olgudur. Etkinin, hareketin olmadığı yerde ses de yoktur. Yani maddenin olmadığı yerde maddenin - hareketin bir biçimi olan ‘ses’ de olmaz. Maddenin çeşitli biçimlerine - elektro manyetik dalga vb. - dönüştürülebilen, dilin han maddesi olan doğal ‘ses’ - insan sesi - maddi bir olgudur. Bu da demektir ki dilin kendisi maddi bir olgudur. Eğer ses maddi bir olgu olmasa idi elektronik aygıtlar vasıtasıyla binlerce kilometrelik uzaklıklara taşınamazdı. Dili bu temelden ‘sesin maddi bir olgu oluşu’ temelinden koparan bir anlayış ona metafizik yaklaşıyor demektir.
İnsan nasıl doğada var olan maddeleri kullanmış ve onlara yeni biçimler vererek kendine yarar hale getirmiş ise, bir maddi olgu olarak sesi biçimlendirerek onu da kendine yarayışlı bir hale getirmiştir. Doğada ‘ağaç’ vardır ve insan onu türlü şekillerde kullanarak ondan yararlanır. Kimi zaman kâğıda, kimi zaman enerjiye kimi zaman besine, kimi zaman da barınmaya... Ama kâğıt ağaç değildir artık. Nasıl camın yapımında kullanılan kum cam haline getirildikten sonra artık kum olmaktan çıkıyor ise ‘dil’ de maddi olgularla buna benzer ilişkilendirmeyle sıkı sıkıya bağlıdır. Gerek bir ilişki biçimi olarak, gerek varlığın temeli olarak dil bu nedenlerle maddi olgudur. Ve onun kaynağı doğada zaten var olan ‘ses’tir.Kısacası ‘ses’ maddenin ilişki biçimi dil de bu ilişki biçiminin bir ürünüdür.
Başlangıçta dil aynı zamanda görsel bir olguydu. İşaretler, işaretlerin yetmediği yerde doğal - tepkisel sesler...Dilin ilk oluşum sürecinde sesler işaretlerle, işaretler seslerle birleşiyordu. Birbirini bütünleyen şeylerdi bunlar. Zaten görme, dokunma, koklama, tatma, duyuları olmadan işitmenin anlamı da olmazdı. Beş duyu beyne bağlıdır ve beyinde birbirlerine koşullanmışlardır. İnsan göremediği, tadamadığı, koklayamadığı, dokunamadığı, işitmediği bir şeye isim veremez. Enerji olmadan hareket , hareket kavramı olmadan dilde ‘fiil’ diye adlandırdığımız öğeler var olamaz. Hareket en klasik ifadeyle söylersek maddenin yer değiştirmesidir. Bir de düşünsel, duyusal hareket vardır. Bu duyulara bağlı olarak beyinde oluşan, beynin işlevleriyle ilgili bir harekettir. Ama dilin ilkel biçimlenişinde ‘soyut’ hareket ve olgularla ilgili sözcükler yoktur. Dilin kendisi bir soyutlama olsa da ‘soyut sözcükler’ ancak, gelişmiş soyut düşünmeyi öğrenmiş insanın oluşması ile ortaya çıkar.
Dilsel faaliyetin hem öznesi hem nesnesi olarak insan ve onun duyuları dili beslemiştir. Dil de insanın soyut düşünmesini sağlamıştır. Dil insanla özdeştir artık, dili dışlayarak yapılan insan tanımları hep eksik kalacaktır. İnsanın sosyal yanının gelişimi dilin, dilin gelişimi sosyal yanın gelişimi ile doğru orantılıdır. Dildir insanı sosyaleştiren. Daha doğrusu dil insanın sosyalleşmesinin aracıdır. Dilin oluşması için sosyal ortama duyulan gereksinim, sosyal ortamın oluşması için dile duyulan gereksinimden daha fazla değildir.
Sosyalleşmek bir arada olmak değildir. Eğer sosyalleşmek için bir arada olmak yeterli olsaydı toplu halde yaşayan hayvanlarda da sosyal hayattan söz etmek gerekirdi. Arıların, karıncaların sürü halinde yaşayan bütün hayvanların belli bir düzen içinde yaşadıkları, belli işbölümü sistemi geliştirdikleri ancak bütün bunların onların sosyalleşmesi demek olmadığını söylüyoruz. Ama bu hayvanlarda hiçbir iletişim aracı olmadığı anlamına gelmiyor. Hayvanlarda da insan dilinin ilkel biçimlerine rastlamak mümkündür. Hayvanlar da çeşitli durumlarda iletişim kurdukları çeşitli işaretler ve sınırlı sayıdaki seslerden oluşmuş belirli anlaşma araçları vardır. Bu işaret ve seslerin hangilerinin ‘içgüdüsel’ hangilerinin öğrenmeye dayalı olarak geliştirildiği ayrı bir araştırma konusudur. Burada söz konusu olan gelişmiş insan dilidir. Sosyalleşme ancak dil ile mümkün olur. İnsan ile dil birbirlerine koşullanmışlardır; insan dilin, dil insanın ürünüdür. Yalnız bir organizma olarak insan değil, üreten, ihtiyaçları olan ve ihtiyaçlarını önceden bilen insandır bu. Yoksa eğer dilin oluşumu yalnız ve yalnız duyularımızla ilgili olsaydı insandaki kimi ilkel - içgüdüsel duyular diğer gelişmiş hayvanlarda da mevcuttur. Hayvanların duyuları da ihtiyaç oranında gelişmiştir. En küçük canlı varlığın bile diğer varlıklarla bir ilişki biçimi vardır. Bu ilişki biçiminin ürünü olan bir dili vardır. Fakat bu genel bir dildir; basit tekil seslere dayandığı gibi, çeşitli işaret ve hareketlere bağlı olabilir de. Kimi canlılarda bazı organlar diğer organlara göre fazla geliştiği için dilin yönü bu gelişen organa göre belirleniyor. Tek hücreli canlılardan insana kadar her canlının bir dili vardır. Ama her canlının dili onun ‘cürmü’ kadardır. Bir salyangozun tehlike karşısında antenlerini içeri çekmesi, bir solucanın kendisini etkileyen bir durum karşısında toprağın içine dalması, ilkel düzeyde de olsa onun kendini koruma içgüdüsü olduğunu gösterir. Bir köpeğin, dostluk , düşmanlık gösterisi onun çeşitli hareketlerinden çıkardığı çeşitli seslerden anlamak mümkündür. Ama bunu anlamak için bir tür olarak köpeği iyi tanımak onun dilinden anlamak gerekir. Köpeğin kuyruğunu sallaması, burnundan ince kısık sesler çıkarması dostluğun, tanışıklığın bir ifadesidir. Her canlının dilinde hareketler, işaretlerle sessel tepkiler iç içedir. Bu yüzden başlangıçta dil, ses ve işaret sistemi biçiminde idi.
Organik bir varlık olarak insan yarattığı dille ‘cürmü’ geniş bir canlı olduğunu kanıtlamıştır. Bir dilin sınırlarını çizen ilişkinin boyutlarıdır. Sığ, basit, kısır bir ilişki biçiminden zengin bir iletişim sistemi (=dil ) doğmaz. İnsan nasıl yaşarsa öyle konuşur. Konuşma ilişki biçiminin en üst boyutudur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi hayvanların da bir dili vardır. Köpeğin kuyruğunu sallaması, burnundan kesik kesik ince sesle çıkarması köpeğin dilinde dostluğun, tanışıklığın bir ifadesidir. Bütün hayvanlarda hareket ile ( İşaret ) sessel tepkiler iç içedir. Bu açıdan dilin başlangıçta ‘işaret-ses’ sistemi olduğunu söyleyebiliriz.
Paste a VALID AdSense code in Ads Elite Plugin options before activating it.
Bütün bu saptamalardan sonra şunu söyleyebiliriz:Genel anlamda dil bir ilişki biçimi; bu ilişki biçiminden doğan sistematik bir anlaşma programıdır. Dil toplumun binlerce yılda girdiği bütün ilişkileri saklı tutan gizli bir programdır. Bireyin üzerindedir. Yalnızca kullanım açısından değil oluşum açısından da dil toplumsal bir özellik taşır. Dilde toplumun girdiği her ilişki biçiminin bir karşılığı vardır. Bütün hayvanlarda bu böyledir. O halde genel anlamda dil olgusu yalnızca insana özgü değildir. Maddenin bir biçimi olan seslerden oluşmuş olan sistematik, programatik ve toplumsal bir olgu olarak dili insanın insanlaşma sürecinden başlatmak gerekir. Çünkü en azından şimdilik o insanla sınırlıdır. Ama genel anlamda dil bir varlık biçimi olarak hep vardı ve var olacaktır.
Dil başlangıçta temel içgüdüsel davranışların ifadesi olmuş, süreç içinde üretimle birlikte ilişki biçimleri ve ilişki nesneleri çeşitlendiği ölçüde zenginleşmiştir.
Düşünme eylemi sessiz konuşmadır. Yani insanın kendi ‘beni’ ile konuşmasıdır. Konuşma ise düşüncenin sese dönüşmüş biçimidir. Küçük yaşta ilk konuşmaya başladığında insan beyni öğrendiği dilin bütün boyutlarına göre programlanır.’İnsan kafasındaki sözcük sayısı kadar düşünebilir.’ deyişi bundan dolayıdır. İnsan bilmediği bir kavramı düşünemeyeceği gibi duymadığı bir sözcüğün doğadaki hangi varlığa tekabül ettiğini de bilemez; bu yüzden de bir sözcüğü duyduğunda o sözcüğün karşıladığı soyut-somut varlığı kafasında canlandıramaz. Bir dilin zenginliği gücü maddi manevi alemi çeşitli boyutlarıyla karşılayabilmesine bağlıdır. Dil-düşünce basitten karmaşığa, somuttan soyuta doğru gelişir. Gerçekte bu bütün dini inançlar için de böyledir. Önce somut olan doğa yani hayat vardı. Sonra onun bir yansıması olan çeşitli soyutlamalar gelmiştir. İnsan tanrıları ilkin ‘heykel’ biçiminde yani somut bir varlık olarak düşünmüş veya doğal varlıklara doğa üstü güçler misyonlar yüklemiştir. Daha sonra ‘Tanrı’ soyut, gözle görülmez ama her yerde hazır ve nazır, her şeye gücü yeten bir varlık olarak ‘giz’lenmiştir.O dönemde insan için en ‘bilinmez’ yer olarak daha çok gökte düşünülmeye başlanmıştır. Birer üstyapı kurumları olarak dil ve din benzer bir gelişim çizgisi izlerler. Somuttan soyuta, insan beyninin gelişimine bağlı olarak.
Dil de bütün yaratılarda olduğu gibi insana Tanrı tarafından bahşedilmemiştir. İnsan onu basit anlamda bir yerden de ‘almamıştır.’ O binlerce, on binlerce yıllık insan yaşamının ürünüdür. Hatta o insan bir üst organizmal varlık olmadan önce de vardı o, ama bugünkü biçimiyle değil, insan öncesi varlığın yaşantısına denk düşen biçimiyle...
Dilin bir ‘ilki’ bir miladı, başlama noktası yoktur. Bugünkü insan dili gelişmiş insanın ilişki biçimine cevap veren bir araçsa, ‘insan öncesi’ varlığın da dış dünyayla bir ilişkisi mutlaka vardı ve bu ilişki biçimine denk düşen bir aracı yaratmak geliştirmek zorundaydı. İlkel insanın dili de, cürmü kadardı yani ilkeldi. Bu yönüyle bakıldığında dilin gelişimi insanın gelişimiyle paraleldir ve nesnel-doğal olarak bir süreç olarak kendini var eder.
Dilin bugünkü gelişmiş dilin doğuşu, kökenleri araştırılırken günümüz insanından yola çıkmak bizi yanlışlara sürükler. Günümüz insanının, biyolojik, fizyolojik yapısında on binlerce, yüz binlerce yıllık bir birikimi genlere taşıyarak, bünyesinde toplar. Evrimin insanı olgunlaştırması ve bu olgunlaşmanın genlere taşınmasıdır burada anlattığımız.
Yazı dilin başka bir biçimidir. Yazı ikinci dildir. İnsanlık için en az dil kadar önemli bir faaliyettir yazı. Dili bir soyutlama olarak almıştık, yazı soyutlamanın - yani dilin - soyutlamasıdır. Sesi donduramayan, sesi hapsedemeyen, kristalize edemeyen insan onu, biçimlere işaretlere dönüştürmüştür. Gerçi yazı varlıkların doğrudan aktarımı -resim- ile ortaya çıkmış ama gelinen aşamada yazı resimden çok uzak bir yerdedir artık. Yazı günümüzde artık seslerle işaretlerin buluştuğu noktadır ve doğal bir sürecin değil insanın iradi çabasının ürünüdür.
Yazımızın başında işaretlerle sesler arasındaki ilişkiden bunun dilin ilkel biçimi oluşundan sözetmiştik. İlkel işaretler somuttu yani doğrudan varlığı karşılıyordu. İnsan adeta elleri, parmakları ile resim çiziyordu. Ve bunu çıkardığı kimi seslerle takviyelendiriyordu. Ancak havada çizilen şeylerin kalıcı olması gerekiyordu. Yere daha sonra taşlara çizmeye başladı insan bu işaretleri. Bugünkü anlamda olmasa da yazı çizi de bir anlaşma aracı olarak insanlık tarihi kadar eskidir. Çeşitli yazı türlerinin tarihsel evrimine baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliyoruz.
Günümüz yazı sistemleri biçimlerin ve seslerin bir soyutlamasıdır. İlkin maddi dünya ve onun bir yansıması olan resim vardı. Daha sonra resmin yazıya dönüştüğünü görüyoruz. Resim insanın soyutlama gücünü arttırmıştır. Başlangıçta bir varlığın adı görüntüsü idi. Yani varlığın çizgilerle ifadesi olan resim varlığın adıydı. Yaşamın her alanında gördüğümüz somuttan-soyuta gelişme burada da karşımıza çıkmaktadır. Resim yazı, varlığın ‘ilk adı olan resimlerin’ soyutlama sonuncu daha basit çizimler haline gelmesi ile ortaya çıkmıştır. Çizimler sesli dil ile paralel gelişiyor, soyutlama derinleştikçe resimle sesin birbirleriyle daha çok bütünleştikleri görülüyor. Harfler seslerin adı olmaya başlıyor. Gerçekten de harfler seslerin şekilleridirler. Doğada sonsuz sayıda ses vardır ve sonsuz sayıda sese karşılık sonsuz sayıda harf türetmek mümkündür. Harfler bir yakıştırma olarak tarih içinde kendini kabul ettirmiş, tarihsel temelleri varlıkla suretinin, suretle alt biçimlerin ve seslerin, özdeşleştiği, iç içe geçtiği üst bir dildir. Bir dilin bütün unsurlarını içine alabilecek, dilin olanakları ölçüsünde kendini üretebilecek yetkinliğe sahip bir üst dil...
Dil ile yazı tarihsel gelişimleri bakımından bir bütünlük oluştururlar. Eğer bu sav doğru ise doğal gelişimi süreci içinde oluşmuş her dilin bir yazısı olmalıdır. Bir millet, tarihsel gelişim süreci içinde kendisini ölümüne etkileyen, ortadan kaldıracak kadar büyük felaketler yaşayıp ‘tar ü mar’ olmamışsa, milli özelliklerini yitirecek kadar uzun süre tutsaklık boyunduruğu altında yaşamamışsa, kendi dinamikleriyle yarattığı dilin yanında bir de yazıya da sahip olur. Bu bir iyi niyet değil doğal sonuçtur. İnsanlığın ortak gelişimi eşit süreçler izler. Gelişmiş dili olan her milletin yazı sistemi yaratamamış olmasının objektif ve subjektiv nedenleri üzerinde ayrıca durulabilir. Ancak kesin olan bir şey varsa o da iç dinamiklerin burada da dış dinamikleri belirlediğidir. Yani tarihsel olayları, olguları dış dinamiklerle açıklamaya çalışan bir anlayış, dünyadaki dillerin sayısı oranında neden yazı sisteminin gelişmediğini açıklayamaz. Dış dinamikler bazen iç dinamiklerin yerini alır. Bu bir toplumu yok oluşun eşiğine getiren en önemli belirtidir. Ama yine de burada dış dinamiklerin iç dinamikleri belirlediği sonucu çıkmaz. İç dinamikleri kuruyan bir toplumsal yapı dış dinamiklerin denetimine girer. İşte bu durumda toplumun doğal gelişim süreci sekteye uğrar, toplum rotayı şaşırır. Dümen ‘dış’ güçlerin eline geçmiştir çünkü. İşte bu tür durumlarda gelişen her dilin paralelinde bir yazı sisteminin oluşması mümkün olmaz. Çeşitli nedenlerle bir toplumun süreç içinde oluşmuş yazısı unutulsa da kuşaktan kuşağa taşınan toplumsal hafızada ‘yazı’ olgusu ve onunla ilgili terimler, kavramlar mutlaka yaşar.
Dil bir toplumun ses kombinezonlarından oluşmuş belleği yazı ise dilin arşividir. Dil yaşamın canlı pratiği ile ilişkili olarak sürekli değişip geliştiği için, organizmalar gibi varlık yokluğu iç içe yaşar. Çeşitli sözcükler, sözcük kalıpları, atasözü ve deyimler yaşamdaki karşılıkları ortadan kalktığı için zamanla kullanımdan çıkabilirler. Bu doğal bir süreçtir. Ama toplum, millet eğer kullanımdan çıkan bu dil öğeleri yerine kendi yaşamına giren varlıkların karşılıklarını bulamazsa ve o varlıkların karşılığı olan sözcükleri başka toplumlardan alırsa, o dil boyunduruk altına alındığı için tehlikede demektir. Dil yazı ile yaşar. Yazı unutmaya, yok olmaya engel olur. Yazı tarihin damgasıdır. Bu yüzden egemen toplumlar baskı altında tuttukları toplumlara ‘kendi dillerinde okuma - yazma’ olanağı tanımazlar. Tam tersine bir eğitim-iletişim aracı olarak yazı ile kendi tarih ve kültürlerini egemenlik altına aldıkları toplumları asimile etmeye çalışırlar.
Yazı, bir dili, kültürü süreklileştirmenin en etkin aracıdır. Yazısı olmayan bir milletin hayatı havaya çizilmiş resme benzer, silinip gider, yaşanır ve unutulur.
Ulusal değerler birkaç yüzyılda oluşabilecek kadar basit değerler değildirler, yüzlerce, binlerce yıllık süreç içindeki toplumsal ilişkileri, deneyleri, dalgalanmaları gerektiren karmaşık bir olgudur. Bir ulusun oluşum süreci ifadesini günlük üretim ve kullanım araçlarının üretiminde bulur. Toplumlar kendilerini var eden koşulları yeniden ve yeniden ürettikleri sürece ayakta kalabilirler ancak. Maddî üretim faaliyeti manevi üretim faaliyetidir aynı zamanda. Çünkü coğrafyayla birlikte maddi üretim toplumun dilini, ahlaki, etnik vb. özelliklerini de yaratır. Bir ulusun diğer uluslardan bağımsız olarak yarattığı manevi dünya o ulusun ulusal kimliğidir. Ulusal kimlik maddi manevi değerler bütünüdür. Ulusal kimlik sorunu, dünya ölçeğinde bir protokol oluşturma sorunu değildir. O suni olarak var edilemez, mevcut gelişimi içinde bir olgudur.
Kendine özgü bir dili olan her milletin o dilden doğan kendine özgü bir edebiyatı da olur. Çünkü edebiyat yaşantının içinden çıkar. Kendi bağımsız yaşamında maddi kültür yaratan günlük geçim için gerekli öğeleri üreten her milletin buna bağlı olarak geliştirdiği bir entellektüel yaşamı da olur. Bir milletin entellektüel yaşamı o milletin maddi kültür faaliyetinin bir yansıması olarak gelişir. Yani maddi kültür faaaliyeti olmadan manevi kültür dünyası oluşmaz. Bir üst - yapı kurumu olarak dil ve edebiyat birbirini yaratan geliştiren özelliğe sahiptirler. Dil olmadan edebiyat, edebiyat olmadan dil olmaz. Dil edebiyatın yapı malzemesi olurken edebiyat da dilin gelişmesini sağlar. Dil edebiyatta vücut bulur. Hiçbir sanat alanı edebiyat kadar dil ile içli dışlı değildir. Heykel için katı nesneler, müzik için nota - ses, resim için ışık - renk vb. ne ise edebiyat için dil odur. Dil anlatım ihtiyacından edebiyat ise güzel ve etkili anlatım kaygısından doğar. Dil anlatım aracı, edebiyat güzel ve etkili anlatım yöntemidir.
Dilleri bir olan toplumlar farklı coğrafyalarda yaşasalar da kendi bağımsız hayatlarının ürünü olan birbirinden farklı edebiyatlar yaratabilirler. Örneğin ‘İngilizce’ ile yaratılmış bir İngiliz bir de Amerikan edebiyatı vardır. Fakat bu sadece ekonomik, sosyo - kültürel yaşamın, coğrafi tanımlamanın ötesinde İngilizce’deki bir buluşmadır. İngiliz toplumu ile Amerikan toplumunu dil dışında birleştiren hiçbir etkili - güçlü bağ yoktur. Dil - edebiyat bu iki toplumu birleştiren, kaynaştıran bir harçtır. Tarihsel kültür birliğinin taşıyıcısı da yine dil ve edebiyattır.
Lazların bugün yazılı bir edebiyatları yoktur. Her şeyden önce Lazların dünden bugüne kalmış yazılı bir edebiyat gelenekleri yoktur. Bunun nedeni Lazların ekonomik, sosyal, kültürel yapılarında değil, tarihsel siyasal olaylarda aranmalıdır. Lâzların gelenekleri - görenekleri, dilleri güçlü bir edebiyat yaratmaya elverişlidir. Ancak, bin yıllara varan tutsaklıklar, siyasal iktidarsızlıklar bu halkın tarih içinde yarattığı kültürel, edebi ürünlerin yok olmasına, yağmalanmasına, yazma yetilerinin yok olmasına neden olmuştur. Fakat, siyasi olarak Lazlardan koparılmış olan soydaşımız Kuzey Doğumuzda yaşayan Mergellerin, Güney batıda yaşayan biz Lazlara göre bu konuda şanslı oldukları söylenebilir. Bugün Mergel - Laz Dili ile yazılmış binlerce sayfalık yazılı belge Tiflis Üniversitesi'nde incelenmek üzere bizi beklemektedir. Lâzların yazılı edebiyatları olmadığını ileri süren görüş, bu gerçeği görmezden gelerek bu kanıya varmaktadır. Bilim adına konuştuğunu iddia eden birçok kişi Mergellerle Lazları farklı iki ulusmuş gibi gösterme eğilimindedir. Bu yaklaşım bilimsel değil siyasidir. Mergeller - Laz, Lazlar Mergel'dir. Dil açısında olayı değerlendirirsek Mergelce Lazca, Lazca Megrelce'dir. Bu iki dil arasındaki farkın nedeni tarihsel olarak yaşanan kopuklukta aranmalıdır. Lâz - Mergel Dili'nin eğitim dili olarak kuşaktan kuşağa öğretilmemesi, yazı dili olarak kristalize olamaması, coğrafi engellerden doğan iletişim kopuklukları bu dilin zaman içinde farklı mecralarda gelişmesine, başkalaşmasına neden olmuştur. Ancak bir Mergel ile bir Laz anlaşabilirler yine de. Megrelia'dan Türkiye Lazistan'ına gelen Megrellerle Lazlar belli ölçülerde anlaşabilmektedirler.